Bu resimde, realist akımının en görkemli sahnelerinden birine tanık oluruz. Giyotinle başı kesilecek olan bir adamın son dakikaları resmedilmiştir.
Resim sanatı tarihinde realizm (gerçekçilik) akımı 1850’lerde ortaya çıkmıştır. Bu tarihe kadar resim sanatında genellikle romantizm, klasisizm gibi duyguların önde olduğu akımlar etkilidir. Bu doğrulamanın temelinde ise henüz teknolojinin ve makineleşmenin olmadığını önemli imleyelim. Auguste Comte’un yarattığı pozitivizm akımı öylesine etkili olmuştur ki bu akımdan başta resim sanatı olmak üzere tiyatro, edebiyat ve şiir sanatları da derinden etkilenmiştir. İnsanın duyguları ile yapılan romantik, idealist ve doğa betimlemeleri resim sanatının tamamını kaplamıştır. Bu sanat anlayışına ise realizm temelden karşı çıkmıştır.
Realizm salt çıplak gerçekçilik anlayışıyla önceki resim ekollerinin dışındadır ve kendine özgü bir tekniği vardır. Teknoloji ve makine ile ezilen insanın duygularını, bu alanlarda var olan gerçekçiliğin tüm yalınlığıyla resmedilmesi önem kazanmıştır. Sanayi alanlarında çalışanlar, makinelerin arasında kir içinde iş yapanlar, sendikalar, işsizlik, demiryolları, buhar makineleri ve emeğin sömürülmesi gibi konular öne çıkmaya başlamıştır. Bu anlamda, Karl Marks’ın Artı Değer teorisi de bu akımın temelinde yer almaktadır. Bundan böyle salt gerçekler gözler önüne sergilenmiştir. Realizm için sınıflar arasındaki alt-üst kavgasının sanatsal yansımasıdır diyebiliriz. Mitoloji ve düşsellik geride kalmış, bunların yerine emekçi kesimlerin ve toplumsal sorunların önemi ortaya çıkmıştır. İnsanın yeniden önemi belirlenmiştir. Öncelikle insanın günlük yaşamdaki ahlaki, sendikal ve işsizlik gibi sorunları üzerine resimler yapılmıştır. Konular böyle olunca da salt gerçeklik teması kendini göstermiştir. Yani tüm kalıplaşmış resim akımları ters yüz edilir. Söz gelimi sarayların, varsıllığın, kralların, soyluların yerini yoksullar, emekçiler, dilenciler, tutuklular almıştır. Alt sınıfların yaşam savaşı bu resim akımının ana konusu olmuştur. Bu doğaçlama içinde dinsellik, dualar ve ibadethaneler ikinci planda kalmıştır. İnsanın bu dünyadaki temel sorunları üzerine yapılan resimlerde estetik güzellik, sanatsal yaklaşım biraz törpülenmiştir ve ortaya realizm ekolü çıkmıştır. Bundan böyle insana yardımcı olacaklar arasında din ve din adamları biraz geri plandadır. Gustave Courbet’nin şu sözü çok önemlidir: “Ben yaşamım boyunca hiçbir zaman bir melek resmi yapmadım çünkü hiç melek görmedim.” Bu sözlerde hem realist anlayışı hem de dinsel baskının eleştirisini görüyoruz.

Realist edebiyat akımının önemli temsilcilerinden biri olan Victor Hugo’nun henüz yirmi yedi yaşında yazdığı (1829) Bir İdam mahkûmunun Son Günü adlı romanından bir bölüm okuyalım:
“Araba birden durdu, az daha yüzüstü yere kapaklanacaktım. Rahip tuttu beni. 'Cesaret!' diye mırıldandı. Arabanın arkasına bir merdiven dayadılar; rahip bana elini uzattı, yere indim ve sonra bir adım attım, sonra bir adım daha atmak için geri döndüm, ama yapamadım. Rıhtımın iki feneri arasında korkunç bir şey görmüştüm. Ah! Gerçeğin ta kendisiydi bu!” (s. 272)
Charles Robert Darwin’in 1859’da yayımladığı Türlerin Kökeni Üzerine adlı araştırma kitabını da bu kategoriye koyabiliriz.
