Yapılmaz, arkadaşlar öykülerde, romanlarda kullanılmaz. Kendinden olanları zor durumda bırakmak bir yazara yakışmaz, dese de birtakım otoriterler, biz yeni yazarlar yakın çevremizi anlatmasını severiz. En azından ben öyleydim. Sadece yazmayı değil, okumayı da severim. Yazar ve tür ayırt etmeden okurum. Yazarken konuşma dilini kullanırım. Ağdalı cümleleri hiç sevemedim.
Ne yalan söyleyeyim, okudukça dağarcığım gelişti, yazacak konu bulmam kolaylaştı. Zamanla gözlerimin bir kayıt cihazı gibi çalıştığını fark ettim. O kadar ki, okuduğum bir kitabın etkilendiğim sayfasını ararken eskisi kadar zorlanmıyordum. Demek ki gözlerim o sayfaların fotoğrafını çekiyor, zihnime yerleştiriyordu. Kulaklarım da gözlerim gibiydi. Arkadaşlarımla sohbet ederken de konuştuğumuz her şeyi zihnime kaydediyordum. Sonra onların yaşadığı olayların komik sahnelerini kendimden de katarak kâğıda geçiriyordum. Kesinlikle düşünmeden yapıyordum bunu. Ne yalan söyleyeyim, kendimce eğleniyordum. Yazdıklarımsa hayal gücümle birleşen kalemimin yaratıcı satırlarıydı. Bana göre, o dünyada ne kitapların sayfaları ne de bir arkadaşımın gerçek yaşamı vardı. Hikâye belki arkadaşımındı fakat dili bana aitti.
Arkadaşlarımı hep sevdim. Onların içinde bir Hilal vardı. Yeri ayrıydı. Ondan bahsederken, geçmiş zaman kullandım. Ne yazık ki, onu kaybettik. Malum hastalıktan. Onu ölümsüzleştirmek istediğimden bu öykümde onun adını kullandım. O sadece arkadaşım değildi; bir geçmişimiz vardı. Aynı mahallenin çocuklarıydık. Okulda sıra arkadaşımdı. Ailelerimiz de görüşürdü. Hayatta olsalardı eminim muhabbetleri devam ederdi.
Hilal, havalar ısınıp da güneşten teni kararmaya başladı mı, şehirden kaçmaya hazırlanırdı.
“Yolculuk ne zaman,” diye sorardım.
Cevabı hiç değişmezdi; kendisini hazır hissettiğinde yola koyulacağını söylerdi. Esasında nazardan korktuğundan yolculuk gününü hep kendine saklardı. Fransızca şarkılardan oluşan kasetlerinin durduğu yol çantasını, bavulunu, kapı eşiğinde görsek de yola koyulma zamanını bize söylemezdi. Günü gelince de koyulurdu yola. Mini minnacık arabasıyla dolaşa dolaşa giderdi, sıcağın merkezine. Ta güneyin en ucuna. Oradaki mütevazı yazlık evine.
Ailesinden kalma bir evdi bu. Hilal, evine vardıktan sonra, çevre beldedeki arkadaşlarını ziyarete başlardı. Gezmek ve arkadaşlarıyla muhabbet etmek, onun dünyasıydı. Yolları arşınlamaktan gocunmazdı. Dağlara, taşlara vururdu arabasını, kilometrelerce yol yapardı. Üç aydan evvel şehre dönmezdi.
Sahil şeridini dolaşa dolaşa inerse aile yadigârı evine, dönüşte kısa yolu kullanırmış. Neden öyle yaptığını sormuştum. İç kesimdeki kentlerde neler değiştiğini bilmek istediğini söylemişti. Arkadaşım çok meraklıydı. Fakat bahtsızdı. Kocasını genç yaşta kaybetmiş, bir daha da kimseyi sevememiş. Çocuğu da olmamış. Sıcakta boşalan şehri bekleyip de ne yapacaktı; ev boş, şehir boş. Koyulurdu yola. Senelerce çalışmış, emekli de olmuştu. Kira geliri de vardı. Demek istediğim; tuzu kuruydu.
Seyahate çıkmadan arabasını bakıma sokmasını söyledim. O farkında değildi ama arabası eskimişti. Gerçi emektarı da onu o son yazına kadar yarı yolda bırakmamıştı.
Beni, doğru bulduğum şeyleri çevreme empoze etmekle suçladı. Arabası iki senelik trafik muayenesinden eksiksiz geçmiş. Neden gereksiz para harcayacakmış, o ben miymiş? Benim kadar müsrif biri asla olmak istemezmiş. Ben nerdeyse her ay servise gidiyormuşum. Tutumluymuş o. Ayrıca ben, bu davranışı sadece ona değil, herkese yapıyormuşum. Hadi ona yapmam çok önemli değilmiş. Herkes, benim ukalalıklarımı kaldıramazmış. Ben, insanların şartlarına hiç saygı duymuyormuşum.
