Oggito Logo

Ne Haber

Bilim Teknoloji

Ekonomi

Liste

Söyleşi

Öykü

Video

23 Ocak 2017

Kültür Sanat

Hep Sevginin Peşinde Koşan Bir Yazar: Sabahattin Ali

Dilek Karaaslan

Paylaş

36

0


“Ama Unutma, taş duvarlar arasındaki karanlığımın senden başka penceresi yok.” Sabahattin Ali
Dilek Karaaslan
Sabahattin Ali, 25 Şubat 1907’de Gümülcine’de, yüzbaşı bir babanın oğlu olarak doğar. Bu yüzden de birçok okul değiştirmek zorunda kalır. En son İstanbul Öğretmen Okulu’ndan mezun olur ve Yozgat’ta öğretmenlik yapmaya başlar. Sonrasında MEB’nın bir sınavını kazanarak iki yıl süreyle (1928-1930) eğitimine Almanya’da devam eder. Almanya’da geçirdiği bu iki yıl, onun hem vizyonunu hem de dünya görüşünü etkileyen en önemli etkenlerden biri; hatta belki de Kürk Mantolu Madonna’nın ilhamının filizlendiği çok önemli bir dönem olarak yer alacaktır hayatında. Yurda dönüşünden sonra Almanca öğretmenliği, memurluk ve Devlet Konservatuarında dramaturgluk gibi birbirinden oldukça farklı ama başarıyla altından kalktığı görevler üstlenir. Edebiyat yaşamına birçok sanatçı gibi Sabahattin Ali de şiirle başlar. Esin kaynağı halk şiirleridir daha çok. Sabahattin Ali şiirlerinin en çok sevilenleri, bugün hâlâ söylenen, bir dönemin neredeyse marşları olmuş, bestelenmiş eserlerdir. Sinop cezaevindeyken yazdığı ve isim vermektense numaralamayı tercih ettiği (biz onları şarkı adlarıyla biliyoruz) “Hapishane Şarkısı V “: “Başın öne eğilmesin/ Aldırma gönül aldırma” en ünlülerinden. Bestelenmiş başka şiirleri de var. Nükhet Duru’nun müthiş bir yorumla seslendirdiği “Melankoli,” “Ben Yine Sana Vurgunum", Sezen Aksu’nun sesinden dinlemeye doyamadığımız “Benim Meskenim Dağlardır” gibi dillere düşen bestelerin sözleri hep ona aittir. Hatta Ali Kocatepe 1989 yılında Sabahattin Ali anısına, tamamını onun şiirlerinden bestelediği, harika bir albüm yapar ve çok beğenilir. Ancak Sabahattin Ali, şiiri, kendi ifadesiyle bir “gençlik dönemi uğraşı” olarak algılar ve bir süre sonra da yazmayı bırakır. Şiire noktayı koyduktan sonra önce öyküler, sonra romanlar yazmaya başlar. Kısacık yaşamına iki şiir kitabı, bolca öykü ve romanlarının dışında, dönemin çeşitli dergilerine yazdığı yazıları, denemeleri ve çevirileri sığdırır. Haydar Ergülen’in dediği gibi, “iyi ki bırakmıştır şiiri.” Bırakmasaydı belki de bugün bir Kürk Mantolu Madonna’mız olmayacaktı. Romanları yapı ve biçim olarak Füsun Akatlı’nın ifade ettiği gibi “novel” değil de ”novella”dır (uzun hikâye) daha çok. “Toplumcu” bir yazar olduğu da doğrudur, ancak onun tüm edebi kişiliğini, dünyaya bakış açısını sadece bu tanıma indirgeyerek kategorize etmek, ona yapılmış bir haksızlık olacaktır kanımca. Dünyaya bakışını kendi sözleriyle, “doğrusu dünyada rahat yaşamak için aptal olmak lazım, fakat aptal olmaktansa biraz daha rahatsız yaşamak, daha iyidir” şeklinde açıklar. Onun için iyi insan olmak önemlidir ve hayatın anlamı, “sevmek ve karşılık beklemeden sevmektir”. Kısacık yaşamı boyunca devletin demirden elini hep ensesinde hisseder. Ömrü kovuşturmalar, “sakıncalı” damgası yemek ve bezdirici