Hilal Erkoca • Evim Kiralıktır
26 Haziran 2018 Öykü

Hilal Erkoca • Evim Kiralıktır


Twitter'da Paylaş
0

Evim kiralıktır. Doğduğumdan beri yaşadığım üç artı bir evimi, taşınmadan önce duvarların rengini değiştirebilecek bir aileye kiralamak istiyorum. Detaylar için lütfen mesaj atın. İlanı facebook duvarına yapıştırdı. Sayfa, gönderini sabitlemek istiyor musun diye sordu. Hayır, şimdilik sabitlemek istemiyor. Mümkünse hemen aşağılara kaysın, yok olsun istiyor. İlandaki o m, canını sıkıyor. Bu ev ne zaman onun oldu. Evimiz yazmalıydı, ya da eski evimiz, bir zamanlar beraber oturduğumuz ev. Evin hâkiminin ve dolayısıyla kiraya verenin o olmasına kadar geçen sürede, bir hayatta ne olursa o oldu. Bir hayattan kapı kollarına, duvarlara ve halılara ne bulaşabilirse hepsi bulaştı. Aklına renkli kalemlerle duvara attıkları çentikler geliyor. Kardeşinin ısrarıyla odalarındaki beyaz duvarın biri, annesinin çizdiği resimlerle, bir filmde gördükleri odaya benzetilmişti. Duvarın bir köşesi adım adım büyümelerine ayrılmıştı. Nilayınki pembe, onunki mavi. Yan yana, birbirini beklemeden yükseldiler. 1,45, 1,50, 1,60, 1,65. 1,.65’e kadar duvarın pütürlü yüzeyinde mavi pastel boyadan düz bir çizgiydi. Yanında Nilay’ın çizdiği sarı ışınları oka benzetilmiş güneş, bu boya ulaşmasında en büyük pay onunmuş gibi gülümsüyordu. Sonra, bir terslik olmadığında olduğu gibi, o çizgi koca bir adam oldu. Eşyalarını, ihtiyaca göre takas yapılan internet sitelerden birinde denk geldiği bir adama o sabah, erken saatte teslim etti. Adam titizlikle kullanılmış bunca eşya karşılığında yalnızca analog fotoğraf makinesini verebileceğini yazmıştı. Beyaz eşyalar bir bir yüklenirken, Size getirecek başka bir şey bulamadım maalesef, dedi. Bu makinenin maddi bir değeri yok. Çalıştığından bile şüpheliyim, çocukluğumdan kalma. Tüm dünya gibi biz de dijitale geçince annem saklamış. Karşısında sessizce dikilen ev sahibi adamdan rahatsız, laflarını hızlıca tamamlayıp gitmek ister gibi dış kapıya yürüdü, Şu sıralar nasılsa yeniden moda oldu, her yerde bir benzerini bulabilirsiniz. Ne yazık ki size verebileceğim tek şey bu. Burak, Ne gerek vardı, demek istedi. Ben zaten bu eşyalardan kurtulmak zorundaydım, size denk geldi. Aklından geçen bunlardı. Onun yerine makineye uzandı. Adama teşekkür etti. Gidip boş odanın koltuk izinden çizilmiş zeminine bıraktı. Adam, koca kamyonun ön koltuğunda, arkasındaki yüke yalnızca bir fotoğraf makinesi karşılığında sahip olduğu için memnuniyetle gülümsedi. Burak’ın fikrini değiştirmesinden korkar gibi apar topar gitti. Burak çıplak duvarlara bakıyor. Akşam karanlığında sokak lambalarından sızan ışık, çarpıp dev gölgeler yaratabileceği eşyalar bulamıyor odada. Eskiden, soğuk oda dedikleri bu balkonlu küçük yerde, sırtını duvara yaslamış elini tanıdık bir hareketi hatırlamak ister gibi boşlukta şekilden şekle sokuyor. Kelebek yapıyor, bir elini diğerinin üzerine koyup iki parmağıyla boynuz yapıyor. Keçi gibi bir şeye benzetiyor, belki de kurt. Karanlıktan sızan bir ışık ve iki el yeterli diye düşünüyor, ne kolay. Sigarayla yaktığı koltuk, püskülleri çirkin göründüğü için altına itilen, itilmediğinde annesinin söylendiği halı, babasının bir sandık içinde sakladığı üniversite yıllarından kalma kitapları, saman kâğıdı rutubet kokan Mai ve Siyah, Kırmızı ve Siyah koca bir kamyona binip gitse de, kelebek, duvarda siyah kanatlarını çırpmaya devam