Tıbbiyenin ikinci sınıfındaydık. Üst devrelerden hep aynı ikazı işitirdik. Neymiş efendim, ikinci sınıf pek zormuş. Dizimizi kırıp oturmadan, baharın ve gençliğin tatlı hülyalarından kendimizi çekmeden ikinci sınıfı geçmek mümkün değilmiş. Tıp bilgisinin esası, ancak o sene zihnimize otururmuş. Yoksa sonraki senelerde, küreğinin teki eksik kayık gibi öylece beyhude dolanır dururmuşuz.
Oldum olası sevmezdim birinden nasihat dinlemeyi. Kim sever ki zaten? Hele yüksek perdeden çekilen nutuklar bir kulağımdan girer, öbüründen çıkar. Bu coşkun laflar hiçbir zaman uzun süre misafir olmaz benim dimağımda. Evvelki sene, okulun ilk günü, baştabip, esaslı ve heyecanlı bir nutuk çekmişti sınıfa: “Sizler, memleketin istikbali için vazifeye el atacak, omuz verecek gençlersiniz! Memleket sizden hizmet bekler; nice vatan ellerinde yolunuzu gözleyen hasta, biçare ve dahi biilaç yetim bebeler vardır. Gayret sizden, muvaffakiyet Yüce Mevla’dan!” Esasen yüreğindeki vatan, memleket sevdası zayıf takımdan değilimdir. Lakin bazı şeylerin de altında meşe odunu yanan süt gibi köpürtülerek takdim edilmesini hoş karşılamam. Babasını Çanakkale’ye emanet etmiş, onun simasını ancak hayal meyal hatırlayan bir babanın evladıyım. Peder beyden çok dinledik harp vaktinde memleketin ne vaziyette olduğunu ve şu günlerde vatanperverlik nutku atan birtakım zevatın ve onların akrabalarının, vaktiyle ne müşkül işlere bulaştığını. O sebeple, öyle birkaç heyecanlı nutukla gaza geliverecek biri değilimdir. Benim memleket sevgim esaslı bir temele dayanır: hak edene hak ettiği hizmeti sunmak. Ama bu hizmeti de herkese müsavi, eşit derecede sunmak. Muasır memleketlerin icra ettiği gibi bir tıp hizmetinin, vatanımın her bucağına ulaşıyor olduğunu görmek, en büyük hayalimdir. Belki de tıbbiyenin ikinci senesinde okuyan bir genç için, biraz derin hayallerim vardı. Zannımca, sınıftaki arkadaşlarımdan üç yaş kadar büyüktüm. Babam, hüviyet kütüğüne üç sene geç yazdırmış beni. O zamanlarda kütüğe kayıt için, yeni doğmuş bir bebeğin, şu hayatın meşakkatlerine tahammül edebileceğini ispat etmesi gerekiyormuş. Tabiatın kış uykusundan uyandığı, tepelerde renk renk çiçeklerin açtığı Hıdırellez vakitleriydi. Gençlik heveslerinin damarlarımızda delice akmakta olduğu bu demlerde, tıp tahsilinin en çetin dönemlerindeydik. Bir yanda teşrih (anatomi) dersinin ezberlenmesi hayli müşkül uzuvları; öte yanda kimya, tabiat-ı kimya ve histoloji gibi, esasları pek geniş temel dersler... Başka okullardaki talebelerin her pazar gittikleri piknikler, geziler ve eğlenceler, bizim için ancak tatlı birer hülyadan ibaretti. Biz çalışmalı, gece gündüz çalışmalı ve yine çalışmalıydık. Okuyup bellememiz için sıraladığımız kitapları üst üste dizsek, bizim okulun yüksek tavanına iki kere direk olurdu. Bizim devrede “Sürmüle” isimli bir arkadaş vardı. Daha ilk aydan itibaren tıbba olan istidadı herkesin dilindeydi. Tıp Talebe Yurdu’nda kalan leyli meccani (parasız yatılı) biriydi. İlk seneyi sınıfın birincisi olarak bitirmiş, pırlanta gibi bir dimağ. Girdiğimiz tüm