1960’ların California çıkışlı karşı kültürü büyürken ülkenin kültür merkezi, siyasi akımları izleyerek batıya kaydı.
Joan Didion’ın New York’ta California’ya özlem duyarken yazdığı Run River 1963’de yayımlandı. “Apartmanımda bulunan iki sandalyeden birine oturdum ve California nehri üzerine yazdım,” diyen Didion eski bir yazı sanatını diriltti: Kişinin gençliğini anlatması. Bu, Didion için önemli bir adımdı, California’dan beslenen bir eserdi.
Frank Norris'ten beri hiçbir yazar Batı Amerika’nın akımlarını bu kadar güçlü bir şekilde uygulamamıştı ve hiçbiri böyle bir ses kullanmamıştı. Joan Didion Californa’ya önemli bir rol verdi, California hakkında yazdı, ama daha önemlisi California’yı bilen biri olarak yazdı. O ve komşuları birbirine iyilik olsun diye yılan öldürürdü. Çeteler ve belirsizlik onu şaşırtırdı. Uzun uzun düşündü ve sonunda hayatı ve ailesini inceleyeceği ve romanlarını özgün kılan bakış açısıyla yazmaya koyuldu. Didion sayesinde California, Ronald Reagan ve Donner Party’i, Grateful Dead ile El Salvador’u bir araya getirdi. Kaliforniya valisinin konağını genç bir kızken ziyaret eden Didion, zamanla Jerry Brown'un arkadaşı oldu.

Edebiyata yeni bir isim kazandırmaktan daha fazlasını başaran Run River edebi bir akımın doğuşunu destekledi. Beat Kuşağı yazarlarının edebiyat üzerindeki etkilerinin hissedildiği 1960’larda Gary Snyder adlı şairin şiirlerindeki Japon edebiyatının etkileri hissediliyordu. Snyder’ın şiirleri Brown’u derinden etkilemişti, böylece avangard ve Beat akımlarının arasında bir köprü oluşturan San Francisco Rönesans diye bilinen bir dönem doğdu.
Bu sıralarda yazar Wallace Stegner, Stanford Üniversitesi’nde etrafına yeteneklileri toplamaya başladı. Guguk Kuşu’nun yazarı Ken Kesey bu grubun bir üyesiydi, ne var ki zamanla Stegner’dan uzaklaştı. Stegner için California, “kıtanın kenarında yer alan, durulması gereken bir yerdi.” Kesey ise durmak istemiyordu, hareket etmeye devam etmeliydi. Kesey, Stanford'da Wendell Berry, Ken Babbs, Larry McMurtry, Ed McClanahan (yani Kaptan Kentucky), Gurney Norman ve Robert Stone dahil olmak üzere olağanüstü yazarlardan oluşan sınıfa aitti. Birlikte savaş, uyuşturucu, özgürlük üzerine kurgu ve kurgu dışı eserler ortaya koydular.
1960’larda görsel sanatlarda da büyük bir hareketlenme vardı. Andy Warhol 1962’de Los Angeles’taki Ferus Galeri’de yer alan sergisiyle kariyerinde yükselişe geçti. Galerinin direktörü Irving Blum, Warhol’un beş işini sattı, ancak otuz iki eserlik sergi, o işler olmadan bir bütünlüğe sahip olmadığından sattığı eserleri geri aldı. Ferus’taki sergi, yalnızca yeni bir sanatçının yükselişini gözler önüne sermiyordu – aynı zamanda yeni bir akımın gelişini müjdeliyordu: Eğlenceli ve etkileşime açık, doğa manzaralarındansa sokakları konu edinen bir akım. Başta eleştirmenler bu akıma “commonism” adını verdiler, Blum'a göre, “Neyse ki adı böyle kalmadı, akım pop art olarak anılmaya başlandı.”