Bu akımın (realizm) temel özellikleri arasında gerçekçiliğin her şeyden üstün ve önemli tutulduğunu söyleyebiliriz. Genellikle toplumsal sorunlar ele alınmıştır. Günlük yaşam içerisinde yer alan her şey nesnel bir gerçekçilikle yansıtılmıştır. Figürler ve nesneler üzerinde abartı yoktur. Yani bu tür resimlerde bir dekorasyon olmadığını söyleyebiliriz. Her şey gözle görülebilen bir teknikle resmedilir. Bu açıdan fotoğraf sanatını da anımsatmaktadır.
Gerçekçiliğin edebiyattaki yansımasından da kısaca söz edelim. Gustave Flaubert’in yazdığı (1857) Madame Bovary adlı romanı ile Emile Zola’nın (1880) Nana adlı romanı bu akımın ilk örnekleridir. Ayrıca bu listeye Honore de Balzac, Charles Dickens, Ernest Hemingway, Victor Hugo, John Steinbeck gibi yazarları da katabiliriz. Resim sanatındaki gerçekçilik akımına dahil olan bazı ressamları da anımsayalım. Émile Friant, Jean-François Millet, Gustave Courbet, Hubert von Herkomer, Thomas Pollock Anshutz gibi isimleri sayabiliriz. Türkiye’de ise İbrahim Balaban’ın resimleri bu akımın öncüsü olmuştur.
Émile Friant, 1863’de Dieuze’de doğmuştur. Yaşamı boyunca çeşitli tekniklerle resimler yapmıştır. Sanatçının resimlerinde günlük yaşamın içinden anlık bir görüntü yansır. Söz konusu görüntüde yer alan figürler, nesneler, sokaklar, evler olabildiğince aslına uygun olarak çizilmiştir. Realist akımın temel yapısına uygun resimler yapmıştır. Diğer realistler gibi toplumda tanık olduğu ya da duyduğu olayları/kişileri resmetmiştir. Şimdi yukarıdaki resmi yorumlamaya çalışalım.
Bu resimde, realist akımının en görkemli sahnelerinden birine tanık oluruz. Giyotinle başı kesilecek olan bir adamın son dakikaları resmedilmiştir. Resimde öncelikle gördüklerimizi sıralayalım: Elleri arkadan bağlanmış, açık tenli, öngörü olarak otuzlu yaşlarının sonlarında, güçlü kuvvetli, yüzünde kirli bir sakalı bulunan bir (erkek) idam mahkûmunu görüyoruz. Üzerinde beyaz bir gömlek, onun da üzerinde siyah bir giysisi vardır. Koyu renk bir pantolon giymiştir. Hemen onun sağ tarafında üç resmi görevli olduğunu görüyoruz. Hepsinin yüzleri asık, başlarında şapka, sakallı ve bıyıklı görünümleri ile bu tür sahnelere alışkın olduklarını söyleyebiliriz. Üçünün de orta yaşın hayli üzerinde olduğu bellidir.
