Oggito Logo

Ne Haber

Bilim Teknoloji

Ekonomi

Liste

Söyleşi

Öykü

Video

2 Haziran 2023

Söyleşi

Hatice Akalın: "Bana göre Anadolu'nun çok renkliliği, sanatın her alanına olduğu gibi edebiyatımıza da yansımış."

Nilgün Çelik

Paylaş

0

0


Genelde geçmiş, ev, aile, toplum, hesaplaşma, öfke gibi kavramlar üzerine çok düşünen biriyim.

Çok Bekleyince Acır, Hatice Akalın’ın ilk öykü kitabı. Mahal Yayınları’ndan 2023 yılının Şubat ayında çıktı. Akalın, Dokuz Eylül Üniversitesi Türk Dili ve Edebiyatı bölümünden mezun. Mesleğini yapan şanslı öğretmenlerden. Kardeş site Mahal Edebiyat’ın yazarlarından. Ona, okurların daha yakından tanıması için sorularımı sormak istiyorum. İlk göz ağrısı öykü kitabından, Türk edebiyatından, mesleğinden, Mahal Edebiyat sürecinden konuşmak istiyorum. Merak edenler için buyurun sohbetimize.

Nilgün Çelik: Sevgili Hatice, okurların için biraz kendinden bahseder misin?

Hatice Akalın: Öncelikle merhaba, ben Hatice Akalın. 1990 yılının temmuz ayında Manisa’nın Kırkağaç ilçesinde doğdum. İlk ve ortaöğretimi Manisa’da tamamladım. Üniversite eğitimi için de İzmir’e gittim. 2013 yılından bu yana MEB’e bağlı liselerde mesleğimi icra ediyorum. Altı yaşında Nehir isminde bir de kızım var. Kocaeli’de yaşıyorum.

NÇ: Yazmaya ne zaman başladın? Yazmak senin için ne ifade ediyor?

HA: Yazma dürtüsü her daim içimde vardı. Edebiyatla hemhal olan çoğu insanın yolu mutlaka şiirden geçer, bu durum bende de böyle oldu. Ortaokul ve lise yıllarımda, şimdiki baktığımda çok çalakalem diyebileceğim şiirler kaleme aldım. Üniversiteden mezun olup da Hopa/Artvin’e atandığımda ise kendimi bambaşka bir coğrafyada buldum. Yer yer masalsı da diyebileceğim bu ilçe, bende yazmaya dair bir şeyleri tetikledi diyebilirim. Orada yaşadığım altı yıl boyunca kendimi, Anadolu’nun dahi dışında, “uzak”ta hissettim. Bu yıllarda zaman zaman içimden taşan yazma arzusunu, kendi bloğumda bir şeyler karalayarak dizginlemeye çalıştım. Fakat bloğa yazdığım metinler, tutarlılığı olmayan, bir çeşit iç dökmeden ibaret metinlerdi diyebilirim. 2021 yılına kadar, yazdıklarımı başkalarıyla paylaşma cesareti göstermemiştim. Sonra yolum Mahal Dergi ve Mete Karagöl ile kesişti. Hem Mahal’in hem de Mete’nin yazma konusunda beni çok yüreklendirdiğini söylemem gerekiyor. Son üç yıldır hem öykü hem de inceleme yazıları kaleme almaya devam ediyorum.

NÇ: Sen şanslı “atanan” öğretmenlerdensin. Atanmak ve eğitim sistemi ülkemizde büyük sorun biliyorum ama benim merak ettiğim öğrencilerin durumu nedir? Gözlemlerini bizimle paylaşmak ister misin?

HA: Haklısınız, maalesef ülkemizde atanmak, görevini ifa etmek artık “şans” olarak görülüyor. Uzun vadeli olmayan eğitim politikaları, hem öğretmenlerin mesleklerini layığıyla icra etmesinin önünü tıkıyor hem de hâlihazırda eğitim dünyasının asıl malzemesi olan öğrencilerin profilini olumsuz etkiliyor. Çalıştığım okullardan hareketle söyleyebilirim ki öğrencilerin başarısı gün geçtikçe düşüyor. Bunun temel sebeplerinden biri az önce de söylediğim gibi uzun vadeli bir eğitim programımızın olmaması. Değişen her iktidar veya bakan, eğitime dair bambaşka yenilikler getirdiğini iddia ediyor. Fakat biz öğretmenler büyük bir kaostan başka bir şey göremiyoruz. Haliyle öğrenciler de bu yapbozdan çokça etkileniyor.