imtihanlarda en yüksek notu her zaman o alırdı. Hocaların çoğuna parmak ısırtacak derecede başarılı bir talebeydi Sürmüle. Kendi hâlinde, etliye sütlüye bulaşmayan bir genç. Yaz tatilinde bir yakınının eczanesinde çıraklık yaptığı için bazı tıbbi meseleleri bizden daha iyi bilirdi. Tıpla alakalı anlayamadığımız ya da içinden çıkamadığımız herhangi bir mevzu olursa ona danışırdık. İkinci sınıfın başından beri dört kere imtihan olmuştuk ve yine Sürmüle, sınıfın en yüksek notlarını alan talebe idi. Bu seferki imtihanımız asabiye (sinir sistemi) üzerineydi. Gelmiş geçmiş cümle tıp talebesini canından bezdiren binlerce Latince kelime arasında yitip gitmiştik. Okulun kütüphanesinde sabahlara kadar kalın kalın kitapların içine gömülmüş hâlimizi gören üst devreler, ihtimal ki bize acıyarak bakıyorlardı. Kimi arkadaşlarımız, ikinci sınıfın ortalarına doğru kopçayı koyuvermiş; tıp derslerinin üstüne olup hekimlik hayalleri kurmak yerine, başka okullarda okuyan kızların peşinde aşk hülyalarına dalmışlardı. Tepemize her sabah doğan güneş, gençlik heveslerini coşturacak kadar parlak, tabiatın uyanışı, en münzevi sofuyu bile heyecanlandıracak kadar cazipti. Bizimse, kuş cıvıltılarının pencereden içeri süzüldüğü kütüphanede akşamlara ve sonra sabahlara kadar çalışmaktan, kabamızda cerahat çıkardı. İmtihana beş altı gün kala, iki yakın arkadaşım İrfan’la Muharrem’in, bir mevzu üzerinde hararetle tartıştıklarını gördüm. Kütüphanenin içinden bile duyulabilen velveleye, gürültü patırtıya doğru merakla yöneldim. Onların, bazı mühim siyasi meseleler hakkında fikir ayrılığına düştüğünü çok görmüştüm. Lakin bu sefer mevzu başkaydı. Ders çalışmaktan kulakların kıpkırmızı kesildiği bu dönemlerde, bazı tuhaf takıntıların peşine düşüp birbirimizi üzdüğümüz zamanlar da olmuyor değildi. Onca vakit tıp dersleri çalışan bir insan evladının, kafayı üşütmeden kalabilmesi mucize nevinden bir şeydi. Hatta bir arkadaşımız, o zor zamanları selametle atlatabilirsek her birimizin “abidesi dikilecek mühim şahıs” olarak addedilmesi gerektiğini söylerdi. Gülüşürdük. İrfan’la Muharrem, birkaç gün sonraki imtihan üzerine atışıyordu. Her ikisi de geçen senenin başarılı talebelerindendi. Ancak ne hikmetse bu sene bir türlü dikiş tutturamamışlardı. İlk imtihanlardan kâfi derecede puanlar almış olsalar da geçen seneki performanslarının çok gerisindeydiler. Bu seferki imtihana ikisi de başından beri iyi asılmıştı. İnsan evladı bilfiil emek verdiği şeylerin karşılığını nedense misliyle istiyor. Bizim iki kafadar da bu meşreptendi. Ancak yine de emeğin karşılığı mevzusunu, meselenin biraz daha mütevazı tarafından ele alırlardı. Üzerinde münakaşa ettikleri mesele şu idi: Bu ikisinden biri, bizim pek başarılı Sürmüle’ye, önümüzdeki imtihanda yirmi puan kadar yaklaşabilecek miydi? Buna hangisi muvaffak olursa diğeri, o zamanın fiyakalı lokantalarından birinde leziz bir akşam yemeği ısmarlayacaktı. Sınavda Sürmüle’yi geçmek gibi lüks hayalleri yoktu, yalnızca ona yirmi puan yaklaşmak, bizimkiler için tatmin edici bir netice kabul edilecekti. Er