Oggito Logo

Ne Haber

Bilim Teknoloji

Ekonomi

Liste

Söyleşi

Öykü

Video

17 Aralık 2021

Söyleşi

Kaan Elbingil: "Gülmecenin edebiyatta da, hayatta da, sürüyle avantajı olduğu aşikâr. Mizah, boyun ağrılarına bile iyi geliyor..."

Ada Demir

Paylaş

0

0


Zaten, ne kadar araştırırsak araştıralım, üzerlerine titreyelim, onu alalım bunu verelim... O mükemmel çocuğu yaratamayacağız.

Ada Demir: Kitabınızda, paylaşmayı sevmeyen ve kardeş istemeyen bir karakteri, Salih Emre’yi mizahi bir dille anlatıyorsunuz. Bir çocuğun kardeş sahibi olmasının getirdiği deneyim ve duygu dünyası hakkında neler söylemek istersiniz?

Kaan Elbingil: Sorunuzu bir anımla yanıtlamak isterim. Yetmişli yıllarda bir pazar sabahı. İlkokul ikideyim. Banyo kazanı erkenden yakılmış, annem abimle beni bir güzel çitileyerek yıkamış. Benden bir buçuk yaş büyük abimle buharlar çıkartarak kahvaltı yaparken işaretleşip duruyoruz. Gizli bir planımız var: Mozaik Pasta yapacağız! Tapıyoruz o yapış yapış şeye çünkü, ölüyoruz, bitiyoruz. Harekete geçmek için dört gözle annemlerin pazara gidişini bekliyoruz. Annemin mozaiği efsane ama evimizin de kuralları var. Herkese bir, en olmadı iki dilim. Kararlıyız, pastayı yapıp, Mozaik’in dibine vuracağız. Tabak tabak yedikten sonra da ortalığı toparlayıp hiçbir şey olmamış gibi annemlere açacağız kapıyı.

Yola koyulduklarında yerimizden fırlayıp mutfağa koşturuyoruz. Bisküvi, kakao, azıcık çırp biraz yoğur... Aşamaları hızlıca sıraya koyarak, kolları sıvıyoruz. Malzemeleri kocaman bir leğenin içinde karıştıracağız. İki kaşık mı koyuyordu annem unu? Yedi olsun yedi. Bisküvi? Beş paket iyidir, kakao kavanozunu boşalt boşalt... Leğenin içindeki, annemin karışımına benzemeyince bal falan ekliyoruz. Yoğurt, nane, reçel ama en çok un ekliyoruz. Allah’ım ne kadar mutluyuz. Şarkılar, türküler, güreşler havada uçuşuyor. Harç bir türlü kıvamlanmadıkça, daha çok un koyup daha çok güreş tutuyoruz...

Zil sesiyle zıpladığımızda nasıl donup kaldığımızı hatırlıyorum. Annemler!!! E ama mozaik pasta? Ne pastası, elimizde bir leğen dolusu kaka rengi bulamaç var. Açmıyoruz kapıyı, belki çalar çalar giderler. Üçüncü, beşinci zil derken babam panikle vuruyor kapıya. Ayaklarımızı sürüye sürüye gidip kapıyı süklüm püklüm açıyoruz.

“Oğlum niye açmıyorsu... Aaaaaaaay bu haliniz neeeeeeeeeeee!”

Şöyle alıcı gözle abime bakıyorum ki, gerçekten bu halimiz ne! Ak sakallı dede gibiyiz. Çığlığın çok daha büyüğünü mutfaktan atan annemin peşi sıra mutfağa giriyoruz. Mutfağa kar yağmış, her taraf un ama her taraf. Babam dehşet içinde. Maddi durumumuz onca sıkıntıdayken, ne var ne yoksa kullanmışız. Leğendeki harçtan bir parmak tadan annem kusacak gibi oluyor. Son umudumuz da çöpe gitmiş oluyor böylece, hani annem belki doğrulturdu şu harcı...

“Benim derdim bitmeyecek mi,” diye ağıtlar yakan annem, fileleri bir kenara bırakıp banyoyu yeniden yakıyor. Biz de ikinci parti çitilenmek için kös kös suyun ısınmasını bekliyoruz. Abim yalnız kaldığımızda kulağıma eğiliyor: “Unu az koyduk unu, kesin o yüzden olmadı!”

Şimdi, sorunuzu en iyi şekilde yanıtlayabilmek için bir şey teklif edeceğim. Hikâyeden abimi çıkartalım. Geriye ne kaldı?

