Oggito Logo

Ne Haber

Bilim Teknoloji

Ekonomi

Liste

Söyleşi

Öykü

Video

27 Ocak 2018

Öykü

Hüseyin Opruklu • Tortulu Pazartesi

Hüseyin Opruklu

Paylaş

25

0


Soğuk kışın geceden ödünç alınmış serinliği şehrin isli sokaklarına inmiş, gece yavaş yavaş gündüzün kapısını aralamaya başlamıştı. Sonuna kadar aralanan bu dar kapıdan, peşi sıra insanlar, yılın son günlerine veda etmeye hazırlanan şehre birazdan inecekti. Halil, denizle kucaklaşmış şehrin âdeta bir köşeye ittiği kale ile kıyı arasındaki yamaca sıkışmış, yıkılmamak için birbirine yaslanmış rutubetli binalardan oluşan mahallenin tek çıkmaz sokağının bitim yerinde, bahçesinde söğüt ağaçlı iki gözlü, tek katlı evinde on yıldır oturuyordu. Yirmi beş yıldır dışına çıkamadığı, ülkenin en doğusunda, kaderiyle bir başına kalmış sınır köyünden on yıl önce ekmeğini kazanabilmek için kopup gelmişti buraya. Şehre geldikten bir yıl sonra kızını ve karısını da almıştı yanına. Karısı bu kopuşa uzun süre direnmiş, köyde tek başına kalınca bu direnişi çok fazla sürdüremeyerek kervana katılmıştı. Halil saat sabahın beşini gösterdiğinde, hayatın olağan tekrarını yaşayarak, iki beden bol gri pantolonunu, birbiriyle çok sık kavuşmaktan yıpranmış meşin bel bağının iki ucunu birbirine kavuşturarak özensizce giydi. Duvardaki paslı çiviye asılı lacivert ceketini aldı, iki kolu aynı anda astarı yırtık yenin içindeydi. Ayası törpülenmiş ayakkabılarını arkasına basarak ayağına geçirdi. Gecenin soğukluğunu emmiş, boyası kabarmış mavi kapıyı açtı, gıcırtıyla açılan kapıdan, sokağın geceden kalan serinliği yüzüne çarptı. Kendine geldi. Ayağının tekiyle itti, menteşeleri donmuş kapı iniltiyle kapandı arkasından. Bakmadı... Şehrin iyot ve rutubet kokusunun kol gezdiği sessizlik kokan dar sokakları, evlerin pencerelerinden özensizce fışkıran kambur borulardan tüten bedava kömürün isli dumanıyla yıkanıyordu. Ayaklarının ritmik hareketleriyle, ucu denize kavuşan kaldırımsız yokuşu kıvrıla kıvrıla indi. Her gün caddeye çıkmadan önce köşesinden döndüğü sokağın ucundaki sıvaları dökülmüş sarı eve gözünü iliştirdi. Dumanı tütmüyor, pencerenin soluk tülü görünmüyordu. Bir köşesi kırık kirli camdan içerisi belli belirsizdi, kafasını uzattı, göremedi. Bu kış günü nereye gitti ki, diye geçirdi içinden. Her gün, pencerede yorgun bakışlarıyla sokaktan geçenleri sayan yaşlı adamı tanımazdı, ama her gün sessizce selamlaşırlardı. Onu her sabah gördüğünde, kaybettiği babasını görmüş gibi olur, bakışlarıyla selam verir, o da sessizce dalgın gözleriyle karşılık verirdi. Bugün yoktu. Pencerenin kirli camındaki beliren silueti görünce hareket edemedi. Yıllar önce annesinin genç yaşta aralarından ayrılmasıyla babasının bakışlarına çöken derin hüzün gün geçtikçe artmış, durgun bir su gibi sessizliğe bürünmüştü babası. Kendisine tahsis edilmiş pencere önündeki, ayakları gıcırdayan tahta divanın baş köşesinde, kırışıklıklardan derinleşen yüzündeki tek canlı organ gibi duran iki siyahi ışıltıylayla yanına çağırmış, "Burada ekmek yok oğul, git buralardan," demişti. Çok geçmeden hasretine dayanamayarak sevdiğine kavuşmasıyla, o da her şeyini yılanın değiştirdiği deri gibi geride bırakıp gelmişti, deniz kenarındaki bu şehre. Gelecek için, gelecekleri için... Daha sonra ayrılmaz parçalarını da yanına alarak kopuşu tamamlamıştı. Halil, biraz sonra görev bölgelerinden ilki olan iskeleye varacak, günlük turuncu üniformasını sıska vücuduna geçirecek, paslı muhafazasından özenle süpürge ve küreğini çıkararak sokağa ilk fiskeyi vuracaktı. Hafta sonu yorgunu şehir, çalışan ızgaralardan süzülen çer çöpten arta kalanlar Halil'i bekliyor olacaktı. Hayat, olağan ritmine yavaş yavaş kavuşuyor, mağazalar açıldıkça vitrinlerdeki cansız mankenler soluk almaya başlıyordu. Çevresini saran gölgeler artıyor, arttıkça yer değiştiriyordu. Etrafını alıcı gözle taradı, keşifti bu. Bu gün yorucu olacaktı, belli. Sisli hafta sonunun, arkasında ne çok tortu bıraktığına şaşırdı. Çekirdek çitleyen sevgililerin çitlettiği tükürüğü kurumuş kabuklar, rüzgârın dalından kopardığı gücünü yitirmiş sarı yapraklar, şehrin isli nefesini solumaktan sararmış izmaritler; hepsi yumak yumak olmuş, dostane bir düzende onu bekliyordu. İş disiplini bozmazdı, her zamanki gibi en yoğun yerden, tahta bankların altından başladı süpürmeye. En yoğun tortular buraya bırakılırdı, biliyordu. Tek kullanımlık sümüklü mendiller, kulağı çekilmiş şekilsiz kola kutuları, diş izleri üzerinde damga gibi duran sakızlar, büzüşmüş naylon torbalar... Sağ eliyle tırtıklı ahşap sapı kavradı, diğer elinde tabanı incelmiş kenarları dikiş tutmaz paslı toplayıcıyı. Ritmik hareketlerle başlayan bu işlem akşama kadar devam edecekti. Sorumluluğu altında üç bölge vardı Halil'in. İskele bölgesi en prestijli bölgeydi. Geçen yıl diğer bölgelerle birlikte bu bölge de eklenmişti sorumluluk alanına. Gururlanırdı bundan, ama tortusu da bir o kadar yoğun olurdu. "Bu bölge bir bitse de rahatlasam," diye düşündü. Bitince mola verecek ve susamlı halkayla ödüllendirecekti kendisini. Denizin yüzeyinde gün ışığı kıpırdaşmaya başlamış, sessizliği yırtan iskeleye yanaşan vapurun herkesi titreten düdüğüydü. Bu ses, gündüze yeni uyanmış kalabalığı kendine getirmişti. İskelenin girişinde demirlemiş üç tekerlekli kırmızı simit teknesinin buğulanmış camının kenarından fırsat bulup kaçan davetkâr koku dolaşıyordu ortalıkta. Acıkmıştı. Daveti fazla kıramazdı. Ne de ola en yoğun yer bitmişti. Nasırlaşmış küt parmaklı elini turuncu tulumunun cebine soktu, cebin dibine soğuktan sinmiş iki elli kuruşu hissiz parmak uçlarıyla yakaladı. Dün kahvede içtiği kaçak çaydan artakalandı. Buğulu camlı tekneye yanaştı, sırada ne de çok insan vardı. Bekleyecekti. En dipten bir tane istedi Rasim'den. En diptekiler sıcak olurdu.Torpili vardı ne de olsa.Tanıyordu simitçi Rasim'i. Her sabah selamlaşırlar, aralarındaki kısa gevezeliğin ardından işine