kişinin haddini biliyor olması gerçekten ne büyük meziyet! Muharrem, oldukça cılız bir bedenin içinde pek bir aceleci, sabırsız birisiydi. İrfan ise nispeten sakin mizaçlı, tıraş olmayı bıraktığı zamanlarda gür sakalların çevirdiği yuvarlak çehreli, orta boylu biriydi. Edebiyata meraklıydı ve zaman zaman bazı edebiyat dergilerine şiir ve öykülerini yollardı. Editörün işine gelirse, bu eserlerden kimisi yayımlanırdı da hani. Bir de İrfan’ın ezber kabiliyeti, hepimizin fevkinde idi. Bu sebeple, teşrih dersinde tüm uzuvları en ince teferruatına kadar ezbere bilirdi. Bu dersi onunla birlikte çalışmak hem eğlenceli hem de verimli olurdu. Çoğu zaman kütüphanede birlikte sabahlardık. Tütün kullanıyor olmak, tıbbiyeli biri için utanılacak bir mesele değildi o zamanlar. Şüphesiz ki kütüphanede fasılasız ders çalışacak hâlimiz yoktu. Mola verdiğimiz zamanlar, ince kâğıda sardığımız sigaraları tüttürürdük. Kokusu elli metre öteden bile sezilebilen tütün dumanını, bir bahar akşamında, kabaran bulutlar gibi fezaya salıvermek ruhumuza ne iyi gelirdi. Dumanlanmış dimağların, tıbbi mevzuları daha iyi kavradığını zannederdik. Gençlik işte… Muharrem, kütüphanede ders çalışma konusunda bizim kadar sebatlı değildi. Akşamları genelde birkaç saat kadar kütüphanede vakit geçirir, sonra beraber kaldıkları bekâr evinin yolunu tutardı. Ayakları uzatarak, elde meşrubatla ders çalışmak, onun daha çok tercih ettiği bir şeydi. Kütüphaneden imza mukabili aldığımız kitapları, içimizde en evvel o okur bitirirdi. Okuduğunu da anlardı fatin! Memleketin en zeki evlatlarının, tıbbiyede talebe olmasına şaşmamak lazımdı. Birlikte kaldıkları bekâr evi, okula hayli uzak bir mesafede idi. Kışın yürüyerek gelmek biraz zor olsa da bahar mevsiminde çarşı pazarın neşesini görmek için bile olsa o yol çekilirdi. Bense, bir yağ dükkânı işleten dayımın yanında kalırdım. Bazı geceler –ki bu çoğu zaman imtihan vakitleriydi– İrfan’la Muharrem’in evinde onlara misafir kaldığım da olurdu. Neredeyse sabah olmak üzere iken, dermansız bir hâlde, hemen oracıkta açılıveren yer yatağına kıvrılır, üç dört saat orada uyurdum. İmtihana iki gün kalmıştı. Muharrem artık neredeyse evden hiç çıkmadan ders çalışıyordu. Bütün insani ihtiyaçlarını evde görüyor, bir kere bile olsun pencereden dışarı kafasını uzatmıyordu. Dışarıdaki güzelim havaya, akşamları esen serin melteme ve taze ağaç dalları üstünde şakıyan kuşların nağmelerine ehemmiyet verirse, tıp tahsiline ve derslerine konsantre olamayacağını düşünürdü. Biz genellikle İrfan’la birlikteydik ve bu yaşam biçiminden ötürü Muharrem’in pek yakında sürmenaj olacağını düşünürdük. Yazılı ve tatbiki (pratik) olmak üzere iki aşamalı imtihan olurduk. Önce teşrih laboratuvarında tatbiki imtihan yapılır, iki gün sonra da dershanede yazılı imtihan yapılırdı. Her iki sınavın puanları, belirli bir oran dâhilinde hesaplanır ve nihayetinde bir puan ortaya çıkardı. Bu oranın büyükçe kısmı yazılı sınava ait olur, laboratuvara ait puanlar, otuzdan daha yüksek bir sayıya tekabül etmezdi. O iki gün, göz açıp kapayana