Oggito Logo

Ne Haber

Bilim Teknoloji

Ekonomi

Liste

Söyleşi

Öykü

Video

3 Haziran 2021

Kitap

Kadın Âlim Bile Olsa Çıkmazda

Hülya Soyşekerci

Paylaş

0

1


"Âlim Kadın Çıkmazı", yüzyıllar boyunca aşağılanan, değer verilmeyen, sadece aşk ve arzu nesnesi olarak görülen, bunun dışındaki varlığı görülmek istenmeyen kadınların; özellikle okuyan, yazan, sorgulayan, eleştiren kadınların karşılaştığı engelleri, yaşadığı zorlukları, ataerkil sistemin baskılarını temsil eden, bütün bu olumsuzlukların altını çizen bir adlandırma.

Öykülerinin yanı sıra edebiyat, sinema ve tiyatro alanındaki nitelikli eleştiri yazılarıyla da tanıdığımız Şükran Yücel, uzun yıllardan sonra yeni bir öykü kitabıyla, Âlim Kadın Çıkmazı’yla, selamlıyor okurlarını. Düş Gölgesi (1995) ve Ölüme Karşı Oyun (2000) adlı kitaplarıyla öykü dünyamızda değerli bir yeri olan Şükran Yücel, Âlim Kadın Çıkmazı’nda metinlere ustaca sindirdiği merak unsurlarıyla, akıcı ve etkileyici diliyle okuru farklı olayların içine davet eden ve tam anlamıyla “öykü tadı” alınan öykülere imzasını atıyor.

İçinde on öykünün yer aldığı kitap, önce çarpıcı adı ve bu adın yansıttığı ironisiyle ilgi uyandırıyor. Beşiktaş’ta bir sokaktır Âlim Kadın Çıkmazı. Bu öyküde önce yazarın sesini duyuyoruz: “Beşiktaş Çırağan’da ulu bir çınar ağacının ardında apartmanlaşmaya direnen tek katlı bir ev ve birkaç apartmandan ibaret kısacık bir çıkmaz sokak. Sonunda sarmaşıklarıyla bir duvar yükseliyor. Bu sokakta âlim bir kadın mı yaşamıştı? Bir şair kadın belki de” (s.39). Hayatın içinden süzülüp gelen bu kitap adı, Şükran Yücel’in gerçeklerden beslenen ve onları yazınsal/estetik yaklaşımla dönüştüren bir yazar olduğunu gösteriyor.

Hayattan bilince ve yüreğe uzanan, okurda bazen buruk bir gülümseme, bazen derin bir hüzün yaratan yazınsal bir duruşun, bir itirazın adı "Âlim Kadın Çıkmazı". Bir âlim gibi bilgili ve bilinçli bir kadın olduğu hâlde içindeki ve dışındaki çıkmazlardan kurtulamayan, toplumda sürekli engellenen kadının yaşadığı dramın simgesi… "Âlim Kadın Çıkmazı", yüzyıllar boyunca aşağılanan, değer verilmeyen, sadece aşk ve arzu nesnesi olarak görülen, bunun dışındaki varlığı görülmek istenmeyen kadınların; özellikle okuyan, yazan, sorgulayan, eleştiren kadınların karşılaştığı engelleri, yaşadığı zorlukları, ataerkil sistemin baskılarını temsil eden, bütün bu olumsuzlukların altını çizen bir adlandırma. Büyük feminist yazar Virginia Woolf, “Kadının varlığına katlanamayan zihniyet; elbette onun yazmasına, okumasına, düşünmesine de karşıdır” sözüyle bu gerçeği daha 1920’lerin sonlarında dillendirmişti.

Beşiktaş’taki o çıkmaz sokak, Şükran Yücel’in yaratıcı muhayyilesinde yepyeni hikâyeler ve yaşanmışlıklarla buluşuyor: “Âlim Kadın adını bir çıkmaz sokağa vermeleri bir tesadüf müydü? Âlim Kadın Caddesi veya Bulvarı olacak değil elbette. Bir çıkmaza uygun görmüşler bu adı. Benim için öyle unutulmaz bir imgeydi ki, İstanbul’un sokaklarında yürürken bu adı hep zihnimde taşıdım” diyen yazar, ilerleyen satırlarda şunları dile getiriyor: “Bir tasavvur anında, hayallerimdeki sureti görür gibi oldum. Şair Fıtnat Hanım canlandı gözlerimin önünde. Karşılıklı iki ev arasında gidip gelen o benzersiz aşk mektuplarını anımsadım.”