AD: Paylaşmak, bir odayı paylaşmak, bir duyguyu paylaşmak, aileyi ve çocukluğu paylaşmak... Büyük sorunlara da büyüleyici anılara gebe bir kavram. Ailenin bu noktadaki sorumluluğu nedir sizce?

KE: Aslında pedagogların yanıtlaması gereken bir soru bu. Aile her konuda olduğu gibi buna da düşe kalka bir yol bulacak, bence. Zaten, ne kadar araştırırsak araştıralım, üzerlerine titreyelim, onu alalım bunu verelim... O mükemmel çocuğu yaratamayacağız. Onlara sunduklarımıza, eninde sonunda kendilerine has tepkileriyle yanıt verecekler. Çünkü parmak izleri gibi onlar, biricikler. Bir hocam, çocukluk eşittir travma demişti. Ama az ama çok, kaçamazsın. Paylaşmayı da hassas adımlarla yönlendirmemiz gerek sanırım.

AD: Yeni kitabınızda bir çocuğun gözünden, zor zamanlardan geçen bir ailenin de portresi çiziliyor. Bugünün buhranlı sürecini düşündüğümüzde, çocuklar bu zor zamanların içinde nasıl nefes alacaklar?

KE: Bırakalım çocukları, biz büyükler tam anlamıyla allak bullağız. Ekstradan taklalar ata ata çıkış yolları arıyoruz, hemen hemen her konuda. E peki çocukları hangi büyükler yetiştirecek? Çocuklarımızı bu puslu dünyada elimizden geldiğince beyaz tutmaya çalışıyoruz, hepsi bu!

AD: Kitapta, çocuklarıyla beraber okuyan ebeveynlerin de dikkatini çekecek bir konu bulunmakta: koruyucu ailelik. Koruyucu aile olmanın ya da kan bağı olmadan bir çocuğun hayatına dokunabilmenin önemi nedir sizce?

KE: Koruyucu aile, kitabımdaki en önemli başlık bence. Keşke ihtiyacı olan çocuklar, doğru insanlarla buluşabilse. Bir hayatı kurtarabilsek, meçhule giden trenden bir kişiyi çekip alabilsek... Doğru da olsalar, sözlerimi tam burada kesmek isterim. Haydi kafa karıştıran bir laf edelim: Korumaktan mı bahsediyoruz? Buyrun sokaklar çocuk dolu, insan dolu. Yeri geldiğinde onları korumaya kollamaya hevesli miyiz? Bilmem. Ama şuna yüzde yüz eminim. Korunma ve kollanma ihtiyacı duyduğumuzda, bunun karşılanmasına muhakkak ihtiyaç duyuyoruz.

AD: Salih Emre, gerek içinde bulunduğu aile ve çevre koşulları gerekse Hans’la buluşması sayesinde dünyaya ve insanlara dair birçok önemli duyguyu keşfediyor, deneyimliyor. Siz çocukluğunuza dönüp bakınca bu gibi keşiflerden birini anlatabilir misiniz?  

KE: Dünyayı paylaşan farklı farklı insanlarız. Bir kuşun guguğuna gülümseyerek “güne merhaba” diyenimiz de var, gücü yettiğinin canını yakmak üzere and içerek yataktan fırlayanımız da. İnsanda vicdan düzeyi kıtlık çekiyorsa, vay halimize!

Çocukluğum İzmir Hatay’da geçti. Evimizin az ilerisindeki Akşam Sanat Okulu, mahalledeki çocuklarla buluşma yerimiz, top koşturma alanımızdı. Hemen her gün oradaydık. Yine bir gün maçımızı yapmış, kudurmuş oynamışız. Eve dönüş vakti gelmiş. Okulun demir kapısını ittirip, sokağa çıkıyorum. O sırada karşı apartmanın bahçesinde turuncu bir gül dikkatimi çekiyor. Hiç düşünmeden bahçeye girip gülü kokluyorum. O kadar güzel ki, aklıma gelen tek şey, onu bir o kadar güzel olan anneme götürmek. Gülü kopartmanın yanlış olacağını ya bilmiyorum ya da o heyecanla aklımdan çıkıyor. Belki sekiz belki sekiz buçuk yaşındayım. Derken zemin kat balkonunda bir hayli iri bir insan beliriyor. Ne yapıyorsun hayt huyt demeye kalmadan balkondan atlayıp beni kovalamaya başlıyor ve ben çığlıklarla kaçarken popoma okkalı bir tekme yiyorum. Annesine çiçek götürmek isteyen küçük çocukların poposuna, bütün kuvvetiyle tekme atan insanların olduğunu öğrendiğim gün, işte o gün oluyor.

