"Ailelerden istediğim ilk şey birbirlerinden vazgeçmemeleri. Tabii bir de dünyamızdan vazgeçmemeleri. Dünyanın eskisi gibi olabileceğine olan inancımızı korumalıyız."
Eşsiz doğa betimlemeleriyle tanıdığımız Yaşar Kemal bir konuşmasında şöyle diyor: “Ben iki şeye inanırım. İki şeyin sonsuz gücüne, sonsuz yaratıcılığına, sonsuz değişimine: Halk ve doğa.” Şamanlık kültüründen Türkmen kültürüne, Aztek ve Mayalardan günümüze doğayla barışık yaşayan insanlar zamanla bu uyumu kendi iradeleriyle terk ettiler.19. yüzyılda başlayan sanayileşmenin ardından ekolojik sorunlar ivme kazandı ve dünya Çernobil, Fukuşima gibi şehirlerdeki nükleer felaketlerle sarsıldı. "Nature writing" (doğa yazını) türünü başlatan Henry David Thoreau’dan Greta Thunberg’e pek çok aktivist dünyanın umudunu diri tutmak için çalışıyor. Dinozor Çocuk tarafından yayımlanan, Türkiye’de yazılmış ilk ekolojik distopya örneği diyebileceğimiz Dünyamıza Ne Olmuş?, bu hususta çocukların dünyasına sesleniyor. Kitabın yazarı Hazal Uzuner ile doğa, insan ve Dünyamıza Ne Olmuş? kitabı üzerine konuştuk.
Ayşe Yazar: Kitaba Tales’in “Her şey sudan türer, yine suya döner.” sözüyle başlıyorsunuz. Küresel ısınma, iklim değişikliği, nükleer savaşların etkileri gibi konulara değindiğiniz bir kitapta bir bilim insanının sözüyle değil de filozofun sözüyle başlamanızın nedenleri nelerdir? Bunca yıl önce suyu bu kadar merkeze alan bir söyleme rağmen insanlığın şimdiki durumu, yazdıklarınıza karşı bir umutsuzluk oluşturdu mu sizde?
Hazal Uzuner: İlk çağ filozoflarından itibaren suyun ve diğer arkhelerin, yani ilk prensiplerin, insan için ne kadar önemli olduğunu görebiliyoruz. Tarihsel olarak bu, bilim insanlarından çok daha önceki bir döneme denk geliyor. Hatta o dönemde arkheler insanlar için o kadar önemli ki, onları varoluşsal bir noktaya taşıyıp oradan türediğimizi söylemişlerdir. Örneğin, Thales sudan geldiğimizi ileri sürmüştür. Bunu insanın suyla temasının yoğunluğundan yola çıkarak yapmıştır. Ben sosyoloji mezunuyum, yani alanım felsefe temelli. Bu nedenle yalnızca bilim insanlarını değil, filozofları ve sosyologları da çemberin içine alarak bir bütün halinde değerlendirmekten hoşlanıyorum. Düşünce tarihinin başından beri önemsenen suyun bu kadar değersizleştirilmesi, kaynağının sonsuzmuş gibi davranılmasına bir tepkiydi bu söylemim. Bunun yanında tüm kitaplarımı yazarken okurlarıma merak edip araştırmak isteyecekleri soru işaretleri bırakmaktan keyif alıyorum. Bu da bu kitaptaki soru işaretlerimden yalnızca biri.
AY: Hikâye 3550 yılında geçiyor. Anlattığınız zaman ile yaşadığımız zaman arasında bin yıldan fazla bir zaman farkı var. Neden daha yakın bir zaman değil de daha uzak bir zaman seçtiniz?
HU: Metinlerimi yazarken, abartmadan, pedagojiyi işin içinde tutmaya özen gösteriyorum. Dünyamıza Ne Olmuş?, Türkiye’de yazılmış ilk ekolojik distopya örneği. Yaş gurubum nedeniyle dikkat etmem gereken unsurlardan biri de onları bekleyen potansiyel olayların hemen gerçekleşmeyeceğini mantıklı bir biçimde anlatabilmekti. Çünkü okurlar metnin gerçekliği konusunda sarsılabilirdi. Kısaca aradaki zaman farkı onların katarsisi oluyor. Metin üzerinden yaptığımız etkinliklerde, kitabın asıl anlatmak istediklerini anlamış oluyorlar. Asıl amacım da bu zaten. Dünya’nın bu noktaya gelmemesi için neler yapabiliriz? Temel sorunumuz bu.