Teknolojinin etkisiyle okuryazar öğrenci sayımız oldukça azaldı, okuryazarlıktan kastım sadece ana dilini okuyup yazabilen bireyler yetiştirmek değil onları entelektüel zevklere sahip, sanata, edebiyata eğilimli bireyler haline getirebilmek. Hem teknoloji hem de son yıllarda pandeminin etkisiyle öğrenciler çok edilgen bir noktadan bakıyorlar yaşama, buna bir de geleceğe dair umutlarının körelmesi de eklenince maalesef çok iç acıcı bir manzara karşılamıyor bizi. Öğrencilere dair bunları söyleyebilirim sanırım.

NÇ: Yeni çıkan öykü kitabına gelmek istiyorum. Kitabın adı çok güzel, bize biraz Çok Bekleyince Acır’ın yazma sürecinden bahseder misin? Öyküler ne kadar sürede oluştu?

HA: Kitabımın ismini beğenmenize çok sevindim, öncelikle bunu söyleyeyim.  Kitaptaki öyküler son üç yılda kaleme alındı. Mahal Dergi’de başlayan öykü yazma serüvenim yine Mahal Yayınları’yla devam ettiği için çok mutluyum açıkçası. Kafamda evirip çevirdiğim, üzerine yazmak istediğim çokça mesele vardı fakat gününü beklemiş olacaklar ki dergiyle birlikte o taslakları birer öyküye dönüştürme fırsatı buldum. Buna ek olarak öykülerin ortaya çıkmasında pandemi döneminin getirdiği içe kapanık bir ruh halinin ve benim kendi uzağımla yakınlaşmamın da etkisi var diyebilirim.

Geçtiğimiz kasım ayında editörüm Onur Özkoparan’ın desteğiyle öykülerimi bir dosyada toplamaya karar verdim ve yayınevine gönderdim. Yazım aşaması üç yıl süren öyküleri, Onur’un titiz editörlüğünden de geçirince metinler iyice içime sindi. Göremediğim gözüm olduğu için Onur’a çok teşekkür ediyorum. İlk kitabım olduğu için, yeniden anne oluyormuşum hissini iliklerime kadar hissettim diyebilirim Çok Bekleyince Acır’ın basım sürecinde. Sancılı ama bir o kadar da büyüleyici zamanlardı benim için.

NÇ: Nasıl yazıyorsun? Yazmak için seni etkileyen şeyler neler?

HA: Yazmak için bir yaraya ihtiyacım olduğunu hissediyorum. Bu yara bazen kendimize dair, dile dökmekten çekindiğimiz, arka bahçemize süpürdüğümüz yaralar oluyor bazen de sokakta gördüğünüz veya yıllardır yanı başınızda olmasına rağmen dönüp bakmadığınız kişiler veya nesnelere, mekânlara dair yaralar oluyor. Bir zaman geliyor ki o acı size çivileniyor. Her ne kadar o acıyı üzerinizden atmak veya yokmuş gibi hayatınıza devam etmek isteseniz de olmuyor, olduramıyorsunuz. Bu da bir öykünün doğmasına yol açıyor, sanırım yazmak için beni tetikleyen süreci böyle özetleyebilirim.

NÇ: Öykü kahramanlarının hepsinin bir derdi var. Çoğunlukla “takıntılı” tipler. İlk öykün, “27 Numara Nezahat”. Kahramanın, sayılara takıntılı mesela. İkinci öykün, kitaba adını veren öykü. Kahramanlar capcanlı. Bir anne ve kızı. Kaybedilmiş zamana saplantılı bir kahraman. Bu örnekleri tüm öykülerinde sıralayabilirim. Benim sorum şu: toplumda iyi bir gözlem ya da dinleme ile ayırt edebileceğimiz bu tipleri yazmak zor olsa gerek. Zor olanla işe başlamak cesaret işi. Sen buna nasıl karar verdin? Zor ve gizli tipler senin kalemine daha mı yakın?