İdam mahkûmunun yanında ise altmış yaşlarında bir rahip vardır. Rahip sol eliyle idam mahkûmunun sırtını yavaşça ve sanki bir baba şefkatiyle tutmuştur. Rahibin başı açıktır ve saçları beyazlamıştır. Sağ elinde ise takdis amaçlı tuttuğu bir haç vardır. Ahşap olduğunu sandığımız bu haçın üzerinde İsa’nın çarmıha gerildiği sahneyi belirten bir figür konmuştur. Rahibin kendine özgü koyu giysisinin üzerinde ise bir gözlük sarkmaktadır. Sağ elinde tuttuğu haçı havaya kaldırmıştır. İdam mahkûmunu takdis ederken olasılıkla dua ediyordur. Belki de mahkûma dua ettirmeye çalışmaktadır. Rahibin yüzündeki ifadede bir acıma duygusu hâkimdir. Kim bilir kaç kez böyle bir olaya tanıklık etmiştir? Gözlerini hafifçe kısmıştır, dudakları da kapalıdır ve duayı içinden okumaktadır. Elinde tuttuğu haçı havaya kaldırarak hem İsa’yı yüceltmektedir hem de mahkûmun günahlarından kurtulması için ona son kez yazgısına itaat etmesini istemektedir. Rahiplerin böyle anlarda alışık olduğumuz sert yüz ifadeleri onda yoktur. Daha çok bir baba sevgisiyle onu son yolculuğuna uğurlamak istemektedir. Hıristiyanlık inancına göre, tövbe edip İsa’nın kutsal sözlerini kabullenen, İncil’e inananlar için Kurtuluş göklerdedir ve yeniden doğuşları gerçekleşecektir. Rahip burada elindeki haçla mahkûma yeniden doğuşu için dua ettirmektedir. Büyük olasılıkla ressam tarafından rahip kasten iyi niyetli, yüzü yumuşak, insancıl olarak çizilmiştir. Ancak resimdeki çelişki de doğrudan verilmiştir. Bir mahkûmun giyotinle idam edilmesinin trajik görüntüsü de yansıtılmıştır.
Resmin sol tarafına yakın düşen kırmızı renkli bir giyotin çizilmiştir. Giyotinin iki yanında üç resmi görevli bulunmaktadır. Üçünün de giysileri, şapkaları, yüz ifadeleri ile bu tür sahneleri daha önce yaşadıkları belli olmaktadır. Resmin en sol kısmında ise bir asker elinde tüfeği ile sanki hazırolda bekler gibidir. Onun yanında duran ama kim olduğu belli olmayan, sadece tuttuğu tüfeğini görebildiğimiz bir asker daha vardır. Resimde yer alan figürlerin tamamı dönemin koşullarına uygun giyinmiştir.
Resmin orta bölümünde büyükçe bir yer kaplayan ama ne olduğu tam belli olmayan kocaman bir bina görüyoruz. Bu binanın hapishane ya da bir kale olduğunu düşünebiliriz. Yüksek duvarları ve sağlam görüntüsü ile bunu çağrıştırmaktadır. Öte yandan, bu yüksek binayı varsılların, sarayların, kralların, rahiplerin, rahibelerin, devlet görevlilerinin, üst düzey askerlerin ve bürokratların, soyluların sığındıkları bir korunma alanı olarak da görebiliriz. Bunun içine sığındıklarında (yani kendi yarattıkları sosyal ve siyasal/dinsel sisteme…) “dışarıda” kalanların ezilmeleri, sömürülmeleri, haksız yere idam edilmelerinin hiçbir önemi yoktur. Bina kendilerini korumaktadır…
Sözünü ettiğimiz bu kule ya da hapishanenin bu denli görkemli olması işin bir başka boyutudur. Bu bina o dönemin siyasal koşullarını yansıtmaktadır. Sisteme başkaldıranların tutuklandığı, ayrıca kralın ve sarayın acımasızlığını yansıtan tüm görkemiyle karşımızdadır. Söz gelimi idamların arkasında dönemin mevcut siyasal sistemini simgelediğini düşünebiliriz. Fransa’da siyasal iktidara karşı gelmek, hak ve özgürlük aramak, bireysel ve toplumsal dayanışmayı önermek kral tarafından yasaklanmıştı. Yoksullar ve emekçilerin hiçbir konuşma hakkı yoktu. 1789 Fransız Devrimi’nin henüz olumlu etkisi tam olarak yansımamıştı.