kadar geçti. Tatbiki imtihan için doktor önlüklerimizi giyip, teşrih salonunun önünde sıraya dizildik. O esnada dışarıdan bakan bir göz olsa idi, bizi mezbahada kesim için bekleşen koyunlar gibi görürdü muhtemelen. Beyaz önlüklere bürünmüş, kimi heyecanından tırnaklarını kemiren, kimi son tekrarı yapmak için gözünü yarı kapatıp ehli tarik gibi başını öne arkaya sallayan, kimi de olabildiğince gamsız öylece eğleşen bir yığın genç... Laboratuvar kapısının bir tarafından girilip, küçük bir zilin her çalışında bir masadan öbürüne geçilen, her masadaki sürenin sınırlı olduğu garip bir imtihandı. Tahsil hayatımın muhtemel ki en ağır imtihanı idi. Laboratuvar safahatını sağ selamet atlatmıştık. İrfan’la Muharrem, her ikisi de bu kısımdan çok iyi puan bekliyorlardı. Böyle giderse Sürmüle’ye yirmi puan yaklaşma hedeflerine ulaşmalarına pek bir şey kalmayacaktı. Yazılı imtihandaki soruların önemlice bir kısmı da zaten teşrih dersinden olacağı için, her ikisinin de keyfi yerinde idi. Yazılı sınavı verip birkaç günlüğüne de olsa istirahat etmek en büyük arzumuzdu. O gece ve ertesi gün durmaksızın ders çalıştık. Küre-i arzda o günlerde muhtemel ki bizden daha çok çalışan herhangi bir âdemoğlu bulunmaz. Dışarıdaki bahara ve içimizdeki gençliğe inat, kafamızı kaldırmadan azimle ders çalışıyorduk. Bizimkiler, aralarındaki iddiaya beni de dahil etmişlerdi. Yani her halükârda ertesi hafta bir akşam, iyi bir ziyafet çekecektim. Dayımdan kopardığım yirmi lirayı da o akşam içki masasında ezerdik. Dostluk paylaşmak demekti ve biz sağlam ahbaptık. Yazılı imtihandan bir gün önce, ikindi vaktine doğru İrfanların evden ayrıldım. Çalışılması icap eden kısımların hepsini artık ezbere biliyorduk. Hatta bir ara bizimkiler, “Acaba iddiayı yirmi değil de on puana mı düşürsek?” diye, aralarında atıştılar. Nihayetinde Sürmüle’ye yirmi puan yaklaşmanın dahi çok iyi bir muvaffakiyet olduğu konusunda mutabık kaldılar. Demiştim ya, mütevazı olmak iyi bir meziyettir. Mesele öylece kapandı gitti. Dayıma geçip, kendime yarın için üst baş ayarlamam ve sıcak suyun altında bir müddet kalıp, sağlam bir banyo yapmam gerekiyordu. O akşam, tıp bilgisi adına ne varsa yarın sabaha kadar aklıma getirmemek üzere bir kenara bıraktım. Dayımla dışarı çıktık, heybetli bir çınar ağacının dibine kurulmuş bir kahvehaneye oturduk. Çay içerken biraz lafladık. Memleketten, memleket meselelerinden, siyasi herc ü merclerden bahisler açıldı. Dayımın işler, çok şükür iyiydi. Yatsı ezanı için hocanın eli kulağına varmadan eve döndük. Taze bahar havasının etkisinden olsa gerek, bedenimi tatlı bir uyku sardı. Yarınki imtihan sabah dokuzda idi. Hazır o hoş uyku hali de gelmişken, dayıma sabah beni erken kaldırmasını tembihleyip istirahate çekildim. Derin ve tatlı bir uykudan ayıkmak gibisi yoktu. Büyük gün gelmişti ve ben, imtihana hazırdım. Sağlam bir kahvaltıdan sonra, derhâl hazırlanıp çıktım. Morfoloji binasına vardığımda sınava daha yarım saatten fazlaca bir zaman vardı. Sağda solda bizimkileri aradım ama gözüme ilişmediler. Herhâlde imtihan salonuna