HA: Evet, sizin de söylediğiniz gibi kitaptaki çoğu karakter takıntılı halleri olan kişiler. Bahsi geçen kişilerin o hallerinin ardında çokça sebep yatıyor. Günlük hayatta da çevremizde böyle tipler var; fakat biz o insanların yaşamına çoğu kez teğet geçtiğimiz için onların neden öyle insanlar olduğunu bilmiyoruz. Ben öykülerimde, hayatın bize dikte ettiği hızlı olmanın biraz dışına çıkıp yavaşlamak istedim. Yavaşlayıp etrafımıza bakmak. Çünkü biliyorum ki yavaşlamakta bir keramet var. Şimdilerde insanlar sözüm ona “kendini bulmak” için yavaş şehirlere kaçıyorlar, doğayla iç içe tatil planları yapıyorlar. Hepsinin içinde yatan şey: yavaşlama arzusu. Ben de öykülerimde yavaşlayıp kadrajıma giren insanları anlatmaya çalıştım.

Kitaptaki karakterin çoğu, büyüdüğüm yerde tanıdığım ya da bir duygu üzerinden tahayyül edip bir kişilik yaratmaya çalıştığım kişiler. Taşranın karakter yaratmada bolca malzeme sunduğunu düşünüyorum, ben de ilişkilerin son derece girift olduğu bir ilçede büyüdüm. İnsanların konuşacak çokça şeyi oluyor ve Ege kasabalarında, teyzelerin kapı önü muhabbetleri içinde çok lezzetli tınılar barındırıyor. Ben de çoğu zaman bu sohbetlerin içindeydim, bu durum karakterlerimi yaratmada veya canlı kanlı kılmada bana destek olabilmişse ne mutlu bana. Elimde salçalı ekmekle akşamı ettiğim, kapı önünde oturup örgü ören teyzeleri dinlediğim, onların hikâyesine sızmaya çalıştığım o sokağa çok şey borçluyum diyebilirim. Tek yaptığım, sadece gördüklerimi hikâye etmek.

NÇ: Beşinci öykün “Uzak” bir kadın ve hesaplaşma öyküsü. Öyküde bunu tüm akıcılığıyla anlatmış olsan da öykü dili dışında ve seni tanımak adına sormak isterim: İnsan ne zaman kendiyle hesaplaşır?

HA: Ne hoş ve ne zor bir soru bu böyle :) Evet Uzak, kitabın diğer öykülerinden farklı bir tınıya sahip. Adına hesaplaşma veya kaçış diyebiliriz, adlandırmakta zorlanıyorum. Bu öykümdeki his bana oldukça uçucu geliyor, elle tutulup tarif edilmesi pek kolay değil. Bir an içine düştüğüm, yoğun bir his üzerine kaleme aldığım Uzak, bulunduğum mekân ve zamandan doludizgin kaçmak istediğim bir anın ürünü de diyebiliriz. Hesaplaşma konusuna gelirsek, Nilgün Marmara, bir şiirinde “Ey, iki adımlık yerküre / senin bütün arka bahçelerini gördüm ben!” demiş. Ben bu kadar emin konuşamıyorum şimdilik. Hesaplaşma kavramı, içinde başka başka halleri de barındırıyor. İnsan kendiyle hesaplaşırken aynı zamanda sevdikleriyle / toplumla da bir kavgaya tutuşuyor. Bu yüzden hesaplaşmanın bir sonuçtan ziyade süreç olduğunu söyleyebilirim. Ne kendimin ne toplumun “arka bahçeleri” ile tümüyle hesaplaştığımı şimdilik söyleyemem, ama kendimi ters yüz ettikçe, içime batan tüm pıtrakları temizledikçe hesaplaşmaya daha yakın olacağıma dair bir inancım var.

NÇ: “Bağrımda Açan Külü Söndürdüm”, altıncı öykün. Yine “takıntılı”, olur olmaz yerde tırnaklarını törpüleyen bir kadının öyküsü.  Öykünün adı daha çok bir şiirin ilk dizesi gibi. Öncelikle şiirle aran nasıl?  Birçok yazar gibi sen de şiirle mi başladın yazmaya? Bu öykünde, sırtındaki yükü atıp gemileri / evi yakan kahramanın çok etkileyiciydi. Şiirsel adı olan bu öyküyü sana yazdıran şeyi merak ediyorum. Biraz ipucu verebilir misin?