Richard Diebenkorn, Ocean Park #79
Warhol, California’da parlamasına rağmen tam bir New Yorkluydu, ancak Ferus Galerisi büyümekte olan görsel sanatların yalnızca ufak bir parçasıydı. Oregon doğumlu, iki yaşından beri California’da yaşayan Richard Diebenkorn 1964 yılında Sovyetler Birliği’ne yaptığı ve onu Hermitage’ın muazzam eserleriyle tanıştıran yolculuğa çıktıktan sonra sanatta çığır açtı. 1966'da Berkeley'den Los Angeles'a taşınan Diebenkorn hayallarinin peşinden giderek Ocean Park serisini ortaya koydu. Matisse’den etkilenen ressam’ın Ocean Park serisi büyüleyiciydi. Kültürel akımları görmezden gelse de Diebenkorn tıpkı Warhol ve diğer pop sanatçıları gibi soyut çalışmalara yöneldi. New York Times, seriyi “yüzyılın ikinci yarısının, bu ülkenin ve bütün dünyanın en görkemli başarılarından biri” olarak tanımladı. Böylece Dienbenkorn yalnızca Californialı bir ressam olarak değil, bir dünya figürü olarak anılmaya başlandı.
60’ların diğer önemli isimleri arasında John Baldessari ve Ed Ruscha yer alıyordu. 1958’de kurulan Ferus Galerisi birçok sanatçının, soyut ekspresyonizmden çıkıp pop art ve New York çıkışlı Fluxus akımlarının merkezi oldu. California’nın geniş alanları göz önüne alındığında mimarinin gelişmesi son derece doğal bir durumdu. Yüzyılın ortasında Güney California mimari yenilikleriyle ilgi toplarken kuzeyi ortak kullanım alanlarıyla ünlendi. Frank Lloyd Wright, 1921'de Hollyhock Evi ve iki yıl sonra Pasadena'daki La Miniatura ile Los Angeles'a izini bıraktı. Ancak en büyük etkisi, ondan ilham alan mimarların işlerinde görülür.
1960’larda Richard Neutra konut mimarisine modernizmi taşıdı. Çalışmaları, Charles Eames ve Pierre Koenig’in çalışmaları dahil olmak üzere Arts & Architecture dergisi tarafından desteklendi. Bu durum, Case Study Houses gibi birçok mimari yapının inşa edilmesini mümkün kıldı. Pierre Koenig’in eserlerinden biri olan evde görüntülenen iki kadın Julius Shulman adlı fotoğrafçının en önemli işlerinden biridir. Bu fotoğraf, yani bir akımın başladığının habercisi olan zamanların ruhunu yakalar.

Julius Shulman, Case Study Home #22
Öte yandan, San Francisco’da 1937'de Golden Gate Köprüsü'nün tamamlanmasıyla mimari standartlar belirlenerek San Francisco’nun “kişiliği” de tanımlandı: Yeniliğe ve yabancı olana kollarını açmak. Köprünün başarısını geçebilecek bir yapı olmasa da birçok mimar başarıya ulaştı. Los Angeles'ta evler inşa eden Frank Lloyd Wright, San Francisco'nun kuzeyindeki tepelerde, Marin County Civic Center'ın yatay çizgiler ve parlaklığını yansıtan unutulmaz bir iz bıraktı.
Müziğe geçersek, 60’larda Beach Boys yerel bir grup olmaktan çıkıp uluslararası ün kazandı. Hawthorne, California’da büyüyen ve babaları tarafından istismara uğrayan Brian, Carl ve Dennis Wilson ile arkadaş ve kuzenlerinden oluşan grup, Güney California’ya özgü müzik tarzıyla Surfin’ Safari adlı albümlerini piyasaya sürdüler. 1965’te Grateful Dead ilk konserlerini gerçekleştirdikten sonra daha çok psychedelic etki altında kaldılar. Vokal ve gitarist Bob Weir, henüz ergenlik çağındayken Jerry Garcia’dan gitar dersleri almıştı.Etkileri, onlardan sonra gelen kuşaklarda hissedildi.
California’daki bu atmosfer, müzikte de hissedilen kültürel yeniliklere zemin hazırladı. 1963’ten itibaren Alvis Edgar “Buck” Owens, altı yıl boyunca listelerin başını çeken şarkılar yazdı, bu şarkılardan bazıları Beatles gibi gruplar tarafından söylendi. Edebiyatta ve diğer sanat dallarında olduğu gibi bir başarı diğerini tetikledi, Owens, Bakersfield’da on yıllar boyunca şarkı üretmeye devam etti, 1960’da hapishaneden çıkan Merle Haggard ve daha sonra Dwight Yoakam ona eşlik etti.
Bu sanatçıların ve yazarların önderliğindeki California’nın karşı kültürü büyümeye devam etti, ülkenin kültür merkezi batıya kaydı. 1965’e gelindiğinde Los Angeles, New York’a meydan okuyan bir ülke halini almıştı, deneysel çalışmayı isteyen sanatçı ve yeni yeteneklerin vazgeçilmez durağıydı.
Çeviren: Aslı İdil Kaynar
(Lithub)