takiplerle geçer. Tek Parti döneminin, özgürlük ve demokrasiye bakış açısı ile şekillenen ve deyim yerindeyse “gölgesinden korkan” jurnalciliğin vatanseverlikle özdeşleştirildiği ve “kendinden olmayanın” dışlandığı bir toplum yaşamında; yazdıkları hak ettiği karşılığı bulamadığı gibi, tüm dayatma ve anti demokratik uygulamalardan, jurnalcilerden nasiplenir. Yazıları nedeniyle, kimi zaman “portre Atatürkçülerinin”, kimi zaman da aşırı milliyetçilerin gazabına uğrar. Bazen işini, bazen can güvenliğini kaybeder, bazen de özgürlüğünü. Yazdığı bir şiir nedeniyle 1932 yılında Sinop cezaevinde bir yıl kadar yatar. Hakkındaki çeşitli soruşturmalar nedeniyle işini de kaybettiğinden, İstanbul’da çeşitli gazetelerde yazarak geçimini temin etmek dışında seçeneği kalmaz. Aziz Nesin ve Rıfat Ilgaz’la Malum Paşa, Merhum Paşa, Marko Paşa, Öküz Paşa gibi dergiler (1946) çıkarırlar. Ancak bu dergiler, Tek Parti döneminin otoriter yönetimi nedeniyle art arda kapatılır. Sabahattin Ali’de tekrar cezaevine (1948) girer. Üç ay sonra çıktığında ise yine işsiz ve ekmeksizdir. Mevcut şartlarda iş bulma imkânı da kalmamıştır. En sonunda çok sevdiği ülkesinden vazgeçmek zorunda kalır. Daha güvenli, özgür bir yaşam ve ailesinin geçimini temin edebilmek gayesiyle, kızını ve eşini ardında bırakarak yurtdışına kaçmaya çalışırken kendisini sınırdan geçirmek üzere anlaştığı bir adam tarafından “milli hislerini tahrik ettiği” gerekçesiyle 2 Nisan 1948’de katledilir. Cinayetin üzeri kapatılır, gerçek kesinlikle ortaya çıkmaz. Olayların perde arkası öğrenilemez. Bugün bile hâlâ –bir dedektif titizliğiyle– babasının gerçeğini öğrenmeye çalışan kızı Filiz Ali, bırakın ne olduğunu öğrenmeyi, babasının katledildiği gün beraberinde olan kişisel eşyalarını bile defalarca talep etmesine rağmen alamaz. 1965’lere kadar Sabahattin Ali’nin adı bile yasaklıdır neredeyse. Kızı Filiz Ali, çok uzun bir süre başta güvenlik olmak üzere birçok nedenden ötürü, onun babası olduğunu bile saklamak zorunda kalır. Kitaplarının basılabilmesi ise ancak bu yıllardan sonra, kısmen yumuşayan bir ortamda mümkün olacaktır. [caption id="attachment_24488" align="aligncenter" width="800"] Eşi Aliye ile.[/caption] Yaşadığı dönemin belgeselini çekmiştir. Sabahattin Ali, hiçbir zaman yanından ayırmadığı ve öldüğünde bile üzerinde olan fotoğraf makinesiyle binlerce fotoğraf bırakır geriye. Dönem Türkiye’sine ve gittiği gezdiği köylere, kentlere, kasabalara, yollara kısaca ülkeye ait belki de en güzel görsel arşiv, onun yıllarca biriktirip sakladığı karelerden oluşmaktadır. Filiz Ali’nin de söylediği gibi, Sabahattin Ali “yaşadığı dönemin belgeselini çekmiştir”. 