Arkadaşımı kızdırmıştım.
Sonunda da kendi bildiğini okudu. Arabasını altmış bin bakımına sokmadan beş bin kilometre yapacağı uzunca bir tatile çıktı. Aramız limoni ayrıldık.
Tatile çıkarken otomobilinin kilometresi altmış yedi bin küsurdu.
Onun, dolaşa dolaşa yazlığına sağ salim vardığını sosyal paylaşımlarını takip ederek anladım. Her bir fotoğrafına beğeni ve kısa bir yorum koydum;
“Harikasın canım arkadaşım.”
Derken doğum günümde beni görüntülü aradı. O kadar sıcaktı ki sesi, onu özlediğimi söyledim. Ve o günden sonra telefon konuşmalarımız eski seyrine girdi; günaşırı uzun uzadıya muhabbet eder olduk.
Günler aktı. Sayılı haftalar geride kaldı. Sıcak günler yağan yağmurla serinledi, sonunda Hilal’in eve dönüşü yaklaştı. Arkadaşım gelecek, yeniden sinema, tiyatro gezmelerimiz başlayacaktı. Seviniyordum. Biz emeklilerin sevinçleri işte böyle basit şeylerdi. Üzüntülerimiz de sevinçlerimiz kadar aniydi. Kötü bir haberle çöker, yanaklarımız çok kolay ıslanırdı. Ağlamamız da kahkahamız kadar inişli çıkışlıydı.
O sırada, gündemin acı haberi hepimizi çok üzmüştü. Bir Arap ülkesinde, polisin tutukladığı bir kadın, kapatıldığı hücrede ölü bulunmuş.
Türbansız sokağa çıkılmayan, saçının bir tek teli gözükenin pata küte dövüldüğü kadınların yaşadığı diyarda yaşanmıştı o olay. Gerçi pek çok Arap ülkesinde uygulanıyordu o şekil. Fakat adı geçen ülkenin kadınları, ötekilerden farklıydı. Sokağa çıkıyor, dolaşıyor, alışverişlerini kocalarından beklemiyordu. Sokaklarda ahlak polisi gibi dolaşanları da umursamıyor, dayatılan yasaklara başkaldırıyorlardı. Direniş videoları haber kanallarına ulaştıkça, bizler de o berbat olayları görüyorduk.
Evdeydim. Kahvaltım bitti, kahvemi içerken telefonum çaldı. Hilal arıyordu. Kadına uygulanan bir şiddet varsa, nerede olursa olsun ortaya çıkar, çenesini bir açar, o çeneyi kapat kapatabilirsen. Biliyordum; susmadan konuşacaktı, gündemi bir de onun ağzından dinleyecek, bir kat daha üzülecektim.
Nasılsın, demeden başladı anlatmaya. Gelecek için çok endişeliydi. Vahametten bahsederken kendi sanrılarını doğuruyordu. Kendi zihninde yarattığı karmaşık olayların içinden fırlayan korkunç maskeli insanlarlaydı kavgası. Herkese bağırıp çağırdı. Canım ne alakası var, hiç olur mu diyeceğim, nafile, soluklanmadan söylendi.
Bir kere hiddetlendi mi, kimse onun sözünü kesemezdi.
Tekrarlarla aynı şeyi döne dolaşa anlatıyor, bir yandan da beddualar okuyordu. Ağzına bir de yakışırdı beddua sözcükleri! O kadar tatlı zikrediyordu ki, zannedersiniz dişlerinin arasında akide şekeri var.
Onu dinlerken, fincanım boşaldı. Telefonun sesini dışarıya verip mutfağa geçtim. Kahve makinası kapanmış, içindeki kahve soğumuştu. Fincanımı doldurdum, içe içe oturdum koltuğuma.
O, konuşmasına devam ediyordu. Kim bilir kaç defa tekrar etmişti cümlelerini. Birden cep telefonum öttü.
O ses bile arkadaşımın hızını kesmedi.
Mesaj kutumda bir video. Öldürülen kızın ardından yapılan bir protestonun görüntüsünü göndermiş bir başka arkadaşım. Kulağımda Hilal’in sesi, gözüm videoda.