“Âlim Kadın Çıkmazı” öyküsünde o çıkmaz sokaktan nasıl esinlendiğini içtenlikle dile getiren yazar, geçmişte yaşamış iki edebi şahsiyet olan Ahmet Mithat Efendi ile Şair Fıtnat Hanım arasındaki romantik aşkı, birbiriyle mektuplaşmalarını, yaşadıkları engelleri, şiirlerle dolu o mektupların her iki tarafa ulaşmasında aracı olan Ahmet Mithat Efendi’nin emektar hizmetlisi Mürsel’in aracılığıyla aktarıyor. Mürsel’in anlatımları; onun içtenliğini, aşka inanmışlığını, sadakatini gösterdiği kadar, dönemin ruhunu, atmosferini, toplumun kadın erkek ilişkilerine bakışını da arka planda yansıtıyor. Yazar, büyük bir ustalıkla, Mürsel’i, yaşanan tarihsel döneme özgü İstanbul Türkçesiyle konuşturuyor. Şair Fıtnat Hanım’ın konaktaki yarı hapis hayatı, istediği zaman ev dışına çıkamaması, o dönemdeki kentli kadınların ev içi esaretini gösteriyor. Okuyup yazan, düşünen, şiir yazan, “âlim” bir kadın olsa dahi toplumun göze görünmeyen zincirleri Şair Fıtnat Hanım’ı da esir alıyor.

Kitaptaki öykülerin en dikkate değer yönlerinden biri de anlatıcı çeşitliliği ve bu çeşitliliğin yarattığı bakış açısı ve dil zenginliğidir diyebiliriz. Mesela, “Troçki’yi Ben Öldürdüm” adlı öyküde, 1917 Bolşevik Devrimi sonrasında Rusya’dan kaçıp İstanbul’a gelen, burada yoksulluk çeken ve zor günler yaşayan Beyaz Rus Kontes Anastasya Nikoleyevna’nın içindeki yoğun öfke, anlatımlarına ve bakış açısına yansıyor. “İzmirli Yabancı” adlı öyküde ise uzun yıllar sonra İzmir’e dönen bir Levanten kadının, ailesine ve İzmir’e dair izlenimleri ve duygularını yine kendi anlatımları üzerinden okuyoruz. “West Side Story” adlı öyküde Karataşlı bıçkın bir delikanlının anlatımlarıyla 1960’ların İzmir’ine uzanıyoruz. Onun, “mahalleli olma”, “mahallenin namusunu kurtarma” gibi düşüncelerini, kabadayılık gösterilerini, kolejli bir kıza umutsuzca sevdalanmasını, kendi bakış açısı ve bıçkınlara özgü söylemi aracılığıyla öğreniyoruz. “Beşinci Basamak”ta ise çocukluk günlerini ve o zamanlarda yaşadığı büyük bir travmayı dillendiren anlatıcı, başından geçenleri,  dönemin kişilerde bıraktığı kimi izleri ve etkileri de sezdirerek anlatıyor. “Pasaport’ta Çay” adlı öyküde gençliğinde bir devrimciye âşık olan ancak olayların karmaşası içinde sevgilisinin izini kaybeden bir kadının kırk beş yıl sonra İzmir’e dönüşü sonrasındaki duygularını, içtenlikli ve duygu dolu anlatımları aracılığıyla derinden duyumsuyoruz.

Anlatıcı/öykü kişilerinin seslerinin yanında yazarın doğrudan metne dâhil olduğu, öyküye kendi sesini kattığı öyküler de var. “Kuzimo” böyle bir öykü mesela. Ayrıca “İzmirli Yabancı” öyküsünde de yazarın sesini duyuyoruz. Elbette, yukarıda belirttiğimiz gibi  “Âlim Kadın Çıkmazı”nda da. Bu yazınsal yaklaşım, okurdaki gerçeklik duygusunu derinleştiriyor. Arada bir yazarın sayfalarda sesini duymak, öykülerin gerçekler üzerine temellendiğini daha derinden düşündürüyor bizlere. Yazarın kendi muhayyilesinde, gerçekleri, yaşanmışlıkları nasıl dönüştürdüğünü, onu nasıl “metin içi gerçeklik” haline getirdiğini okuruyla paylaşması, ayrı bir bakış açısı derinliği de kazandırıyor öykülere. Kitaptaki öykülerin, gerçeklerden, insan hikâyelerinden, tarihsel dönemlerden, yaşantılardan, yaşanmışlıklardan kaynaklanmasının yanında yazarın gerçeğe eklediği düşsel boyutları da bize anlatması, içtenlikli bir tarz oluşturuyor. Yazarın bu seçimi, okuyanda anı tadı yaratmadığı gibi, metin içi dünyada yer yer bir üst kurmaca katmanı oluşturarak, öykü metnini çok boyutlu hale getiriyor. Yazan, düşünen, tasarlayan, değiştiren, dönüştüren, etkin bir kadın yazar portresi görüyoruz bu yazma süreçleri paylaşımlarında. Anlatıcıların farklı sesleriyle yazarın sesinin buluşması sayesinde, öykülerde aynı zamanda senfonik bir anlam zenginliğinin oluştuğunu da belirtmemiz mümkün. Hayatın kurmacaya dönüştürülmesindeki ince ve hassas noktaları iyi biliyor Şükran Yücel.

