Hilal Erkoca • Nate
25 Ağustos 2018 Öykü

Hilal Erkoca • Nate


Twitter'da Paylaş
0

“Buzulların yukarısından tırman.”

“Denedim ya kızım, gitmiyor oradan işte. Kaç kere düştü adam.”

“Tepeye bak tepeye.”

“Nasıl bakayım?”

“İki adım geri atıp bak. İp falan vardır belki.”

“Yok diyorum sana. Al, öldü işte yine. Allah allah. “

L koltukta ayaklarımı iyice uzattım. Yastığa dayadığım sol kolumdan destek alarak alnımı avucuma oturttum. Başım çatlıyor. Silah sesleri, sigara dumanı, kan, buzullardan göz kapaklarıma sızıp kaşlarımın ortasında biriken kör edici ağrı. Hepsi bir arada.

Aramızdaki küllüğe uzanıp sigaramı söndürdüm. “Biraz sesini kıssana.”

Mesut konsolu bırakıp, koltuğun diğer yanından, senin karnının üzerindeki kumandaya uzandı, “Kısalım cidden. Benim de kafam şişti,” dedi. Sesinde yöresini unuttuğum bir şive. Sorsan sorulmaz. Yanlış anlar.

Silah sesi azalınca fark etmeye başlıyorum. Üç saattir buradayız. Aynı koltuk, aynı hizada. Arada bir üçümüzden biri tuvalete ya da dolaptan yeni bir bira almaya gidiyor. Hepsi bu.

Sol elinle biranı kafaya diktin. Yeniden dirilen Nate’e, keçi suratlı dev bir yaratık arkadan saldırdı. Mesut, elindeki telefonu koltuğa bırakırken haykırdı. “Neymiş lan o öyle.”

“Bu bizi fena paket eder ha,” dedin. Koltukta öne kaydın. “E ateş etsene,” diye bağırdım. Gözlerini devirip bir saniye bana baktın. Mesut kafasını öne çıkarıp, kibar bir sesle açıkladı, “Basit silahlarla ölmez o, sağlam bir şey lazım.” Hemen ardından parmağını ekrana doğru salladı. “Arkana bak çabuk. Bak bak. Gördün mü? Bir herif var, yerde yatıyor. Ceplerini kontrol et.”

Nate boylu boyunca uzanmış siyah takımlı adamın etrafında eğilip kalkıyor. Onunla birlikte sen de oturduğun yerde eğilip doğruluyorsun, cepteki silah alınmıyor. Tekrar yumruk atmaya başlıyorsun. Canavar keçi sarsılıyor. Etraf yine kan revan. Bir an önce ölsün istiyorum. İçimi bir hınç, sonsuz bir öfke kaplıyor. Mesut koltuktaki telefonuna uzandı, “Bunu böyle geçemeyeceğiz. İnternetten bakalım,” dedi. Oyunu durdurup arkana yaslandın.

Ekrandaki yakışıklı bir adam. Kalın kürk montu, uzun boynunu iyice dik gösteren esmer kısa saçları var. Uçurumlardan atlayıp zorlu yolları bir taş parçasına, kalas çıkıntısına tutunarak geçiyor. Onun sevgilisi olmak nasıl bir histir merak ediyorum.

Kafa kafaya vermiş bir sonraki hamleyi anlatan videoyu izliyorsunuz. Göz ucuyla bakıyorum. Yerde iki seksen uzanan adam bir süre sonra kalkıp bizimkine yardım ediyor. Canavarı birlikte yeniyorlar.

Bana döndün, “Oyun güzel değil mi? Sen de sevdin bak,” dedin. Yüzünde koca bir sırıtış. “Playstation’ı nasıl bedavaya getirdiğimi anlatmış mıydım?” Mesut’a yan gözle bakıp güldün.

“Ben iyi takım seçsem seni dümdüz ederdim lan,” dedi Mesut.

“Seçme diyen mi oldu, seçeydin. “

“Maçların çoğunu penaltılarla kazandın oğlum.”

“Ya bırak küfrettireceksin şimdi.”

“Tamam tamam sus. Aldık işte oyuncağını.”

Ekranın üstündeki saate baktım, “Ben birazdan çıkarım,” dedim.

Gözlerini oyundan ayırmadan, “Nereye,” dedin.

Mesut dalga geçer gibi gülümsedi, “Sabah işe mi gideceksin?”

Burnumdan bir tıslama çıktı. “İşe gitmem mi lazım illa?”

Mesut ciddileşti. “Bir süre kimseye söylemeyelim. Servis saatinde burada buluşur, çıkışa kadar takılırız." Kafa salladık.

Konsolu bırakıp kalktın, tuvalet kapısının sesi duyuldu. Mesut sesin geldiği tarafa baktı bir süre. “İçerisi çok karanlık, neden perdeleri kapadık ki," dedim.

 “Aman ofisin sanki çok aydınlıktı. Masandaki orkide bile iki ay dayanabildi.”

“Doğru. Belki ben de çoktan ölmüşümdür,” dedim. Sessizlikte duvar saatinin tıkırtıları duyuldu.

Mesut, “Şimdi ne yapacağız,” diye sordu.

“Nasıl ne yapacağız?”

“Ne bileyim tazminat için dava açma falan. İnternette araştırdım biraz. Bazıları davayla uğraşmak daha pahalıya geliyor demiş ama deneyebiliriz. “

“Bunları hemen konuşmamız şart mı?”

“Konuşalım da bitsin işte. Senin ne kadar olmuştu?”

“İki yıl üç ay kadar. Senin?”

“Bir buçuk yıl.”

“Harun’un daha fazladır.”

“Evet en az beş.”

“Ona iyi para gelir aslında dava işine girse.”

“Siktir et paralarını.”

Kahkahayla güldü, “ İlk kez küfür ettin,”çdedi.

“Böyle olacağı belliydi. Daralma, küçülme, bir ton zırva. Başka iş bakmalıydık.”

“Asıl başka işi siktir et. Hepsi aynı bok. Gücü olan ilk sorunda seni beni tırnağındaki pislik gibi sıyırıp atıyor.”

“O zaman tün gün bunu oynayalım. Faturaları da silah ve yumrukla öderiz.”

Ekrandaki adama bakıyorum. Uzun boyuna, dik duruşuna. Ölüp ölüp yeniden dirilmeyi nasıl beceriyor.

Dönüp yerine oturuyorsun. Yüzün eski renginde. Damlalar şakaklarından süzülüyor. Mesut yanına yanaşıp omuzundan çekiyor. Küçük kardeşi gibi gülerek sarsıyor seni. “O zaman bir Real-Barça maçı yapar mıyız ha? Katalanları ben alırım ama. Bu sefer yenilgiye hazır ol.”

Duymazdan geldin. Konsolu bıraktığın yerden aldın. Dikkatin ekranda. Oyuna devam ediyorsun. İçim sıkılıyor. Canavar Nate’i parçalasın istiyorum. Nate bir daha kalkamasın. Yumruk ve kurşunlar havada uçuşuyor. Çok geçmeden sarkıtların üzerine yine kan sıçrıyor. Bir kalp atışı sessizlikte yankılanıyor. Bekliyoruz. Yaşamın mavisi soluk griye dönüyor. Keçi yüzlü canavar Nate’i öldürdü. Yerdeki baygın adam kurtarmaya gelmedi.

Oyunu kapadın, konsolu Mesut’a tutuşturdun, “E hadi maçı aç madem,” dedin.


Twitter'da Paylaş
0

YORUMLAR


İLGİNİZİ ÇEKEBİLİR