girdiler, diye düşündüm. Bir müddet daha dışarıda sineklenip ben de salona girdim. Salonu gözümle bir baştan bir başa taradıysam da bizimkileri yine göremedim. Muhtemelen birazdan damlarlar, diye düşündüm. Bir müddet sonra erkek asistanlardan biri, sınava dair kaideleri yüksek sesle okumaya başladı. Gözüm kapıdaydı. Ha geldiler ha gelecekler... Benim ahbaplar biraz gecikecek gibi görünüyordu. Sürmüle, en ön sıraya oturmuştu. Güneş en parlak ışıklarını yolluyor, sabahın serin kokusu, taze bir yaz gününü müjdeliyordu. Nihayet evrak da dağıtıldıktan sonra imtihan başladı. Benimkilerden ne gelen vardı ne giden. İlk birkaç sualde, okuduğum hiçbir şeyi anlayamadım. Yoksa benimkilerin başına bir hâller mi gelmişti? Ah gariplerim! Sarsıcı ve berbat bir şüphe, içimi kemirmeye başlamıştı. Tahsil hayatımın en zor imtihanlarından birini yarıda bırakıp çıkamazdım da. O an için bütün dikkatimi sınav kâğıdına vermekten gayrı yapabileceğim bir şey yoktu. Yaklaşık iki saat sonra, sınav evrakımı teslim edip salondan ayrıldım. Hocaların sorduğu suallere yeterince dikkatimi veremesem de bildiğim her şeyi yazıya dökmüştüm. Lakin zihnimi sınav kâğıdına vermem hiç de kolay olmamıştı. İmtihan telaşesinin üstüne bir de bizimkilerin ahvalini merak etmem eklenince zihnim iyice yorulmuştu. Bahçedeki mektep kantininden bir şeyler alıp, biraz soluklandıktan sonra, bizimkilerin haneye gidip, onların ahvalini sormak niyetinde idim. Zira onlarla ne kantinde ne de mektebin herhangi başka bir yerinde rastlaşmıştık. Kantinden aldığım çayı, tadını bile tam almadan, bahçenin önünde hızlıca içip tam yola çıkmaya hazırlanıyordum ki karşıdan bizimkilerin geldiğini gördüm. Muharrem yine her zamanki gibi önden, telaşeli yürüyordu. İrfan ise daha sakin adımlarla, arada bir, beş günlük sakalını kaşıyarak aheste geliyordu. İmtihan vaktini kaçırmış gibi bir hâlleri yoktu. Benim merak ve sitem dolu birkaç sualime muhatap olmasalardı aynı sakin tavırları devam edecekti. Ancak imtihanın az evvel bittiğini söyleyip niçin girmediklerini sorunca acı gerçekle yüzleştiler. Önce, sınavın yapılıp bittiği hususunda bana inanmak istemediler. Kendileriyle alay etmek için uydurduğum eğlencelik, adi bir şaka zannettiler. Etraftan bana destek olan başka talebeler de işe karışınca deliye döndüler. Meğer bizimkiler, imtihan öğleden sonra yapılacak diye biliyorlarmış. Doğrudan baştabibin odasına seğirttiler. Ne kadar yalvarıp yakardılarsa da baştabip, onları tekrardan imtihan yapmaya yanaşmamış. Bir de nasihat üfürmüş, “Böylece mesuliyetlerinize dikkat etmeniz lazım geldiğini anlamış olursunuz; bu size esaslı bir ders olsun!” demiş. Bizimkiler ağlamaklı, döndüler yüksek kapıdan. Onca emek verdikleri, belki de tıbbiyede en fazla çalıştıkları ve dirsek çürüttükleri bölümden ne yazık ki imtihana girememişlerdi. Kimi zaman kendi kendilerine söylenerek, kimi zaman birbirlerine hücum ederek nihayet evlerine ulaştık. Bu acı hadiseye Muharrem daha fazla tahammül gösteremedi, odasına çekilip hüngür hüngür ağlamaya başladı. Öyle ya, böyle mühim bir imtihandan