1789 öncesini anımsatan bu resimde, idamın gerçekleşmesi din ve siyasal sistem ile tanımlanmıştır. Her ikisi de kendi açılarından var oluşlarını kanıtlamak ve devam ettirmek istemektedir. Buna karşı çıkışın sonu giyotindir! Resimdeki flu çizilen binayı yeniden anımsayalım. Bu binaya yani iktidarın gücüne yaklaşmak ya da eleştirmek olası değildir. Kişinin yazgısı nasılsa öyle olacaktır. Resimdeki mahkûmun suçu hafifletici bir sebeple affedilse bile, sistem kendi gücünü göstermek için buna yanaşmamıştır. Demek ki resimdeki suçlu kafasındaki bir düşü gerçekleştirmeye çalışmıştır. Karnını doyurmak için çalmıştır, işsizliği nedeniyle krala ve saraya karşı çıkmıştır, patronunun hakkını gasp ettiği için hakkını arayamamıştır… Toplumu yönetenlerin yarattığı kaos nedeniyle insanların çaresizlikten dolayı birçok suç işledikleri bilinmektedir. Kimseyi haklı çıkarmaya çalışmadan önceliğin hukuksal ve adilane bir sosyal-siyasal düzen kurulması gerektiği realizmin baş konusudur. Bozuk düzen en çok insanın düşünceleri üzerine baskı kurar. Kendi istediği gibi düşünmeyenleri toplum dışına iteler ya da haksız yere tutuklar…
İnsanın bedensel ve ruhsal açıdan en değerli organı kafasıdır. Ona davranışlarını belirleyen, kişilik veren, yaşam sevinci katan, kişiyi değerlendiren, bilim ve sanat alanlarında kapılar açtıran, buluşlar yaptıran akıl ve bilinç kafasının içindeki beyindedir. İnsan beyni tüm organizmaların etkilendiği bir merkezdir. Yani saraya ve krala karşı çıkmak da bu organın (beyin/kafa/baş) işi olarak görülmekteydi. Bugün bile düşünce suçlarını işlediği öne sürülen kişilerin akılları ve bilinçleri üzerinden eleştiri aldıklarını biliyoruz. Dönemin siyasal koşullarına göre, sisteme başkaldıran insanın beyni (çünkü beyin düşünce üretir ve düşüncenin içinde eleştiri de vardır.) kesilip atılmalıdır. Resim böyle bir çıplak gerçekliği yansıtmaktadır. Sanatçı resme çok fazla duygu katmamıştır. Sanki anlık bir fotoğraf karesini tuvaline dökmüş gibidir. Resme yeniden odaklandığımızda, rahip ve mahkûm ikilisinin hemen arkasında olan ama görünmeyen birinin varlığı hissediliyor gibidir. Bu görünmez kişi ressam da olabilir, bu olaya tanık olan başka biri de olabilir... Öte yandan, ressam bu belirsizliğin içine resme bakanı da çekmiştir. Yani bu resme bakan için orada olup bu idamı izlemek anısı (gerçekliği) söz konusudur. Sanki arkanızdan bir el sizi oraya itivermiştir. Resmin içinde görünmeseniz de oradasınızdır, birazdan idamı izleyeceksinizdir. Ressam, sizi bir suçlu gibi göstermez aslında. O sadece sizi anlık bir zamanlamayla gerçekliğin karşısına getirmiştir, gizlice tanık yapmıştır.
Yine resmin ortasına denk gelen at üzerinde resmi giysili biri daha vardır. Bu kişinin elinde havaya kalkmış bir kılıç görülmektedir. Onun yanında atlar ve silik görünümlü bazı kişilerin de bulunduğunu düşünebiliriz.
Resimde havanın karlı olduğu çizilmiştir. Yoğun kar altında bir idam gerçekleşecektir. Hani lapa lapa kar yağıyor deyimine çok uygun bir hava koşulu vardır. İdam sonrası mahkûmun kesilecek kafasının düşeceği kırmızı renkli kutunun kapağı açılmıştır.