AY: Nili ve Orbi’nin ailesi ve ondan öncekilerin kaderlerine razı olmuş gibi bir halleri var. Çocuklar büyüklerden daha mücadeleci olarak beliriyor. Bununla ilgili olarak neler söylersiniz?
HU: Çocuklar her zaman yetişkinlerden daha mücadeleci ve meraklıdır çünkü. Bulunduğu şartlara ayak uydurmak, sorgulamamak, günü kurtarmak ne yazık ki yetişkinlere özgü davranışlar. İnsanlar büyüdükçe bazı değerli özelliklerini kaybediyor gibi geliyor bana. Bunlardan en büyüğü hayal gücü. Fakat çocuklar öyle değil. Etkinliklerimde bana en çok gelen sorulardan biri, “Dünyanın bu hale gelmemesi için neler yapabiliriz?” oluyor. Aynı soruyu ben onlara yönelttiğimdeyse hemen “İnsanları bilgilendirebiliriz, eylem yapabiliriz, sosyal medyada kampanya başlatabiliriz” gibi cevaplar alıyorum. Geldiğimiz noktada bu cevaplar yavaş yavaş çocuklara özgü olmaya başladı. İklim krizinin önemini su yüzüne çıkaran isim olan Greta Thunberg’in de “Cuma Eylemleri”ni başlattığında henüz on beş yaşında olduğunu unutmamalıyız. Tam olarak bu yüzden, çocukların büyüklerden daha mücadeleci olduğu bir dünya yarattım.
AY: Eski güzel günlere, dünyanın eski haline dair konuşmalar yasaklanmış. Buna rağmen o günleri eşeleyecek detaylar tamamen yok edilmemiş. Eskiyle bağ kurarken video değil de fotoğrafı tercih etmenizin sebepleri nelerdir? Fotoğraflar olmasaydı da eskiye dair bir paylaşım mutlaka olurdu kitapta diye düşündüm. Kitapta bunu sağlayan nedir?
HU: Çünkü fotoğraflar anı dondurur. Videolar gibi oynatıp bitirilen bir saklama aracı değil benim için. Bir fotoğrafa saatlerce bakıp üzerine düşünceler üretebilirim fakat videolar için aynısını söyleyemiyorum. Bu nedenle kendi kurgumda da fotoğrafları kullanmayı tercih ettim. Eski günleri, eskiye dair bir saklama yöntemiyle görebilmeleri önemliydi çünkü. Fotoğraflar olmasaydı tabii ki yine paylaşım olurdu. Fakat o zaman işin sihri ortadan kalkardı. Metinlerimde önemsediğim konuların başında didaktiklikten uzak durmak geliyor. Doğal olarak karakterlerimin bilgilere mümkün olduğunca kendilerinin erişmesini istiyorum. Hazıra konmadan, yetişkinlerden duymadan da bazı bilgileri keşfetmeleri keyifli oluyor, diye düşünüyorum. Bu kitabımda, konusu gereği, yetişkinlerden dinlemeleri gereken gerçekler vardı. Bu zorunluydu. Bu yüzden fotoğrafları kullanarak karakterlerimin kendi keşiflerini de sağlamış oldum.
AY: İnsanlar ne kadar zor zamanlar yaşasa da “fanus, temizlenmeleri için özel üretilen bezler…” gibi pek çok şeye günün şartlarına göre çözümler bulmuşlar. Aslında burada insanın müthiş uyum yeteneğine sahip bir canlı olduğu ortaya çıkıyor. Bu durum çocukların dünyasında yaratmak istediğiniz etkiye ket vurmaz mı? Bunlardan yola çıkarak çocukların iç dünyasında neleri uyandırmak istediniz?
HU: Hayır ket vurmuyor. Çünkü insan zaten uyumlanabilen bir varlık. Doğasında bu var. Çocuklar kitabı okurken nasıl olsa bir şekilde yaşıyorlar, diye düşünüp rahatlamıyorlar. Çünkü kitapta Nili ve Orbi’nin elinden gitmiş olan her kaynak, şu an onlar için çok kıymetli. Bunun bilincindeler. Bu yüzden oradakiyle yetinmek gibi bir düşünceleri asla olmuyor. Benim istediğim farkındalıklarını arttırmaktı. En önemlisi de bunun onların suçu olmadığını söylemekti. Çünkü asıl sorumlular kitapta da geçtiği gibi “güzel günleri” anlatmayı yasaklayanlar zaten. Çocuklara bunu anlatmaya çalışıyorum. Hepimiz üzerimize düşeni yapalım, fakat her şeyin bizimle ilgili olmadığını, bunu küresel anlamda değiştirebilecek kişilerin dünya liderleri ve iş insanlar olduğunu bilsinler istiyorum.