2012 yılında ondan kalan fotoğraflardan derlenen çok küçük bir seçki, Bir Fotoğraf Camı adıyla, Caddebostan Kültür Merkezi’nde sergilenir ve hem Sabahattin Ali’yi anmak, hem de bıraktığı kültür mirasını değerlendirmek adına oldukça beğenilir çalışma. Sabahattin Ali, öykülerinde ve romanlarında, işlediği Anadolu ve taşra sorunsalı nedeniyle aslında bir tür öncülük etmiştir. Bunun nedeni sadece elitist olmaması değildir. Anadolu sorunsalını dönemin diğer edebiyatçıları ve yazarları refah ve gelişme imkânlarının, modern yaşamın Anadolu’ya ulaşamaması, sefalet ve dışlanmışlık, horlanmışlık gibi kriterler üzerinden açıklarken, Ali farklı ve daha makro bir bakış açısı ile sınıf sorununa değinmiştir. Feodal düzeni, bu düzeni oluşturan dinamikleri, olayların kendi örgüsü içinde çok katmanlı olarak, ortaya çıkışını ve gelişimini de dahil ederek psikolojik-sosyolojik etki ve sonuçlarıyla birlikte yansıtmayı başarmıştır. Kanımca edebiyatımıza en büyük katkısı ve farkı, Anadolu insanını ve kültürünü, temsili olarak veya “mış” gibi değil, sanki bir sosyologun gözünden, içinden ve olduğu gibi, bütün gerçekliği ve sorunsalıyla birlikte ortaya koymasıdır. Eserleri içinde Kürk Mantolu Madonna, öykü, kurgu ve yapı olarak diğerlerinden oldukça farklıdır. Hikâye, basit bir aşk öyküsü olmaktan öte, dönemin ve savaşın (İkinci Dünya Savaşı) getirdiği ağır şartların insanlar üzerinde neden olduğu kırılmalara işaret eder. Edremit’ten Berlin’e uzanan bir yolda, taşralı Raif’in, rüyalarından gerçeğe aktarmayı başardığı bir hayal... Kendisi gibi “bir düş insanı” olan Kürk Mantolu Madonna, Maria Puder’le karşılaşması, tanışması. Yaşadıkları büyük aşk ve nihayetinde savaşın en acımasız döneminde, ayrı ülkelere savrulmak zorunda kalmaları, bir daha asla bir araya gelememeleriyle birlikte, geri planda Raif’in ülkesine döndüğünde mecbur kaldığı “aile babası” rol modelinin altında ezilmesi. Kendisini ve ailesini toparlamaya çalışırken, oradan oraya savrulması. Kırılgan, beceriksiz ve maddiyat kavramından alabildiğine uzak olması nedeniyle, sahip olduğu maddi imkânların en yakın akrabalar ve becerikli (!) eş-dost eline geçmesi. En sonunda Raif’in Ankara’da bir özel şirkette ömür boyu çeviriler yapıp mektuplar yazacak bir masa ve bordro mahkûmuna dönüşmesi. Bu arada da çoluk çocuğa karışması. Dışarıdan bakıldığında bir aile görünümünde olmasına rağmen, baldız, kayınbiraderler, şımarık iki kız çocuğu ve kendisini anlamaktan son derece uzak karısıyla birlikte gitgide dünyadan ve kendi gerçekliğinden kopup yaşayan bir ölüye dönüşen, hiç kimsenin değil konuşmak, selam bile vermek istemediği münzevi Raif... Yıllarca süren umutsuz bekleyişi ve sonunda âşık olduğu, her şeyini paylaşabildiği tek kadının ona bir evlat bırakarak bu dünyadan göçüp gittiğini öğrenmesi Raif’in içindeki son umut kırıntılarını da öldürür. Yaşamak için bir sebebi kalmaz. Sabahattin Ali, günümüzde artık klasikler arasında yer alan Kürk Mantolu Madonna'sında her ne kadar saplantılı bir aşkı anlatsa da, aynı zamanda ait olduğu dönem ve kendisinin belki de en çok etkisinde kaldığı, beslendiği eserler ve yazarlar itibariyle, 19. yy Rus Edebiyatından izler barındırır aslında. Bugün bu eserin, birçok okulun okuma listesine girmesi, öğrencilerin Sabahattin Ali anısına söyleşi günleri düzenlemeleri ve onu daha yakından tanımaya çalışmaları; bilim, felsefe, edebiyat, düşün, yazın ve kültürün her alanında gitgide sığlaşmanın ve maalesef geriye doğru hızlı bir inişin yaşandığı bir süreçte; gençler