Meltem Hanım ilçe girişindeki benzincide durdu. Altı saattir dinlenmeden araba kullanıyordu. Yorulmuştu. Depoyu doldurmasını söyledi benzinciye. Ödemeyi yaptıktan sonra sordu:
– Kavlan Köyüne nasıl gidebilirim?
– Küçük Kavlan’a mı, Büyük Kavlan’a mı?
Meltem Hanım bir an durakladı. Kavlan Kebir, diye sordu kendi kendisine. Sonra da, Kerim’in mektuplarından birinde köyün eski adının “Kavlan Kebir” olduğunu anımsayarak, Büyük Kavlan, dedi.
– Bu yolu izle abla. İleride köprü gelecek karşına. Köprüyü geç, geçer geçmez sağa sapan yola gir. Devam et. Kızılarmut’a vardığın zaman tekrar sor, dedi benzinci.
– Ne kadar sürer oraya varmam?
– Yarım saatte Kızılarmut’a varırsın. Ondan sonra da bir on beş dakikalık yolun var.
Meltem Hanım teşekkür etti, arabasına bindi ve benzincinin söylediği yöne doğru sürdü arabayı.
Sevgilisi ile buluşmaya giden liseli bir kız gibi heyecanlıydı. İki yıldır düşlediği insana kavuşabilmek için sadece kırk beş dakikası kalmıştı. Hızlı giderse belki de kırk beş dakikadan az. Gaza bastı, BMW bir kaplan gibi öne atıldı. Köprüyü geçti, sağa döndü. Yol daralmış ve üstelik kasisler çoğalmıştı. Hızını azaltmak zorunda kaldı.
Acaba nasıl bulacaktı Kerim’i? Peki, Kerim nasıl bulacaktı onu? Başını kaldırdı, aynaya baktı. Aynada, saman sarısı saçların çevrelediği pürüzsüz bir yüzü tamamlayan kocaman iki yeşil göze sahip ve yaşını hiç de göstermeyen bir kadın gülümsüyordu. Kaç kişi aracı kullanarak kendisiyle evlenmek istemişti. Bu yüzden ‘aracıbaşı’ diye adlandırdığı Gülten’le ne kavgalar etmişti. Kerim, mektuplarında kendisini, “kırk beş yaşında, 1.70 m boyunda, kumral, ince yapılı, gri gözlü” olarak tanıtmıştı. Bu özellikleri taşıyan, fakat çok daha ayrıntılı bir kişiyi iki yıldır imgelemiş ve neredeyse Kerim’in somut bir resmini çizmişti beyninde Meltem Hanım ve o resimdeki adamı taparcasına seviyordu.
“Ya o resme uymayan birisi çıkarsa karşıma?” diye düşündü. “Ne olursa olsun,” dedi kendi kendine, “yine de onu seveceğim.”
Eşini bir trafik kazasında yitirdikten sonra tam üç yıl dünyadan elini eteğini çekti Meltem Hanım. Zengin kocasından kalan saray yavrusu eve kapandı. Çok yakın birkaç dostundan başka kimse ile görüşmedi, eğlenmedi, gülmedi. Yaşamının kalan bölümünü de öyle geçireceğe benziyordu. Ta ki, iki yıl önce bir gün, yakın arkadaşı Gülten, onun adına bir gazetenin ‘eş arayanlar’ sütununa ilan verinceye dek. İşte o ilanla başlamıştı her şey. Hiç haberi yokken gazeteden gelen seksen yedi mektuba ancak Gülten olayı açıkladıktan sonra anlam verebilmişti. Başlangıçta Gülten’i azarlamış, yaptığının çocukluk olduğunu söylemişti. “Al götür bu mektupları,” demişti. “Bunlar bana değil, sana gelmiş.” Gülten’in saatler süren yalvarmalarına dayanamayarak birkaç tanesini duygusallığın ve heyecanın kırıntısı bile olmayan donuk bir sesle okumuş, diğerlerini de mutfaktaki çöp sepetine atmıştı.
