Moda
Ünlü markaların ilkbahar – yaz sezonu tanıtım videolarını izlerken aklıma takıldı. Fashion TV’de. Sinema ve fotoğrafın tüm olanakları ile çekilmiş bu kısa videolara sanat eseri denebilir rahatlıkla. Renkler, ışık, geçişler, geometri ve konusu olan kısacık videolarla başka düşlerin, evet hayattan kesitler olamayacak kadar düşsel olduklarından, kapıları aralanıyor. Hangi marka ya da hangi bağlamda olursa olsun dert aynı: elegan, seçkin, en üst seviyede çarpıcı, nefes kesici, yüksek dozlarda çarpıcılık (en iyi çevirisi buydu high doses allure’nin) ve benzeri en uç sözcüklerle bambaşka, seçkin, göz alıcı ve elbette muhteşem olmak.
Dünyanın en ünlü markalarının videolarında dünyanın en ünlü mankenleri rol almış. Bana göre Nefertiti ve Grace Kelly’nin kopyaları. Tanısalardı Türkân Şoray’ı da model alabilirlerdi.
Merak ediyorum, bu mankenler hafazanallah gülerse evren mi altüst olacak. Duygusuz ve metalik bakışlar ve ifadesiz suratlarla seçkinliği temsil ediyorlarsa mutluluk ve kahkahalar ne anlama geliyor.
Dolmuş Arkası
Sabah işe giderken bir dolmuşun arkasında “Akşam güneşi sen de battın,” yazısını okudum. Çarpıldım. Ya ne olacaktı?
Operasyon
Sol kolum kaşınıyor. İki hafta önce minik bir lezyon alınmıştı. Gözlüğüne bayıldığım plastik cerrahi asistanının annesi İtalyanmış. Gözlüğün çerçevesini oradan almış. Bir yandan kesi atıyor, bir yandan konuşuyordu. Çok sıcak ve terbiyeli bir çocuk. Seçkin. Pizza yapmayı bilip bilmediğini sordum. Yanıt vermeden lezyonun tamamını çıkarıp steril kaba aktardı, “Yok abla,” dedi, “İlforno fena değil ama.”
İşlem boyunca hiç acı hissetmedim. “Ablacım,” dedim, “eline sağlık.”
Patoloji sonucunu almaya giderken hoşuna gidecek bir hediye alayım, termos belki.
Doktorluk
Yaş aldıkça beni ben yapan birçok şeyi kaybettiğimi düşünüyorum. Gençliğimi en başta, sevecenliğimi, halden anlamayı, dert ortağı olmayı. Bir tek yolumu ve yaşama sevincimi kaybetmedim.
Saat on altı on yedi, yüz üçüncü kişi poliklinik odama giriyor, adına muayene denilen, oysa hiçbir şeye benzemeyen üç dakikalık görüşmemizde o bana, ben ona sinir oluyoruz.
Annesinin tansiyon ilacını kendi üzerine yazdırmak istiyor. “Olmaz,” deyince “Bu seferlik bir yardımcı olsanız,” diye üsteliyor. “Sizi tanımıyorum, anneniz de burada değil, olmaz,” dememe aldırmadan. Susup çıkmasını bekliyorum. Durup bir şey dememi bekliyor. Ayağa kalkıp odadan çıkıyorum. Bu doktorları boşuna dövmüyorlar, öyle ya.
Mesleğe başladığımda hastaların derdini dinlemeden, çözüm için elimden geleni yapmadan ilişkimi kesmezdim. Hocalardan akıl, ağbilerden ablalardan yardım alır işimi doğru düzgün yapmaya çalışırdım. Heyecanla karışık bir zevk alırdım. Tanrısal bir tatmin.
Konuyla ilgisi yok belki ama o zamanlar sağlık hizmetleri halka ücretsiz sunuluyor, asistan maaşıyla bir yıl içinde sıfır araba alınabiliyordu. Üstelik kimse kimseye hakaret etmiyordu.

Yazmak
Ursula K. Le Guin hikâye anlatıcılığının kesinlikle bir yetenek, özel bir beceri olduğunu söylüyor. Ona göre hikâye anlatının esas gidişatı. Hikâye sürüp gider. Olay örgüsü, bu gidişi detaylandırır. Yani “Kedim acıkmış, ona mama verdim.” hikâye, “Kedim acıkmış. Miyavlıyor, bacaklarıma sürtünüyordu. Bir mama kabına, bir bana bakıyordu. Kalktım, dolaptan mamasını alıp yerdeki boş kaba döktüm. Kuyruğu dimdik olmuştu, heyecanla titreterek ayağımın üzerinden yürüdü, mama kabına yöneldi.” ise olay örgüsü olan hikâye.
Öykü ile ilgili ne okursam dikkat kesiliyorum. Bir yazının neyle ilgili olduğundan çok öyküyle ilgili olması dikkatimi çeker oldu. Önceden aklımdan geçirdiğimi oturup yazar, kendimi başarılı bulurdum. Okudukça, dinledikçe, dikkat kesildikçe öykünün ne olduğunu kavradığımı anlıyorum. Kalemi elime aldığımda mükemmel cümleler yazmak istiyorum. Yazamadıkça bırakıyorum.
Geçen bir programda izledim. Selim İleri anlatıyor: Behçet Necatigil, bir şiir dizesi için günlerce çalışır, sözcüklerin yerini defalarca değiştirir, nasıl en iyisini yazabileceğini bulmaya çalışırmış.
“Yeteneksizim,” diyerek vaz geçmek için erken olsa gerek.






