Şeftali reçelini gösterdim.
“Dün aldım, organik. Sevdin mi?”
“Güzel.”
Garip bir hali var bu sabah. Sesi farklı, cümleleri kısa, duruşu tedirgin. Yüzündeki mutsuzluk kızarmış ekmek kokusuna yakışmıyor. Masadaki magazin ekine uzandım. Manşetteki haberi gösterdim.
“Baksana. Kaç aydır arkadaşız diyorlardı, sonunda yakalanmışlar.”
Başını kaldırdı. Gözlerini gözlerime dikti. Tereddüt etmeden fısıldadı.
“Başka birine âşık oldum ben.”
Çatalı elimden bıraktım. Ufak bir alev topu boğazıma doğru yükseldi, yükseldi.
Neden bilmiyorum aklıma hemen o klişe soru geldi.
“Kim?”
“Tanımazsın.”
Tanımadıklarıma değil de tanıdıklarıma bakıyorum. Alnını ortadan ikiye ayıran derin çizgilere, üç günlük sakal tıraşına, gülünce incelen dudaklarına. Derin bir nefes aldım. Babam geldi aklıma. İnsanın kumaşı zor zamanlarda belli olur derdi. Bundan zor zaman mı olur? Yüzümde kamera ışıkları, önümde kocaman bir mikrofon. Aldatılan eş olarak basın açıklaması yapmam gerekiyor. Ya duygularını içine gömen, asalet timsali kadınlar gibi olayı kabulleneceğim
ya da… Yüzüme sinsi bir gülümseme yerleştirdim.
“Demek durum bu kadar vahim?”
Merakla bana baktı.
“Neymiş vahim olan?”
“Piyasa. Evli, orta yaşlı, üstelik bamya çüklü bir adam bile tercih edilebiliyor.”
Boşluklarına yumruğu indirdim işte. Nefes alamıyor. Çiğnediği reçelli ekmek olduğu yerde kaldı. Tortop bir bulantı.
“Çirkinleşiyorsun.”
“Senin kadar değil.”
Umursamaz bir tavırla zeytine uzandım. Üzerinde dumanı tüten çayı gürültüyle içtim. Sevmediğini bile bile.
“Sana yalan söylemedim. Arkandan iş çevirmedim. Dürüstçe gelip duygularımı paylaştım.”
“Bravo. Yılın en dürüst eş ödülünü verelim mi sana? İster misin? Arkamdan iş çevirmemiş. Aşık olana kadar geçen sürede ne oldu peki? Dublör mü kullandın?”
Cevap vermek üzereyken masadaki peynirler titremeye başladı. Üzerinde özenle zeytinyağı gezdirdiğim domatesler, çıtır simitler. Telefonum çalıyor. Annem. Hep böyle gereksiz zamanlarda arar. Açmadım. Ama içimden kızgın bir ses yükseldi. Gel de damadın olacak dallamanın ne boklar yediğini gör. Ne demişti? Başka birine aşık oldum ben. Üzerimdeki hırka, ayağımdaki terlik, saçımdaki toka her şey fazla geliyor, her şey ağır. Hafiflemem lazım.
“Ne zaman tanıştınız?”
“Çok olmadı.”
“Yataktaki performansını görecek kadar çoktur umarım. Uzun metraj izlemeyi beklerken kısa film hayal kırıklığı yaratabilir çünkü.”
Yüzüne sağlam bir darbe yedi. Ne kadar saklamaya çalışsa da dudağından sızan kanı görebiliyorum.
“Dudağının kenarında reçel kalmış, sil istersen.”
Peçeteyle reçeli silerken gözlerimin içine bakıyor. Üzüntü, öfke, şaşkınlık. Ne bekliyordu ki? Mutluluklar dileyip kenara çekileceğimi mi?
“Yazık gerçekten”
Suçlu olduğu halde üste çıkmaya çalışması tahrik edici. Zehrimi köpük köpük sofraya kusuyorum.
“Bu arada madem itirafları seviyoruz. Bir tane de benden gelsin. Geçenlerde Levent Instagram’dan mesaj atmıştı. Onunla kulübe gittim. Biraz yakınlaştık. Çok değil.”
Ona doğru eğildim. Üstüne basa basa söyledim.
“Birazcık.”
Son yumruk yüzünde patlıyor. Dengesini kaybederek yere düştü. Dizlerinin üzerinde doğrulmaya çalışıyor. Ondan geriye saymaya başladım. On, dokuz, sekiz. Vücudu acı içinde titriyor. Yedi, altı, beş. Sen bunu hak ettin. Dört, üç, iki, bir. Nakavt. Telefonunu cebine koydu, önündeki tabağı öfkeyle itti. Bardak devrildi. Masa örtüsü sıcak çayı iştahla içine çekiyor. Ayağa kalktı. Ayakkabılarını giyerken boğazını temizlediğini duyabiliyorum. Ağladı, ağlayacak.
“Nereye gidiyorsun? Ne oldu şimdi? Hani yalan söylemiyorduk, iş çevirmiyorduk? Ben söyleyince mi suç oldu?”
Dudakları hareket etmedi. Cevabı kapıyı korkunç bir gürültüyle çekerek verdi.
Merdivenlerden iniyor. Asansörü beklemesi birkaç saniye daha yakınımda olması demek. Buna bile tahammülü yok. Bacaklarım titriyor. Vücudumda güç kalmadı. Sandalyeye oturdum. Soğuyan yumurtalara baktım, eriyen tereyağına, tabağındaki yarım zeytine. Mutluluk sofrayı terk edeli çok olmuş.