döner, akşam olduğunda da vedalaşırlardı. Bu koca kentte selamlaştığı nadir insanlardan biriydi. O da kendi gibi ekmek teknesi için, arkasına bakmadan dönüp gelmişti Halil'e komşu kasabadan. Rasim, bol pekmez suyuna batırılmış koyu kahverengi bir halka uzattı, özensiz yırtılmış bir gazete parçasına sararak. Halkayı alır almaz sıcaklığı elinden yüzüne yayıldı. Mutluydu. Şehrin en çok bu noktasını seviyordu. Sevinçler, hüzünler, ayrılıklar, kavuşmalar… Martıların telaşlı koşuşturmaları ayrı güzeldi. İlk ısırış için biraz bekledi. Halkanın üzerinde kızarmış koyu benekler göz kırpıyordu. Zevkini çıkarmalı, alışılmış törensel bir açılışla ilk hamleyi yapmalıydı. Buna eşlik edecek sıcak bir çaya özlem duydu. Her gün gelen yıkıcı misafirlerinden nasibini almış, tahtasının vidası gevşemiş bir banka çöktü. Sağ ayağını diğerinin üzerine attı, böyle güzeldi. Bir canavar gibi açtı seyrek dişli ağzını, ilk hamlede büyükçe bir gedik açıldı halkadan. Yuttu. Saat yedi on beşti. Tam zamanında... Akşamın sabaha devrettiği gri sisin içinde onu tanıdı hemen. Her pazartesi olduğu gibi ışıltılı güvertesiyle denizi yara yara, beyaz bir bulut gibi sessizce yükünü almış gidiyordu. Nereye giderse..."Yükü de epey ağırdır," diye geçirdi içinden. Gözü sisli ufka daldı birden. Karısı Zehra, denizde nazlı nazlı giden koca gövdenin; beyaz çarşaflı, denize bakan dar pencereli, bal köpüğü kamarasında uyuyordu. Halil yine erken kalkmıştı. Sporu severdi. Güverteye çıktı, sıcak yüzünü yalayan rüzgara aldırmadı, koşmaya başladı. Biraz sonra beyaz salonda kahvaltı başlayacak, ardından mavi salonda kahve içilecekti. Gemi batıya doğru yol alırken, o ters yönde koşuyordu. Gemiyi arkasından ittirerek destekleyen rüzgâr şimdi onu engelliyor gibiydi. Aldırmadı. Günün ilk seferine hazırlanan yorgun vapurun çığlığıyla kendine geldi. Rıhtımı döven dalgalar vapurun iskeleye yanaşmasına engel oluyordu. Üçüncü denemede yanaşabildi kaptan.Vapurdan inenler, deniz kaplumbağalarının kumdan çıkan yavruları gibi sağa sola koşturuyorlardı. Düzenli aralıklarla sıralanmış boyası kabarmış banklar; ısınmak için şehre inen müşterilerini birer ikişer davet etmeye başlamıştı. Kalabalık artıyordu. İnsanlar... İnsanlar... Yerliler, göçmenler. Gençler, yaşlılar. Toklar, bir lokma derdinde olanlar. Düşük omuzlu işçiler, kravatlı bezgin memurlar. Teyzeler, torun gezdiren dedeler... Hiç bitmeyen bir yığın insan. Hepsi birden şehrin bağrını delercesine koşturuyor, adını bilmediği bir kalabalığa dönüşüyordu. Az önce süpürdüğü yerler çok çabuk kirlenmişti. "Her şey ne de çabuk kirleniyor," diye düşündü. İkinci turda nasılsa hallederdi. Sorumlu olduğu diğer iki bölge, sabırsızlıkla kendini bekliyordu. Sırasıyla, diğer iki bölgenin biriken tortularını da temposunu düşürmeden yeşil plastik havuz boca etti. Doldu doldu boşaldı havuz. Şehir bir yandan yüklerinden arınırken, yeşil depo boşalan yükleri kucaklıyordu. Güneş ufukta bir kandil gibi kızarmaya