Sabahın ilk ışığıyla uyandım. Küçük pencereden süzülen güneş içeriyi aydınlatıyor. Bunları kapatmak akıllarına gelmemiş, diye düşündüm. Koca koğuşta iki küçük pencere. Biri doğuda, biri batıda. Sabah güneşini izlemek benim görevim. Arkadaşım, akşam güneşinin batışını diğer pencereden izliyor. Saatlerce konuşuyoruz; konumuz, güneşin doğarken ve batarken fark edilmeyen ayrıntıları.
Gökyüzünün alaca kırmızılığı iyiye işaret, bugün hava güzel olacak. Güneş nöbetinde dalmışım, güneş bir sevinç çığlığı gibi içeri girdiğinde uyanıyorum. Arkadaşımın ranzası pencereye daha yakın, güneş ilk ona vuruyor. Tatlı bir gülümseme var yüzünde. Galiba rüya görüyor. Rüyasında da olsa gülümsemesi güzel.
Havanın kurşun gibi ağır olduğu günler bitiyor, gri, puslu hava dağılıyor. Mavi, aydınlık gün doğumları. Demir parmaklıkların arasından arkadaşımın yüzünü inatla, inanarak aydınlatıyor güneş. Gardiyanların gelmesi an meselesi. Dikkatle, güneşi, arkadaşımın yüzünü izliyorum. Koğuşun diğer yerleri karanlık. O saatte uyanık olan sadece benim ve bu güzel ânın birazdan bozulacağını biliyorum.
Uykudaki arkadaşım hafifçe döndü yüzünü. Güneş yüzünde. Bulduğu kâğıtlara o hep bir şeyler karalar, bazen ezberlediğim ayrıntıları gözlerimi kapatıp anlatırken çizer. Işığın güzelliğini ben böyle bir zamanda fark ettim. Ne zaman onun dediklerini yaptım, fark ederek baktım, o zaman ışığın hikmetine erdim. “Hey Allahım sen nelere kadirsin. Bu ne güzellik!” Dışarıdayken sokakta gördüğüm bir afişi hatırladım; yaşlı adam, karanlık odada boylu boyunca yatmış, afişin altında, “Işık. Biraz daha ışık.” yazıyordu. İçerde, arkadaşımın bakışından gözünden ışığı yeniden tanıyor, tanımlıyordum. Benim anlattığım ışık, onun kağıdına bir söz, bir çizim olarak yansıyordu. Uyuyan bu genç adamın heykel gibine yüzüne vuran demir parmaklıkların gölgesi gülümsemesini kapatamıyor. Gürültüyle kapı açılıyor. Gardiyanların elinde cop. İçeri girdiler.
Ranzalara vuran copların sesi. “Kalk! Kalk! Kalk! Sayım var.” Bu rahatsız etme sayımı. Giyinip zaten sayım verecek herkes. Güne iyi başlamamızı istemiyorlar. Bütün koğuş ayaklandı. Sabahın kör vakti. Güneş sadece bizi aydınlatıyor. Arkadaşımın gülüşü yüzünde. Başgardiyan hiddetle ona dönüyor, “Sen niye gülüyorsun!” Araya giriyorum. “Komutanım, gördüğü rüyayı anlatıyordu, ona güldük.” Şiddetli bir tokatla yere yıkılıyor arkadaşım. Başgardiyan gürlüyor. “Burada gülmek yasak demedik mi lan!” Biliyoruz, burada gülmek yasak. Arkadaşım ayağa kalkıyor. Yanağı kıpkırmızı. İkimiz de içimizden gülüyoruz. İçimiz ışık.