düşük puan almak, senelik not ortalamalarını düşürüp sınıfta kalmalarıyla neticelenebilecek bir riski ihtiva ediyordu. Sürmüle’ye yirmi puan yaklaşma konusundaki tüm hayalleri yıkılmış, bilakis sınıfta kalmamanın hesaplarını yapmaya başlamışlardı. Ertesi hafta imtihan sonuçları açıklandığında kimse Sürmüle’nin aldığı puana şaşırmamıştı. Herkesin şaşırdığı, birbirine “yok artık” diye maşallah çektiği şey, listede asılı duran benim puanımdı. Sürmüle’nin üç puan önüne geçmiş, doksan yedi almıştım. Böyle bir hadise iki seneden beri ilk defa vuku buluyordu. Nihayet biri, Sürmüle’den daha yüksek puanların da alınabileceğini ispatlamıştı ve o kişi bendim. Oysa ben, bu muazzam başarımla gurur duymak yerine, iki arkadaşımın ahvaline üzülmekle meşguldüm. Gece gündüz beraber çalıştığımız ve muhtemelen benden daha yüksek puanlar alabilecekleri bir sınavı kaçırmışlardı. Laboratuvar sınavından gelen tam puanların katkısı da ne yazık ki sınırlıydı. O günden sonra hem İrfan hem de Muharrem, ikisi birden ciddi bir ruhi bunalıma düştüler. Onlarla olan ahbaplığımız değişmedi ama eski tadımızdan eser kalmamıştı. Ümit vermek, her şeyin bitmediğini anlatmak için çok dil döktümse de benim gayretkeşliğim pek bir işe yaramadı. O sene bunların ikisi de sınıfta kaldı. Çünkü daha sonraki iki imtihana da neredeyse hiç kitap yüzü açmadan girmişlerdi. Tıbbiye zordur, öyle yalnızca kıvrak zekâyla filan olacak gibi bir mektep değildir. Adamakıllı çalışıp öğrenmeden, en tatlı zevklerinden fedakârlık etmeden olmayacaktır. Tıbbiyedeki günlerim birbiri ardına geçti gitti, günler günlere eklendi. Dört sene sonra Sürmüle, devre birincisi nişanıyla mezun olurken ben de devre üçüncüsü idim. O vakitlerde ilk üçe giren etibbaya, memlekette arzu ettiği yere tayin isteme hakkı verirlerdi. Bu hakkımı Ankara’dan ya da İstanbul’dan yana kullanmayıp, Malatya’nın Arapgir nahiyesini tercih ettim. Herkese müsavi bir sağlık hizmeti sunmanın, hâlâ en geçerli bir ahlak prensibi olduğuna inanmaktaydım. Yıllarca o beldelerde hastalara şifa, dertlilere deva olmak için çabaladım. Yoruldum ama değdi diye düşünüyorum. Bizim İrfan ve Muharrem ise, o sene sınıfta kalınca hepten lakayıt bir tavra büründüler. İrfan, ertesi sene yine sınıfta kalınca tıbbiyeyi bıraktı. Daha önceden ara sıra yazılarını neşrettiği edebiyat dergisinde redaktör olarak çalışmaya başladı. Hayli zaman sonra bir şiir kitabı çıkardı. Ediba arasında epey ses getiren şiirler yazdı. İsmi, memleketin meşhur şairleri arasında anılmaya başlandı. Muharrem ise, kendine bambaşka bir yol çizdi. Tıbbiyenin üçüncü sınıfını okuduysa da devam etmedi. Buralarda kendine bir gelecek görememiş olacak ki Fransa’da yaşayan bir yakınının yanına yerleşti, orada evlendi. Tüm bildiğimiz bu kadar. Sonrasında kendisinden hiçbir havadis alamadık. İnsan, gençlikteki ahbabının vaziyetini hayli merak ediyor doğrusu. Hatta bir keresinde İrfan, onun ardından şöyle bir beyit patlatmıştı: “Nicedir göremedim gül yüzlü simanı, yoksa bana mı mahrem, Kadim dostların elde bade bekler seni, Tıbbiyeli Muharrem!”