AD: “Berk” dizinizde de mizahi üslubunuz, çocukların ve yetişkinlerin eğlenerek okuduğu dil ve anlatımınız çok dikkat çekmişti. Berk kitaplarının başarısının altında bu hınzır ve komik atmosferin havası vardır diyebilir miyiz? Yeni kitabınızın başkahramanı Salih Emre de Berk’in bir başka versiyonu var gibi.

KE: Bazen, “Böyle eğlenceli kitaplar yazdığınıza göre, kim bilir ne komik birisinizdir,” diyorlar bana... Günlük yaşamdaki Kaan’ın pek de komik olmadığını düşünüyorum. Hatta aynadaki görüntümü günbegün daha asık suratlı buluyorum. Ancak mizah, metinlerimin birleştiricisi olarak kendiliğinden ortaya çıkıveriyor yine de. Tıpkı şu müthiş Mozaik pastamızdaki un misali. Çocuklar Berk’in absürde kaçan komik ve fütursuz halini sevdiler sanırım. Yeni kitabım hakkında neler hissedeceklerini merakla bekliyorum. İlk romanım sonuçta ve her ne kadar mizahla örülmüş olsa da bendeki hissiyatı daha çok hüzün. Hatta bir yandan da isyan. Hayata, şartlara, ergenliğe, yalnızlığa...

Gülmecenin edebiyatta da, hayatta da, sürüyle avantajı olduğu aşikâr. Mizah, boyun ağrılarına bile iyi geliyor...

Çocuklarla bir buluşmamı hatırlıyorum. Söyleşiden az önce bir telefon gelmiş. Telefonun ucundaki sayın yetkili, daha iki günlükken bozulan kurutma makinemizi değiştiremeyeceklerini söylüyor. Ödediğim dünyanın parası, sayın yetkilinin yaptığı yüzyılın üçkâğıdı! Sinirden ölüyorum, yaptıklarının en basit anlamıyla ayıp olduğunu yüksek perdeden bildirip çat diye telefonu kapatarak söyleşiye giriyorum. Tam o sırada gerginlikten boynum tak diye tutuluyor.

Sohbetimi boynumu tuta tuta başlayıp, boynumu tuta tuta sonlandırıyorum. Ardından masamın önünde sıraya giren miniklerin kitaplarını imzalamaya geçiyorum. Bir yandan boynumu ovalarken, sırası gelen tatlı kızın kitabını almak için elimi uzatıyorum. “Benim kitabım yok,” diyor cimcime. Peki ne yapacağız dediğimde, “Kâğıda imza atar mısın?” diye devam ediyor. Pek tercih etmediğim bir şey olsa da “Tamam,” diyorum. Cimcimeyi kırmak olmaz şimdi. “E iyi de benim kâğıdım da yok,” diye devam ediyor bizimki. “Şu defterinden bir sayfa versene, amma cimrisin!” diye çıkışınca, gülmekten yerlere yatıyorum.

O gün eve gülerek girdiğimi ve sayın yetkili tekrar aradığında boynumun ağrısının hafiflemiş olduğunu fark ediyorum... Kurutma makinesi mi? Değiştirdiler onu! Yazarlığımın yanında gür sesli bir opera sanatçısı olmanın avantajını yaşadım sanırım.

YORUMLAR

Henüz hiç yorum yapılmamış. İlk yorum yapan sen ol!

Öne Çıkanlar

Dijital Sanat Merkezine Dönüştürülen D..Oggito
İLGİNİZİ ÇEKEBİLİR

Katie Tobin

2 Temmuz 2025

Sylvia Beach, Nazilere Meydan Okuyan K..

Sylvia Beach, Paris’te açtığı Shakespeare and Company ile yazarları bir araya getirdi ve onlara yaratıcı deneyler ortaya koyabilecekleri bir alan sundu. Aynı zamanda James Joyce’un hamisi olan Beach, modernist hareketin de merkezi figürlerinden biriydi. Pa..

Devamı..

Demokratik Başarılardaki Paradoks

R. H. –. S. Lewandowsky

"İnsanları yalnızca bilinmeyen korkutur.
Ama insan bilinmeyenle yüz yüze geldi mi, o korku bilinene dönüşür."

Antoine de Saint-Exupéry

BİZİ SOSYAL MEDYADA TAKİP EDİN

Oggito © 2024