O akşam yatağa girdiğinde, çöp sepetine attığı mektupların yazarları aklına geldi. Gülten’in gazeteye kendisi için verdiği, “Otuz dokuz yaşında, 1.65 m boyunda sarışın, oldukça güzel bankacı bayan, kumral, doğa yaşamını seven, kültürlü, şişman olmayan kumral bir bay ile hayatını birleştirmek istiyor. Rumuz: Menekşe” biçimindeki ilana seksen yedi kişi yanıt vermişti. Bu insanların duyguları, umutları ve beklentileri aklına gelince haksızlık ettiğini düşünmüş ve uykusu olmadığı için de mektupları çöp sepetinden çıkararak tek tek okumuştu.
İçlerinden bir tanesi diğerlerine benzemiyordu. Meltem Hanım birkaç kez okumuştu o mektubu. Anlatımı farklıydı. Sadeydi, içtendi ve biraz da çocuksu. ‘Kerim Açıkalın’ imzasını taşıyordu. Diğerlerinden ayırdığı o mektup bir hafta boyunca yatak odasındaki komodinin üstünde bekledi. Bir hafta sonra mektubu tekrar okudu, bir sıcaklık duymuştu. Sonra birden kendini toparlamış “bunlar çocukça şeyler,” diyerek mektubu tekrar komodinin üstüne koymuştu. Fakat ertesi gün diğer mektupları atmasına karşın onu niçin sakladığına şaşırmıştı. Şaşkınlık meraka dönmüş, sabah kahvaltı yaparken bir kez daha okumuştu. Sonra her gece okuduğu o mektupla başlayan arkadaşlığı, giderek dostluğu, yanıt vermeye karar vermesi, kararını açıkladığı zaman, mektupları çöpe attığını gözleriyle gören ve bir daha da o konuyu açmayan Gülten’in yüzündeki şaşkınlığı, sonra sevinci ve boynuna sarılması tek tek gözünün önünden geçti.
Meltem Hanım, önceleri bu mektupların gelecekte kendisini tutkulu bir sevdaya ve giderek evliliğe götürebileceğini hiç de olası görmemişti. Yaptığını, yaşamının hiçbir evresinde yüz yüze görüşmeyeceği, uzaktan uzağa, kendisine herhangi bir biçimde zarar veremeyecek bir insanla zaman geçirme, tekdüze geçen yaşamını biraz olsun renklendirme aracı olarak düşünüyordu. Bunun için de, Kerim’den bir fotoğrafını istediği mektubun hemen ardından başka bir mektup yazarak fotoğraf göndermemesini kesin bir dille istemişti. (Bu davranışı, sonraları çok istemesine karşın bu dileğini yinelemesine engel olacaktı.) Ne var ki, iki yıl süreyle, her hafta düzenli bir biçimde aldığı mektuplar, onu yavaş yavaş mektupların yazarına sihirli bir iple bağlıyordu. Sonunda sevgi ve hasret dayanılmaz bir noktaya varmış ve Meltem Hanım uzaktaki Kerim’ini görmeye karar vermişti.
Mektuplarından, Kerim’in hiç evlenmediğini, nüfus memurluğunda çalıştığını, biraz kilolu olan kız kardeşi Hatice Hanım’la birlikte denize beş yüz metre uzaklıktaki iki katlı bir evde oturduğunu ve Alaş adında bir köpeklerinin olduğunu biliyordu. Kerim mektuplarında ayrıca, ablasına kendisinden bahsettiğini, ablasının da onu ‘gıyaben’ tanıdığını yazıyordu. Meltem Hanım da mektuplarında bir şey dışında gerçekleri anlatmıştı. O da kendisinin değil, gazeteye verdiği ilanda kendisini sekiz apartman, bir çiftlik, kentin göbeğinde altı dönüm arsa, son model bir BMW sahibi değil de, bir ‘banka memuresi’ olarak tanıtan Gülten’in kabahatiydi.
“Acaba benim zengin biri olduğumu görünce sevinir mi? Yoksa ondan gerçeği iki yıl boyunca sakladığım için bana kızar mı?” diye geçirdi içinden. Sonra da, “İnsan böyle durumlarda zenginliğini değil, yoksulluğunu gizlediği zaman karşıdakini incitebilir, ya da hayal kırıklığına uğratabilir,” diye düşündü. Fakat tam da emin olamıyordu. Kerim çok duyarlı bir insandı. Kendi düzeyinde biriyle karşılaşacağını bekleyen biri çok üstün bir parasal güç karşısında aşağılık duygusuna kapılarak uzaklaşabilirdi de. Bunu alıştırarak söylemek belki de daha uygun olurdu. BMW ile geldiğine pişman olmuştu.