başlamış, gündüzün nöbeti geceye devretme zamanı yaklaştıkça, bezgin düşmüş kalabalıklar yavaş yavaş sıcak sığınaklarına dönme yoluna düşmüşlerdi. Yola düşme zamanı gelmişti. Tortu kokan üzerinde eğreti duran üniformasını törenle çıkardı, sabahtan beri vücudunu özlemiş elbiselerini giydi. Ekmek teknesini paslı kutusuna özenle yerleştirdi, kilidinin kapandığından emin olmak için iki parmağıyla bastırdı. Kapanmıştı. Çıplak sokak lambalarını solgun ışıkları titreşmeye başlamış, kapanan mağazaların cansız mankenleri de, uzayan gölgelerin ardından kendi yalnızlıklarına çekiliyordu. Kalabalığı oluşturan her parça, köşe başlarında amip gibi bölünüp ayrılıyorlardı birbirlerinden. Adımlarını hızlandırdı. Buğudan içerisi görünmeyen cephesi tamamen camlı dükkânın tek açık penceresine yanaştı. İçerden yayılan sıcaklığın yüzünü okşamasıyla tatlı bir huzur duydu. Üç somunu ağırlaşmış kolunun arasına sıkıştırdı. Birisi sabah içindi. Dik sokağı hızlı adımlarla çıktı. Kapı kilitli değildi, topuğu incelmiş sağ ayakkabısının boyasız burnuyla ittirerek açtı kapıyı. Solgun ışıklı, soğuk dar koridordan odaya geçti. Sobanın üstünde kaynayan çaydanlığın ıslığını duydu, alışık olduğu bu ses dilinde buruk bir tat bırakmış gibi yutkundu. Kızı Zeynep minder üzerinde bağdaş kurmuş ödevini yapıyordu. Sıcaklıktan buharlaşmış ekmek poşetini, köşesine çekilmiş bir bacağı sallanan küçük tahta masaya bıraktı. Açılıp kapanmaktan menteşeleri gıcırdayan benzi atık çek yata oturdu, sırtını yasladı. Alçak formika sehpa üzerinde sürekli göz kırpan, sesi kısık televizyona bakmadı. Sıvası dökülmüş kirli beyaz duvarda asılı duran babasının soluk fotoğrafı ile göz göze geldi. Hüzünlüydü yine bakışları. Yüreği üşüdü. Soğuktan uyuşmuş ellerini dua eder gibi birleştirdi, sıcak nefesini ellerine doğra kovaladı olmadı. Kalktı, Zeynep'in sıcak pembe yüzünü iki eli arasına aldı, öptü. Üzerine tatlı bir huzur doldu. Eli de, içi de ısınmıştı. Zehra evin arkasındaki küçük bahçede naylon ipe serili kurumuş beyaz çarşafı topluyordu. Bilirdi kaçta geleceğini Halil'in. Ama duymadı geldiğini. Yine acıkmıştı Halil. Davudi sesiyle bahçeye doğru seslendi. "Zehraaa, yemek hazır mııı?" Duydu. Hazırdı.
YORUMLAR

Henüz hiç yorum yapılmamış. İlk yorum yapan sen ol!

Öne Çıkanlar

Öne Çıkanlar

Tarih ve Toplum Tezleriyle Romanlar Ya..A. Ömer Türkeş
İLGİNİZİ ÇEKEBİLİR

Erhan Sunar

25 Mart 2025

Roland Barthes, Albüm

Barthes’ın, annesinin ölümünden sonra gecesiyle gündüzü, düşleriyle gerçekliği, dünyasıyla yazısı yer değiştirmiş Proust’un peşinde, belki daha yoğun bir can sıkıntısıyla, yeni bir hayat bulma ihtiyacı.Sonradan büyük bir kültür kuramcısı olarak ünlenecek biri için, hayatının tec..

Devamı..

Latin Amerika Demokrasiyi Teknolojinin..

Sebastian Smart

"İnsanları yalnızca bilinmeyen korkutur.
Ama insan bilinmeyenle yüz yüze geldi mi, o korku bilinene dönüşür."

Antoine de Saint-Exupéry

BİZİ SOSYAL MEDYADA TAKİP EDİN

Oggito © 2024