ediyor. Soğuk odadan, on adımlık bahçeye açılan balkon toz kaplı. Bu evi çocuklu bir aile tutarsa ilk iş balkonu temizletirler. Adam karısına, Şu balkonu temizle de çocuklar oynasın, der. Kadın, balkonu boydan boya kaplayan kilim desenli minderler koyar. İki çocukları için dört civciv alırlar. Herkeste var diye çocuklar özenir, çığlık kıyamet ister. Birbirleriyle kafiyeli, inanılmaz komik buldukları isimler koyarlar civcivlere, Çıtır, Pıtır ve buna benzer iki isim daha. Bu dört kişilik civciv ailesi dağılana kadar –birini kedi kapıp, diğeri o zamana dek varlığının bilmedikleri bir civciv hastalığıyla yok olana, kalan ikisi horoz ve tavuk olarak küçük balkona sığmayana dek–- çocuklar peşlerinde dört döner. Burak, bağdaş kurmuş, kucağındaki bilgisayardan ilanına gelen mesajları okuyor. Altı yedi tane, kira ne kadar sorusu, dört tane, depozito istiyor musun sorusu var. Biri de ilanının altına koca puntolarla, madem mesajlarına bakmayacaksın neden ilan verdin, yazmış. İlanı vereli beş-altı saat oldu. Burak ilgiden memnun. Birilerine sormak istiyor, depozito istemeli mi yoksa öylece vermeli mi. Kiraya ne demeli? Profil fotoğrafında, sarışın karısına ve küçük kızına sarılmış gülümseyen adamın mesajına bakıyor. Merhaba diye başlamış adam, önce kendini tanıtmış. (Buraları hızlı hızlı geçiyor, adam mühendis, karısı öğretmen falan filan.) Kızlarını bu sene okula yazdıracaklarmış, ev okula çok yakın olduğu için özellikle ilgilerini çekmiş. Kendi evleri merkeze uzakmış. Fiyatta anlaşabilirlerse hemen tutma niyetindelermiş. Görmeye gelmek istediklerini söylüyor. Güvenli bir sokak olduğundan kuşkuları yokmuş ama sokağı da bir görmek iyi olurmuş. Soğuk odanın balkonunun açıldığı bahçeden çıkınca Burak’ların sokağı başlıyor. Dört-beş katlı apartmanların karşılıklı ip gibi dizildiği, arasında dokuztaş, voleybol, ortada sıçan oynanan, kızlar eve girince tek kale maç yapılan sıradan bir sokak. Garajı olmayan apartmanların önüne arabalar park etmiş. Havası kaçmış futbol topları ikide bir arabaların altına sıkışıyor. Balkonunda menekşeler olan evin tül perdesi aralandıkça Burak’ın kalbi çarpıyor, topa daha bir sıkı vuruyor. Kendine sorup duruyor, Elif miydi o? Ya oysa. Ya da, ya o değilse. Okul, bahçeden çıkıp kaldırımdan dümdüz yürüyünce beş dakika. Ama dört yol ağzına dikkat etmek lazım. Yavaşlamayan bir araba, son surat giderken bisikletten uçurabilir. Dört yol ağzını geçince dikkat etmek gereken bir şey kalmıyor. Üst katlara, sabahın köründe okula yürürken başkalarının ne yaptığına bakılabilir. Burak öyle yapıyor. Dördüncü kattan sarkıtılan sepetin içine elini sokuyor, taşın altında yirmilik bir kağıt, bir hazine. Sepetin sahibi aşırı kilolu bir kadın, Burak onun pencereden sarkıp sepetine göz kulak olamayacağını biliyor. Yirmiliği cebe atıp yürümeye devam ediyor, kalbi menekşeli evin tülü aralandığındaki gibi hızlı. Bir anda boyu uzamış gibi büyük adımlar atıyor. Arkasından bakkalın oğlunun bağrışlarını duyuyor, Abla senin sepette para yok, gelip alayım mı? Okul binasını görüp köşeyi dönünce koşmaya başlıyor. Gerisini ancak hayal ediyor. Şişman kadın, bakkalın oğluna parayı yürüttüğü için söyleniyor, çocuk sümükleri akarak ağlıyor. Bunun gibi birkaç senaryo daha gün boyu Burak’ın aklında dönüp duruyor. Şimdi herhangi bir sepet, ceviz ağacından ya da değil, kalın örgülü ya da değil, herhangi bir sepet bakkalın oğlu demek. Ömür boyu böyle olacak. Bir