Meltem Hanım bu düşüncelere dalmışken birden durdu. Bir şey anımsamış gibiydi. Geri vitese taktı. On metre gerideki tabelayı okudu: “Kızılarmut, Nüfus: 3800”
Az kalsın geçip gidecekti.
Kızılarmut küçük bir kasabaydı. İki caddesinden, ana cadde olduğunu tahmin ettiğine girdi. Soldaki karpuzcunun önüne geldiği zaman durdu. Camı açtı. Camı açtığını gören peştamallı, kasketli karpuzcu bir şeyler soracağını anladığı için ona yaklaştı. Eğildi, gözlerini kısarak Meltem Hanım’a baktı.
– Buyur abla.
– Büyük Kavlan’a gideceğim. Nasıl gidebilirim?
“Büyük Kavlan mı?” dedi karpuzcu.
– Evet Büyük Kavlan. Bir de Küçük Kavlan varmış. Ben Büyük Kavlan’a gideceğim.
Karpuzcu başını kaşıdı:
– Burada Büyük Kavlan yok.
Meltem Hanım şaşırmıştı.
– Nasıl olur? dedi. İlçede sorduğum benzinci Kızılarmut’tan sonra on beş dakikada Büyük Kavlan’a varabileceğimi söylemişti.
Yoldan geçen temiz giyimli genç bir adam konuşmaları duymuştu. Karpuzcuya döndü.
– Hanımefendi sana Kavlan Kebir’i soruyor.
“Ha,” dedi karpuzcu, “Kavlan Kebir. Şu kavaklığı geçtikten sonra ilk yoldan sola sap. Devam et, ara yollara girme. Dosdoğru git. Bir tepeye varacaksın. Aşağıya bak. İşte Kavlan Kebir.”
Meltem Hanım teşekkür etti. Kavaklığı geçti, sola saptı. “On beş dakika,” diye geçirdi içinden. Kalbi hızlı hızlı atmaya başlamıştı. Mektubunda, geleceği günü yazmıştı Kerim’e, fakat günün hangi saatinde geleceği belli olmadığı için yollarda beklememesini, evde oturmasını istemişti. “Ben evi sorar bulurum,” diye de eklemişti sonunda.
On dakika sonra karpuzcunun anlattığı tepeye ulaştı. Çeşmenin iki musluğundan şarıl şarıl su akıyordu. Meltem Hanım arabadan indi, aşağıda Büyük Kavlan, ya da eskilerin deyimiyle Kavlan Kebir uzanıyordu. Heyecandan elleri terlemişti. Çeşmeden ellerini yüzünü yıkadı. Zincirle çeşmeye bağlı maşrapayı iyice çalkaladı, doldurdu, içti. Döndü, bir daha köye baktı. Oradaydı işte. Çok yakınındaydı. Onu görebilmek için artık dakikalar kalmıştı arada. Bindi arabasına, hafif eğimli yoldan aşağı inmeye başladı. Yolun iki yanı da mezarlıktı. Köye giren yolun iki yanının mezarlık olması biraz şaşırtmıştı onu. “Neyse,” dedi kendi içinden. “Bunlar da yoğurdu böyle yiyorlarmış demek ki.”
Mezarlardan gözlerini ayırıp yola baktığında heyecanla frene bastı, araba kaydı, tekrar freni bıraktı.Yüreği göğüs kafesinden fırlayacakmış gibi çarpıyordu. Yoldan yukarı kırk beş yaşlarında, zayıf bir adam tırmanıyordu. O muydu? O olabilir miydi? Yaklaştı, arabayı yavaşlattı, camı açtı. Adam ona bakarak gülümsüyordu. Durdu. Adam da durdu.
– Merhaba, dedi Meltem Hanım.
– Maraba?
Adam hala gülümsüyordu.
– Burası Kavlan Kebir mi?
– He. Kimi aradınız?
Meltem Hanım aradığının bu olamayacağını anlamıştı. Kızgınlıkla: “Postacıyı,” dedi, laf olsun diye.
Adam sözü ciddiye aldı.