Şimdi idam mahkûmunu başka açıdan yorumlamaya çalışalım. Fiziki özelliklerini tanıttığımız bir erkek mahkûmun başı biraz öne doğru kaymıştır. Gözlerini birazdan kafasını kesecek olan giyotine dikmiştir. Kendi ölümünü bekleyen bir cellâda bakar gibidir. Profilden gördüğümüz mahkûmun sertleşmiş ensesi, dehşetle açılmış gözleri, yüzündeki umutsuz ifade hemen belli olmaktadır. Yaşamının bitmesine sayılı dakikalar vardır. Giyotin ile mahkûm özellikle karşılıklı çizilmiştir. Aralarında birkaç metre ya vardır ya da yoktur. Mahkûm kapalı bir yerden çıkarılmışa benzemektedir. İlk kez yakından gördüğü bu giyotine öyle bir bakmaktadır ki kendi canını alacağı bu devasa alet onda haklı bir korku ve bunalım yaratmıştır. Özellikle kafasını kesecek olan bölüme odaklanmıştır. Başını oyuğa koyduktan birkaç saniye sonra, aletin kesici bölümü hızla inecektir ve kafasını kesecektir. İşte gözlerinde o kanlı sahne vardır.
Giyotin ve kesilen kafanın düşeceği kutu özellikle kırmızı renkle boyanmıştır. Bilindiği üzere kırmızı renk aşkı, enerjiyi, sevgiyi müjdelerken bir yandan da ateşi, ölümü, cehennemi simgelemektedir. Resim bize bu ikilinin çatışkısını da yansıtmaktadır. Önde elinde haç olan bir rahip ile hemen arkada kırmızı renkli devasa bir giyotin! Rahip cenneti vaat ederken giyotin de cehennemi tasvir etmektedir. Mahkûm için tam anlamıyla ikircikli bir durumdur bu. Cenneti seçmek için sayılı dakikaları vardır. Giyotinin acımasızlığını cenneti seçerek hafifletecektir… İşte tam da burada küçük bir ayrıntı dikkat ekmektedir. Mahkûm elinde haç olan rahibe değil, doğrudan karşısındaki giyotine bakmaktadır. Yani kendisi seçimini çoktan yapmıştır…
Resmin bütünselliğinde bir sessizlik ve dinginlik sezilmektedir. Havanın karlı olması da buna eşlik etmektedir. Herkes biraz sonra olacakları bildiğinden hem sakin olmaya çalışmakta hem de bir an önce bu kanlı gösteri bitsin ister gibidir. Dikkat edilirse mahkûm ve rahip haricinde hiç kimse hareket etmemektedir. Herkes belirli bir disiplin içinde durmuştur. Resmin görüntüsünde bir dram ve hüzün hâkimdir. Bir infazın gerçekleşme sahnesinin canlı bir görüntüsü sergilenmiştir. Resimdeki her figür ve her nesne aslına uygundur. Ressam çok fazla dramatik bir katkı yapmamıştır. Resmin kendisi bu yöndedir zaten.
Emile Friad, bu resminde realizmin zirvesini zorlamıştır. Resimde yer alan giyotin, idamı gerçekleştirecek olan görevliler ve askerler, rahip, at üzerinde elinde kılıcı olan görevli, başın düşeceği kırmızı kutu… Resimde her şey aslına uygun ve abartı olmaksızın çizilmiştir. Resme duygu yoğunluğu katmak yerine, giyotinle idamın gerçekçi bir görüntüsü çizilmiştir.
Émile Friant, bu resminde realizmin tipik bir örneğini sergilemiştir. Bir idam mahkûmunun son anlarını çıplak bir gerçeklikle çizmiştir. Bu resmin alt katmanlarında ise varsıllık-yoksulluk, iktidar gücü ile avamın çatışkısı vardır.