Yazara pek çok hayat unsuru esin veriyor. Bazen köyündeki evinde radyo dinleyerek dünyaya, hayata açılmaya çalışan genç bir kızın, radyo programına katılan kadın yazara gönderdiği dokunaklı bir mektup; bazen Osmanlı’nın son döneminde mektuplarda yaşanmış bir aşk; bazen oyuncu bir kızın özverili tiyatro tutkusu ona güçlü esinler veriyor. Öykülerin tümünde metnin dokusuna başarıyla sindirilmiş, incelikli ve derin bir toplumsallık var. Bu toplumsallık, tarihsel gerçeklerle yan yana ilerliyor. 1917 Devrimi ve sonrasındaki olayların insanlarda bıraktığı etkiler, sarsılma ve savrulmalar, Stalin’in baskısı üzerine İstanbul’a gelen Troçki’nin Büyükada yaşantıları ilgiyle okunuyor. Halikarnas Balıkçısı olarak tanınan Cevat Şakir Kabaağaçlı’nın Troçki ile tanışma merakı ve arzusu öyküyü daha da ilginç kılıyor.  12 Eylül’ün acıları, birdenbire ortadan kaybolan devrimci gençlerin başına gelenler; uzun yıllar içinde İzmir, İstanbul gibi kentlerin değişen, dönüşen ve belleğini yitiren yüzü, kitaptaki öykülerde etkileyici bir dille işleniyor. Yaşam biçimlerinin, aşkların değişmesi, dünyanın bambaşka bir yöne evrilmesi, toplumsal ve bireysel inceliklerin yitirilmesi de yine aynı akıcı, etkileyici, duygulu anlatımlarla ifade ediliyor.

Şükran Yücel’in öykülerinde toplumsallığın ve psikolojik derinliğin yanı sıra her zaman feminist bir bakış açısı ve feminist bir tavır da dikkati çeker. Bu kitaptaki öykülerin pek çoğunda, eve hapsedilen, daracık hayatını bazen şiir yazarak, bazen radyo dinleyerek genişletmeye çabalayan kadınların dünyalarına açılıyoruz. Şair Fıtnat Hanım, yazdığı şiirlerle yaşama tutunurken, köydeki genç kız, radyo dinleyerek başka hayatlara uzanır. “Yalancı Dolma” adlı öyküde kadının ev içi emeğinin nasıl sömürüldüğünü, kocası tarafından nasıl aldatıldığını, kadının kendi bakış açısından okuyor, kadınların uğradığı haksızlıklar üzerinde bir kez daha düşünüyoruz.

“Yalancı Dolma”da öncelikle ruhsal derinlik dikkatimizi çekiyor. Öykü kişisinin iç dünyası, psikolojisi başarılı bir dille, iç konuşmalar ve yer yer bilinç akışı tekniğiyle veriliyor. O, yaşamında hiçbir çıkış yolu olmayan, çıkmazlarda kaybolan bir kadındır: “Üç oda, bir salon, nohut oda bakla sofa, hayallerinin mezarında kaybolmak sokakta yolunu şaşırmaktan çok daha güvenli ve kolaydır.” (s.54) diyen anlatıcı/ öykü kişisi kadın, yemek malzemelerini karıştırırken, doğrarken, keserken, parçalarken yaşamdan da öç alır gibidir. Yalancı dolmaya eklediği malzemelerle özdeşleşmiştir ve yalancı bir yaşamdır yaşadığı. Kırık pirinç tanelerinden, kırık bir tınıya, bir ezgiye, kırılmış bir yaşama, kırgınlıklara açılıyor öykü kişisi. Çağrışımlar öyküde önemli bir yer tutuyor. Bu çağrışımlar, dilin, sözcüklerin, seslerin etkin kullanımıyla gerçekleştiriliyor. Dış gerçeklikle, öykü kişisinin iç gerçekliği öyküde birçok noktada buluşuyor. Bu buluşma noktalarında dilin psikolojiyle bağdaşması; sözcüklerin anlam, çağrışım ve ses yönleriyle insanlar üzerindeki psikolojik etkisi ön plana çıkıyor.