– Postane aha şu beyaz binayı geçtikten sonra solda.
Derin bir nefes aldı Meltem Hanım. Laf olsun diye postacıyı aradığını söylemişti ama Kerim’in evini en iyi postaneden öğrenebileceği aklına gelince hafif gülümsedi. Postaneye giderken geçtiği evlerin herhangi birisinin Kerim’e ait olup olamayacağını düşündü. Eğer öyle ise Kerim pencereden bakıyor olabilir miydi?
Bu düşünce heyecan vericiydi. Aynada kendisine bir daha baktı. Mükemmeldi. Sert bir baş hareketiyle yüzüne dökülen saçlarını geriye attı ve aynadaki kendisine bir öpücük gönderdi.
BMW beyaz evi geçti solda postanenin önünde durdu. Çevik bir hareketle arabadan indi ve bütün güzelliğiyle postaneye girdi.
İçeride bankonun arkasında, dirseğini masaya koymuş, başı öne eğik ve sağ eliyle alnını tuttuğu için yüzü kolunun arkasına saklanmış yirmi, yirmi beş yaşlarında bir adam oturuyordu.
– Affedersiniz, dedi usulca.
Adam hiç istifini bozmadı.
– Affedersiniz memur bey, diye yineledi.
Adam ne yerinden kımıldıyor, ne de başka bir tepki gösteriyordu. Sinirlenmişti. Sertçe, “Memur bey,” dedi. “Kerim Açıkalın’ın evini biliyor musunuz?”
Adam yine istifini bozmadı. Ağzının tam ortasından geçen kolunun ardında boğuk bir sesle, “Soldan dördüncü, iki katlı mavi ev,” dedi.
“Suratsız herif,” diye düşündü postaneden çıkarken. Ne biçim memurdu bu böyle!
Arabasına bindi. Dikiz aynasından postacının yerinden kalkarak kendisine bakmaya çalıştığını gördü. İşte birinci ev, ikinci ev, üçüncü ev ve dördüncü, iki katlı mavi ev. Tam önünde durdu. Çitin arkasından bir köpek yola atladı, havlamaya başladı.
“Alaş olmalı,” diye geçirdi içinden ve, “Alaş,” dedi.
Köpek kendi adını duyunca havlamayı kesti, kuyruğunu sallayarak yaklaştı ve Meltem Hanım’ın ayaklarını koklamaya başladı. O da eğildi köpeği sevdi. Başını kaldırdığı zaman çitin arkasında elleri belinde şişmanca bir kadının kendisine baktığını gördü.
“Hatice Hanım,” diye seslendi duraksamadan.
“Buyurun?”
Elini uzattı, “Hatice Hanım, ben Meltem.”
Kadın uzanan eli rasgele tuttu.
“Meltem?”
– Evet, Meltem. Kerim Bey benden size bahsettiğini yazmıştı.
Şişman kadın donuk, şaşkın bir ifadeyle Meltem Hanım’a baktı.
– Kerim’i nerden tanıyorsun?
– İki yıldır kendisiyle mektuplaşıyoruz. Bugün benim geleceğimi biliyordu. Haber verir misiniz kendisine?
– İki yıldır mektuplaşıyor musunuz?
Kerim ablasına kendisinden bahsetmemiş miydi?
– Evet. Niye şaşırdınız?
Kadın başını iki yana salladı.
– Bu mümkün değil.
– Neden?
– Hanımefendi, Kerim iki yıl önce öldü.
Meltem Hanım’ın ayaklarının altındaki toprak kayıyordu sanki. Aklını toparlamaya, düşünmeye, neler olup bittiğini anlamaya çalıştı. Rüya görüyor olmalıydı. Kulakları uğulduyordu. O uğultu içinde sokakta telaşla koşan insanların seslerini duydu.
– İntihar etti.
– Kim?
– Postacı.
– Ne zaman?
– Şimdi, biraz önce.
– Bir süredir bunalımdaydı zaten. Çok çirkin olduğunu düşünüyor ve estetik ameliyatların kaça yapılabildiğini sorup duruyordu.
– Peki, olay nasıl olmuş?
– Ne bileyim ben? Bir yabancı kadın girmiş postaneye diyorlar. O çıktıktan sonra tabancasını şakağına dayamış ve tetiği çekmiş.