gün, birlikte yaşamaya karar verdiği kadın banyoya içini kokulu sabunlarla doldurmak istediği bir sepet almaları gerektiğini söylediğinde. Beraber o sepeti aramaya gittiklerinde ya da Burak daha iyisi ona sürpriz yapmak için yalnız gittiğinde. Beraber gidiyorlar diyelim. Sepet almak için nereye gitmek gerekiyorsa oraya gidecekler, dönüş yolunda Burak durgunlaşacak. Kadın, Neyin var, diyecek. Hiç, diyecek Burak. Kadın onun surat asmasına sebep olacak ne yapmış olabileceğini düşünüp duracak. Burak kadının alındığını fark edip kısa bir açıklamayla geçiştirecek, Çocukken gördüğüm sepetlere benziyor. (Duvardaki karanlık kanatlı kelebek gibi, herkes gitse de o kalıyor, diyemeyecek.) Mesajları kapatıp Nilay’ı görüntülü arıyor. Defalarca çaldıktan sonra ekranda kardeşinin uykulu suratına bakıyor. Alnına çektiği uyku gözlüğünde, Need more sleep yazıyor. Nilay, Ama daha çok erken, diyor erkeni uzatarak. Yarı kaldırdığı kafasını yastığa yeniden bırakıyor. Özür dilerim, unutmuşum, burada akşam oldu bile, diyor Burak, sana sormam gereken bazı şeyler var. Karşıdan, çabuk sor diyen bir inleme duyuluyor. Evi kiraya veriyorum. Bir tepki bekler gibi susuyor. Gelmeyince devam ediyor, ne kadar istemeliyim sence? Bir de ne düşünürlerdi merak ediyorum, yani bizimkiler bilseydi. Nilay doğruluyor, Dert etme, deyip gülümsüyor. Az önce uykudan uyanan o değilmiş gibi sesi cıvıltılı, artık Burak’ın da hayatını yaşama zamanı gelmiş, derlerdi. Suratını kameraya yaklaştırıp soruyor, nereye gidiyorsun? Burak, banyolarında kalpli sabun sepeti duran bir kadınla birlikte yaşamak için taşındığını hayal ediyor, kelebeğin artık peşinde dolanmadığı, odalarından birinin soğuk olmadığı küçük bir evde. Bilmiyorum, diyor, işime yakın bir oda tutarım belki. Buradan gidip gelmek zor oluyor. Güzel fikir, diyor Nilay. Söyleyecek bir şey bulamazsa hep böyle der. Belki biraz da para biriktirirsin, diye ekliyor. Burak sinir oluyor ama çaktırmamaya çalışıyor, Kiranın yarısını sana yollamamı ister misin, diye soruyor. Nilay nasıl olsa kabul etmeyecek, artık dolarla kazanan bir kadın o. Hayır, tek istediğim evi harap etmemeleri, diyor kardeşi. Arada bir dönmek güzel olurdu, ne bileyim yaşlanınca falan, eskisi gibi balkonda sabahlardık. Susuyor. Neyse saçmaladım, oraya döneceğimiz yok değil mi, diyor. Yok, diyor Burak. Artık gitmem lazım deyip kapaması gerekiyor ama kapamıyor. Gözleri dolana kadar geçmiş denen şeyden söz ediyorlar. Anılar, izler, babanın kitap dolu sandığı, annenin duvarlara çizdiği resimler. Sonra bir terslik oluyor, anne ölüyor, ardından baba. Onlar, hayatın bir terslik çıkarmadıkları çocukları, hala dün demeye devam ediyor. Bir gün ertesi günün dünü olmaya devam ediyor. Nilay ekrandan kaybolunca Burak, sarışın karısıyla küçük kızına sarılmış nazik adama, pek de nazik sayılmayacak bir mesaj atıyor. Evi, o akşam görmeye gelip gelemeyeceklerini soruyor. Ertesi gün çalıştığı için evi gösteremeyeceğini söylüyor. Mesajını, tek şartının duvarları boyamayı unutmamaları olduğunu ekleyip bitiriyor. Bilgisayarını kenara koyup, bundan sonra başına gelecekleri duvar kenarında yapayalnız bekleyen analog fotoğraf makinesine uzanıyor. Takastan aldığı makineyi bir ipucu, bir iz bulmayı bekler gibi elinde çevirip inceliyor. Başkasına ait bir geçmişin, artık çalışmayan siyah bir kutunun içinde olduğunu bilmek hoşuna gidiyor.


Twitter'da Paylaş
0

YORUMLAR


İLGİNİZİ ÇEKEBİLİR