AY: Okurların yaşı, anlatılan konuların hayli netameli oluşu ve kitabın distopik ögeler taşıması düşünüldüğünde kitabın resimlenmesi okuru rahatlatan bir adım olmuş. Anlattığınız dünya çok iç açıcı olmamasına rağmen çizimler çok renkli ve ilgi çekici. Kitabın resimlenmesine nasıl karar verildi?
HU: Tam da bu nedenle böyle bir karar aldık. Kitabın moral bozucu bir tarafı olduğunun farkındayım. Yine de hiçbir zaman sırf moral bozucu olduğu için gerçeklerin çocuklardan saklanması gerektiğini düşünen biri olmadım. Ne anlattığımız kadar nasıl anlattığımızın da önemli olduğunu düşünüyorum. Anlatım biçimimizin… Bu yüzden yeni baskıda kitap tekrar resimlenirken bu konuda çok titiz davrandık. Böylece metnin bir şekilde nötrlendiğini düşünüyorum. Umudun kaybedilmemesi gerektiğine dair bir seçimdi.
AY: Nili, Orbi, dede ve anneannenin arasındaki sır ile okuru çıkardığınız dorukta onu aşağı indirmeden bırakmışsınız. Böyle bir son seçmeniz üzerine konuşmak isterim.
HU: Evet bu bir tercih. Kitap bittikten sonra üzerine konuşulacak konular bırakmayı sevdiğim için böyle bırakmayı tercih ettim. Çünkü sonrasında okullarda, ebeveynleriyle ya da etkinliklerimizde benimle bunun üzerine konuşabiliyorlar. Genel olarak kitaplarımı yazarken sonrasını da hayal ediyorum. Eğitmen kimliğimden ötürü ebeveynlerin, öğretmenlerin ya da benim çocuklarla buluşacağımı ve onlarla konuşacaklarımızı da düşünüyorum. Bu nedenle kitapların soru işaretleri benim için önemli hale geliyor. O yaş grubunda bilemeyeceklerini düşündüğüm kavramlar vermeyi, onları araştırmaya, öğrenmeye, düşünmeye itmeyi önemli buluyorum. Her şeyden önemlisi her metnin kesin bir sonu olması gerektiğine de inanmıyorum. Bazen metinler ucu açık da bitebilir. Her ne kadar Dünyamıza Ne Olmuş? böyle bitmiyor olsa da… Tabii kitabın devamını yazacak olmamın da bunda etkisi büyük.
AY: Kitap bir çeşit simülasyon olarak değerlendirilebileceği gibi empati, özdeşim kurma, beyin fırtınası gibi çok yönlü kazanımlar ve deneyimlere de uygun noktalar içeriyor. Kitabın adı da bütün bunlara hizmet edecek bir soru cümlesinden oluşuyor. Kurumları, yaşantısı, beslenmesiyle bambaşka bir hayat anlatıyorsunuz. Bugünden değişmeyen en önemli şey olarak aileyi yerleştirmişsiniz kitaba. Aile bu kitabın neresinde? Hazal Uzuner, ailelere nelerden asla vazgeçmemelerini iletmek ister?
HU: Aile bu kitabın önemli bir yerinde duruyor. Her ne kadar anne ve baba karakterlerimi odağa oturtmasam da anneanne ve dede tam ortada duruyor. Bu biraz kendi aileme bakışımla ilişkili. Benim için ailem hayatımın çok önemli bir parçası. Bu nedenle genel olarak tüm kitaplarımda aile kavramını önemsiyorum. Bu aile kavramı anne, baba ve çocuktan oluşmak zorunda değil elbette. Kendine aile diyen bütün topluluklar aynı derecede önemli benim için. Ailelerden istediğim ilk şey birbirlerinden vazgeçmemeleri. Tabii bir de dünyamızdan vazgeçmemeleri. Dünyanın eskisi gibi olabileceğine olan inancımızı korumalıyız. Pandemi dolayısıyla yaşadığımız ilk kapanma süreci bunun kanıtıydı. Bu kanıtı görüp umudumuzu yitirmememiz gerekiyor. Eğer gerçekten istenirse, küresel ısınma ve iklim krizi sorunu çözülebilir. Eğer gerçekten istenirse. Bunun için yapılması gerekenlerden vazgeçmemelerini istiyorum. Geri dönüşümden vazgeçmesinler.