HA: Kitaba son dâhil olan Bağrımda Açan Külü Söndürdüm, benim için de özel öykülerden. Öykünün ismi ve Peruzat’ın yangını, hayatta bir şeyleri olduramamış, tutunamamış nice kadının ömrünce içinde taşıdığı yangın aslında. Şiire gelince, evet edebiyatta benim için en özel tür şiir. Sanatın / edebiyatın kaynağını şiirin oluşturduğunu düşünenlerdenim, bir ibadeti yerine getirir gibi dönem dönem açıp dinlediğim şiir kayıtları var. Ne zaman gözden kaçırdığım bir şiir fark etsem hâlâ hayıflanırım. Öykü dilimi inşa ederken de şiirsellik metinlerime sinsin istiyorum, umarım bunu başarabilmişimdir. Evet, şiir yazdığım dönemler oldu fakat büyüdükçe şiirin çok özveri gerektiren bir tür olduğuna kanaat getirdim. Bu yüzden şimdilerde şiir yazmaya yeltenmiyorum, az sözle çok şey anlatmak benim için her zaman zor olmuştur :) Bu bağlamda şiir her daim baş tacım olsa da ben şiirsel bir dille öykülerimi kaleme almaya gayret ediyorum diyebilirim.

Genelde geçmiş, ev, aile, toplum, hesaplaşma, öfke gibi kavramlar üzerine çok düşünen biriyim. Ve Peruzat üzerinden, bir hesaplaşma hikâyesi kaleme almaya çalıştım. Öykünün başında sobanın külünü dökerken gördüğümüz karakter, öykü sonunda evini ateşe veriyor. Bu, onun için bir arınma ritüeli gibi sanki. Annesinin çeyiz diye ördüğü dantel perdeleri yakmakla başlıyor ilkin işe, sanki tüm yalnızlığının, yuva kuramayışının öcünü çeyizi için hazır edilmiş o perdeden almaya çalışıyor. Bağrında açan külü söndürmek için evini ateşe veriyor da diyebiliriz buna.

NÇ: Kitabında her öykü beni etkiledi ama en çok “Yokuşun Getirdikleri” adlı öykünden etkilendiğimi söylemek isterim. Güçlü bir metafor var bu öykünde. Yokuş. Hayat bir yokuş mu sence? İnsan düze çıkarsa hayat biter mi?

HA: Beğenmenize çok sevindim. Yokuş, çoğu öykümde olduğu gibi bir “borç ödeme” öyküsü diyebilirim. Bu öyküde çocukluğumda tanıdığım, yalnızlığı ve hüznüyle dikkatimi çeken birinin öyküsünü anlatmaya çalıştım ben. Yaşamı boyunca hep aynı yokuşu tırmanıp hep aynı köşeyi dönen bir adamın hikâyesi. Yaşamının çeşitli evrelerinde farklı hislerle de olsa hep o köşeyi dönüp evine varmış birini anlatıyorum. Evde bekleyenler değişse de kahramanımız hep dönüyor. Varmak, dönmek… Üzerine bolca söz edilebilecek kavramlar, ben de bu konuda okuyucuyu düşünmeye sevk etmek istedim. Yokuş kavramının metaforik olması hususunda size katılıyorum. Kişisel ve toplumsal hayatta, adına yokuş dediğimiz nice zamandan geçiyoruz. Çoğunda bu yokuşu tırmanırken farkına varmıyoruz da dönüp geriye baktığımızda “Nasıl katlanmışım, meğer canım ne çok yanmış.” dediğimiz anlar oluyor. Fakat hayat bize hiçbir zaman bir gül bahçesi vaat etmiyor bence, yokuşlar sınırlarımızı öğrenebilmek ve dahi sınırlarımızı aşabilmek, o geçilmez sandığımız eşiklerden atlayabilmek için gerekli. Annemin bir sözü var, “Koşturmaca biterse, hayat biter.” diye, ben de böyle düşünüyorum sanırım.

NÇ: Biraz Türk edebiyatından bahsedelim istiyorum. Bu işin okulundan gelmiş yazar olarak edebiyatımız hakkında ne düşünüyorsun? Yeni çıkan öykü kitaplarını takip edebiliyor musun, bu konuda düşüncen nedir?