Başladım seyretmeye; bir üniversite önü. Kızlı erkekli bir gurup öğrenci. Polis tarafından katledilen kız arkadaşları için eylemdeler. Saçını kesenler. Türbanını yırtanlar. Erkekler kız arkadaşlarını yalnız bırakmamış. Bir köşede adamın biri, bir kızı dövüyor. Kızın başı açık. Adamın yumrukları kızı yere düşürüyor, tekmeleri hız kesmeden iniyor kıza. Kız iki büklüm yerde, kıvranıyor. Derken bir gencin uçan tekmesi giriyor görsele. Bu sefer tekmelerini savuran adam yerde. Etraftan koşarak gelen gençler de adamı tekmeliyor. Adamın üstünde tepinen tepinene. Kamera, bir dayak yiyen kızda, bir gençlerden dayak yiyen adamda. Görüntü yakınlaşıyor. Yakınlaşıyor.
Yüzü kanlar içinde kalan adamın belli belirsiz görüntüsüyle video bitti. Kırk beş saniye sürdü. Arkadaşımın sesi hâlâ odamın içindeydi. Videodan ona bahsetmek istedim. Fincanımdaki kahveden doluca bir yudum aldım. Ve başladım anlatmaya. Meğer videoyu seyredip de aramış beni. Video düşüncesinde yer bulmuştu. Fakat evini, bir yabancıya kiraladığını, karşılığında gram altın aldığını, on iki ayın toplamını da bir seferde cebe indirdiğini biliyordum.
Fincanın bir kez daha boşaldı. Hilal’in söyleyecekleri bitti. İyi temennilerimle telefon konuşmamızı sonlandırdım. Vakit kaybetmeden bir başka arkadaşını arayacağını, içselleştirdiği endişelerini daha da dallandırıp budaklandıracağını biliyordum.
Onu ve saçmalıklarını bir kenara bırakıp çalışma masama oturdum. Romanımı tamamlamalıydım. Yayınevime bir sözüm vardı; “İki güne kalmaz, dosyam sizde,” demiştim.
Telefonumu sessize aldım, birden aydınlandı; “Hilal arıyor,” yazısı yanıp sönüyordu. Tam da yazıma konsantre olmuşken, telefonumu tamamen kapattım.
Hilal bu, pes eder mi, her koldan saldırıda.
E-posta kutuma adı düştü. Tıkladım.
“Arasana.”
Ardından ikincisi geldi.
“Sana ihtiyacım var.”
Telefonumu açtım ve arkadaşımın numarasını çevirdim. Hemen açtı.
Sesinden çok korktuğu belliydi. Meğer benimle konuşurken otoyoldaymış. Mola verdiği yerden aramış beni. Konuşmamız bitince de tekrar koyulmuş yola. Sonra arabası arızalanmış. Ve yolda kalmış.
“Arabamın triger kayışı koptu,” dedi.
Bu otomobilinin ikinci arızasıymış. İlkini yazlığa giderken yaşamış. İkincisini şehre dönerken. Çekici üstünde tamirciye gitmiş. En iyi halde dokuz saatten evvel bitmezmiş tamir. Yola koyulması karanlığa kalacakmış.
“Kayışı serviste hiç değiştirmemişler. Değiştirselerdi başıma bunlar gelmezdi,” dedi. Ardından da Arap ülkesinin zihniyetine okuduğu o ağız dolusu lanetin aynısını arabasının kayışını değiştirmeyi ihmal eden servis ustasına da savurdu.
Araba kullanıyordum. Bahsettiği kayıştan benim de haberim yoktu. Sonra araştırdım da öğrendim; motor için önemli bir parçaymış. Dört bin kilometrede bir değişse, iyi olurmuş.
O öfkesini kusadursun benim aklım romanımda, yazmak istediğim finaldeydi.
“Hay Allah! Hay Allah, canım arkadaşım,” diyerek telefonu kapattım.
Yaptığım şeyin farkındaydım, hoş beş ederek telefonu kapatmam riyakârlıktı. Ne yazık ki, onu, dertleriyle bir başına bırakmıştım. Fakat benim de kendimce sorumluluklarım, yayınevine verilmiş bir sözüm vardı.
Gece boyunca yazdım. Romanımı tamamladığımda saat beşti, hemen yattım.
Uyandığımda saat öğleni çoktan geçmişti. Kendime gelmem de zaman alınca ancak akşam üstü aradım Hilal’i.
“Geldin mi,” dememe fırsat bırakmadı. Başladı anlatmaya.
Arabasını tamirden alıp da yola koyulduğunda yeni güne birkaç dakika varmış. Üç şeritli otoyolun orta şeridinde normal bir hızda seyrediyormuş. Önünde bir başka araba da onun hızında seyir halindeymiş. O arabanın önünde de başka bir araba. Yolun solundansa acelesi olanlar akıyormuş, hızla.