ve ülkemiz edebiyatı adına oldukça umut verici bir gelişme. “Hep genç kalan bir yazar” dır o. Ne kendisine yazılanları, ne de kendisinin yazdığı hiçbir mektubu atmaz, hepsini özenle saklar. Özellikle, karısı ve kızı için yazdığı mektuplar çok önemli bir yer tutar hayatında. Son dönem mektuplarından birinde karısına, “Sinirlerimi merak etme. Bilirsin ki, demir gibidir. Demir gibi kalmaları için, ara sıra, kimse görmeden, sizin yanınızda sinirlenebilmeliyim. İhtiyarlığımda çekilmez bir adam olacağım hakkındaki iltifatına teşekkür ederim. Ama bu tahminin doğru çıkmayacak sanırım. Çünkü ihtiyarlayacağımı kim söyledi? Hep genç kalacağım” der. Dediği gibi de olur. Kırk bir yaşında öldürülür ve “hep genç” kalır. Bıraktığı mektupların bir kısmı ilk defa Filiz Ali ve Atilla Özkırımlı tarafından, Sabahattin Ali adlı kitapta (Cem Yayınları, İstanbul 1979) yayımlanır. 2008 yılında ise farklı bir grup mektup, Hep Genç Kalacağım (1922-1948 arası) adıyla YKY tarafından kitap haline getirilir. Kitap, sadece onun yaşamından kesitler aktarmaz. Aynı zamanda, Cumhuriyet döneminin ilk on yılını, Ankara’yı ve iktidarın solculara bakışını, tarihsel bir tanıklık ve farklı bir perspektiften okuma imkânı veren bir kaynak olarak benimsenir. Sabahattin Ali’nin mektuplarının bir diğer bölümü ise, 2014 yılında, Sevengül Sönmez tarafından, karısı ve kızına yazdığı, kart, mektup ve muhtelif yazılarından derlenir, Canım Aliye, Ruhum Filiz adıyla okurlarla buluşur. Sabahattin Ali, yaşamı boyunca müzikle hep iç içe olur, müziği sever. Yazdığı hikâye, roman, mektupların neredeyse hepsinde, gözlemlerini, tasvirlerini, müzik, şarkılar ve türküler ile renklendirir. Örneğin, Ses adlı öykü kitabına adını veren aynı isimli öyküsünde, çadırının önünde oturup sazıyla bir halk şarkısı söyleyen amele Ali’den bahseder ve şarkının sözlerini de yazar. Öyküyü okuyan Zülfü Livaneli, şarkının sözlerini o kadar beğenir ki hemen besteler ve eser bir dönemin hit şarkılarından olur. Döndüm daldan kopan kuru yaprağa Seher yeli dağıt beni, kır beni; Götür tozlarımı buradan uzağa Yarin çıplak ayağına sür beni... Kahramanımız (Ali) öykünün sonunda konservatuar sınavına girer ama başaramaz. Ancak işin gerçeğinde ise, hocaların da desteklemesi ile konservatuara girer, Şan Bölümünden mezun olur ve Devlet Operasında yerini alır, ismi Kenan Ses’dir...
YORUMLAR

Henüz hiç yorum yapılmamış. İlk yorum yapan sen ol!

Öne Çıkanlar

Ahmed Arif’i 90. Yaş Gününde Anarken...Şeyhmus Diken
İLGİNİZİ ÇEKEBİLİR

A. Dilek Şimşek

7 Şubat 2026

Yoldan Çıkanlar Var Aramızda

Biz yoldan çıkanlar, dünyayı mahvetmekle geçirdiğimiz zamanı keşke onun gerçek sahibi doğayı anlamakla geçirsek.Sosyal medyaya çok karşı değilim. Su akmadı mı, patlama sesi mi duydun X’e bak. Ankara’da neler oluyor instagramda. Yeni filmler ve söyleşiler, atölyeler, sergi..

Devamı..

Kısa Sürede Çok Şey Hissettiren Rotalar

Oggito

"İnsanları yalnızca bilinmeyen korkutur.
Ama insan bilinmeyenle yüz yüze geldi mi, o korku bilinene dönüşür."

Antoine de Saint-Exupéry

BİZİ SOSYAL MEDYADA TAKİP EDİN

Oggito © 2024