HA: Bu çok derin bir konu, elimden geldiğince fikirlerimi anlatmaya çalışayım. Bana göre Anadolu’nun çok renkliliği, sanatın her alanına olduğu gibi edebiyatımıza da yansımış. Bu bir yanıyla çok romantize edilebilecek bir unsurken bir yanıyla da çokça sorunu içerisinde barındırıyor. Coğrafya çok çetrefilli olunca edebiyatta da karmaşa kendini gösterebiliyor diyebilirim. Anadolu’da hikâyemiz başladığı günden bu yana edebiyatımız hep dışsal etkilere, dönüşüme açık bir haldeymiş diyebilirim. Önceleri Arap ve Fars edebiyatı, Tanzimat ile birlikte Batı edebiyatı çeşitli oranlarda edebiyatımıza “bulaşmış”. Bu, iyi bir durum mu yoksa özgünlük açısından sıkıntı yaratan bir durum mu açıkçası tam karar veremiyorum.

Yeni çıkan kitaplara gelince, elimden geldiğince yeni kalemleri takip etmeye, ödüllü yazarları tanımaya gayret ediyorum. Bu bağlamda sosyal medyanın faydasını çokça görüyorum diyebilirim. Yaşıtlarımın yazdıkları beni çok heyecanlandırıyor, kişisel olarak tanışmasak da kalemini tanıdığım bir yazarın yeni kitabının heyecanını yüreğimde hissediyorum, karanfil elden ele deyip ilk fırsatta yazılanları okumaya gayret ediyorum. Özellikle öykü türünde sıkı kalemlerin geldiğini düşünüyor ve bu konuda heyecanlanıyorum.

NÇ: Mahal Edebiyat’ta da aktifsin. Orada yazmak kuşkusuz edebiyata büyük bir katkı. Biraz bize Mahal’deki çalışma ve hazırlanma sürecinden bahseder misin?

HA: Evet, ekip olarak Mahal için özveriyle çalışıyoruz. Hepimiz farklı şehirlerde yaşayan, farklı mesleklerden insanlarız ve bizi birleştiren ana unsur, iyi bir edebiyat ortaya koymak. Kişisel koşturmacalarımıza ara verip dergi için zaman yaratmaya, yeni insanlarla iletişim kurmaya gayret ediyoruz. Sizi de Mahal aracılığıyla tanımış, hem yazdıklarınızı hem de sizi sevmiştim. Derginin buna benzer nice tanışıklığa, ortaklığa vesile olması da bizim için çok değerli. Bu yıl dergide editörlük de yapıyorum ve diyebilirim ki bu benim için gerçek bir okul. Gelen onca yazının arasından nitelikli olanlarını seçmek dile eve edebiyata bakışımı ehlileştiriyor, kılçıksız bir dille karşılaşmak bana büyük bir heyecan veriyor. Dergiye gönderilen metinleri inceleyip yazarlarına olumlu veya olumsuz dönüşlerde bulunuyoruz, metnini reddettiğimiz birçok yazar bizden düzelti istiyor. Elimizden geldiğince bu taleplere dönüş sağlayıp ilerisi için daha nitelikli ürünler kaleme alınmasını arzuluyoruz. Yayıncılık dünyasının yaşadığı zorlukları düşününce, zaman zaman düştüğümüz, umudumuzu yitirdiğimiz dönemler de olmuyor değil. Fakat ekip olarak, edebiyata çeşitli projelerimiz aracılığıyla destek olamaya çalışıyoruz, tek gayemiz bu.

NÇ: Hatice Akalın, yoğun tempoda zaman ayırdığın için teşekkür ederim. Kitabının okuru bol olsun, yolu açık olsun.

HA: Ben de bu güzel sohbet ve iyi dilekleriniz için çok teşekkür ederim. Var olun.

YORUMLAR

Henüz hiç yorum yapılmamış. İlk yorum yapan sen ol!

Öne Çıkanlar

J.D. Salinger’da “Terapatik Mekânların..D. G. İbrişim
İLGİNİZİ ÇEKEBİLİR

James Clark

29 Ağustos 2025

Yaz Sıcağıyla Baş Edebilmek İçin Orta ..

Avrupa genelini kasıp kavuran bu sıcak hava dalgalarının yoğunluğu ve insan hayatına malolan kayıplar için 2003 yılına dönmemiz gerek. Bu hafta İngiltere 2025 yazının dördüncü sıcak hava dalgasına maruz kalıyor. Hava durumuna ilişkin tarihsel v..

Devamı..

Hayali Kardeş

Mehmet Ali Ete

"İnsanları yalnızca bilinmeyen korkutur.
Ama insan bilinmeyenle yüz yüze geldi mi, o korku bilinene dönüşür."

Antoine de Saint-Exupéry

BİZİ SOSYAL MEDYADA TAKİP EDİN

Oggito © 2024