Üçer şeritli, gidiş dönüş yolu ayrı, ücretli bir otoyolu anlatıyordu bana.
“Birkaç arabanın farları dışında yolu aydınlatacak bir şey yoktu,” dedi Hilal.
O yolu en az onun kadar biliyordum.
“Kedi gözleri,” dedim.
Kedi gözlerinin birer metre aralıkla yolun her iki tarafına dikildiğinden emindim. Hilal’in sesi kesildi. Soluk almak istemiş olmalıydı. Neden sonra başladı konuşmaya; “Hatırlamıyorum,” dedi. Ben de saçmaladığımın farkına vardım; zifiri karanlıkta kedi gözleri pek işe yaramazdı.
“Az kalsın ölüyordum,” dedi Hilal.
Birden kulağımın dibinde bir sivrisinek vızıldadı. Mutfağa geçtim. Kulağım telefonda.
Arabasının dikiz aynasında bir çift, sarı beyaz bir ışık fark etmiş. Gelenin hızını tahmin edememiş ki yolun sağına geçebileceğini düşünmüş. Direksiyonun sağındaki sinyal kolunu indirmiş. Sağ ayağı gaz pedalının üstünde. Okşar gibi basarken, birden asılmış pedala. Araba aniden fırlamış. Hız ibresi yüz otuz. Otuz birim artmış. İbre yüz altmış. Araba yolun solunda. Orta şeritteyken önünde seyreden bir arabayı geçmiş. Onun önündeki de gerisine katmış. Kadranın ibresi yüz seksen. Birden arabasının içi aydınlanmış. Işıl ışıl. Dört nala koşan beyaz bir atın üstünde gibiymiş küçük arabasını sürerken. Farlar hemen arkasında, ensesindeymiş. Altına aldı alacak. Çok da yüksekmiş araç. Neden sonra anlamış; on tekerlekli bir tır varmış arkasında. Farları öyle kuvvetliymiş ki tüm otoyol aydınlanmış. Sürücüsü de deliymiş. Arkadaşım yolun soluna geçmeyi başaramasaymış şu an hayatta değilmiş.
“Ah canım neler çekmişsin,” dedim.
Cevap tez geldi.
“Daha bitmedi.”
Sadece o paniklememiş, ötekiler de önündekine, yanındakine çarpmamak için şeritten şeritte geçmiş. Kornasına asılan asılana. Tır, hız kesmeden uzaklaşmış. Ve gözden kaybolmuş. On kilometre sonra B. Dağı’nın tüneline girmiş arkadaşım.
O tüneli ben de iyi bilirim, uzundur. Tünelin girişinde ve içindeki tabelalarda, belli aralıklarla, hız limiti paylaşılır. Limiti aşan aracın plakası sürekli ikaz edilir, uygulanan ceza da ağırdır.
On kilometre evvel onu geçen ve uzaklaşan o tırın birden arabasının arkasında belirdiğini, yetmiş kilometre limitini aşarak onu ikinci kez solladığını söyledi.
“Aynı tır olduğundan emin misin?” dedim ben.
Üstüne basa basa; “Aynı uzun araçtı,” dedi Hilal.
Araç uluslararası yük taşıyanlardan. Sürücüsü, Hilal’in çıplak kollarını ve bacaklarını görmüş. Üstelik, kadınların hiçe sayıldığı o Arap ülkesinin plakasını taşıyormuş tır. Adamın, onu, yol boyunca taciz etmesi bu yüzdenmiş. Tünelde sıkıştırması da.
Dayanamayıp sordum;
“Emin misin?”
“Eminim,” dedi.
“Karanlıkta nasıl gördü?” dedim.
“Görmüştür,” dedi.
Birden kulağımın dibinde aynı ses. Bir sivrisinek. Demek ki, arkamdan mutfağa geldi.
Hayvan başımın etrafında dolandı. İki elimle, sağlı sollu vızıldayana savaş açtım.
Kafama vuruyor, kendi kendimi dövüyordum. Kulaklarım da parmaklarımdan çekti çekeceğini; kıvrıldı, büküldü, kızardı.
Tüm çabam, birkaç damla da olsa, kanımı kaybetmemek içindi.
Sonunda kazanan ben oldum. Sağ elimin iki parmağında kan, parmaklarımın arasında da hayvanın leşi vardı. Arkadaşım, eve dönüş yolunda ölmemişti ama ben, bir sivrisinek öldürmüştüm. Beni dinleseydi bunların hiçbiri yaşanmayacaktı.
“Ben sana arabanın bakımını yaptırmadan yola çıkma dememiş miydim?” dedim…