“Yalancı yaşam”dan intikamını “yalancı dolma” yaparken alır anlatıcı/öykü kişisi kadın. O, ortalama-sıradan bir ev kadını olmaya itilmiş, aydın bir kadındır. Entelektüel nitelikteki bazı çağrışımları (eros-kosmos-kaos gibi) bunu sezdiriyor. Mutfağa sıkışan, eve hapsedilen, sonra da beğenilmeyip terk edilen kadın ancak yemek yaparken gerçekleri yaşamaktadır. Öylesine benimsemiştir ki bu sıradan ev kadınlığı ve mutfak köleliği rolünü, “Yalan Rüzgârı” dizisinin o dar dünyasında sıkışıp kalmıştır; tıpkı kendi yaşamındaki daralma gibi… Evin dışı, onun için güvensiz ve tekinsiz bir yerdir. Öykü kişisinin dramı bu noktadadır. Olabileceği aydın ve özgür kadın ile kendisine dayatılan sıradan ev kadınlığı rolü arasındaki o çelişkinin, o daralmanın, bunalımın ve dramın anlatımı… Boyun eğişin değil, sessiz bir isyanın dile getirilmesidir “Yalancı Dolma”. Öykünün anlatıcı kadın kişisi de yolu Âlim Kadın Çıkmazı’na düşmüş, ne yazık ki çıkmazı aşamamış bir kadındır.

Kitaptaki bu öyküde ve diğer birçok öyküde sinematografik bir yapının varlığı da dikkatimizi çekiyor. “Yalancı Dolma” için şunları da ekleyebiliriz: Yaşanan ânda geriye dönüşlerle yer yer sinema kurgusuna açılan bu öyküyü okumak, ayrı bir heyecan veriyor. Geriye dönüşlerle zenginleşen, dolu dolu bir öykü ânını okuyoruz ilgiyle. İşte, yaşamdan bir ân ve o ânın içinde yoğunlaşan insani durum ve dram…

Bazı öykülerde ise tiyatro tadı söz konusu. Bir anlatıcının sahnede konuşması ve bir tiratla izleyicilere seslenmesi izlenimine kapılıyoruz. “Oyuncu Kızın Valizi” böyle bir öykü. Yazarın, tiyatro sanatına selam gönderdiği bu öyküde, oyuncu kızın düşsel bir sahneden seslenmesini ilgiyle okuyoruz. Tiyatro tutkusu öyle güçlüdür ki, onda, düzenli gelir getiren işini bırakır; evine, eşine ve iki çocuğuna da zaman ayırmayı ihmal etmeyerek birçok hayatı ve birçok rolü tutkuyla yaşamaya başlar oyuncu kız. Eril otoriteye başkaldıran ilk kadın karakter olan Antigone’nin anımsatıldığı öyküde, Virginia Woolf’a ait cümlelerin oyuncu kızın iç sesinde yankılanması, öykünün feminist boyutlarını güçlendiriyor.

Şükran Yücel, “Âlim Kadın Çıkmazı”nda olduğu gibi, mekânlardan, tarihi konaklardan, eski evler ve sokaklardan, buralardaki yaşanmışlıklardan ve insan hikâyelerinden esinlenen, oralardan incelikli öyküler çıkaran bir yazar. Mekânlar onda derin izlenimler, çağrışımlar ve etkilenmeler oluşturuyor ve yaratıcı hayal gücünü harekete geçiriyor. “Troçki’yi Ben Öldürdüm” adlı öykünün de yazarın Troçki’nin Büyükada’da harap haldeki evini gördüğü anda zihninde yavaş yavaş şekillenmeye başladığı kanısındayım. Bir imgeyle başlayan ve yoğun bir araştırma süreci ve bilgi birikimi sonunda yazılan bir öykü bu. Gerçek kişilerle kurmaca kişiler bir arada yer alıyor öykü sahnesinde. “İzmirli Yabancı”da, da yazar Bornova’nın eski Levanten köşkleri ve buralardaki insan hikâyelerini yazınsal bir yaklaşımla öyküye dönüştürüyor. Metindeki tarihsel derinliğe felsefi ve psikolojik derinlik de eşlik ediyor. Tüm öykülerde, anlatıcı/öykü kişileri, içinde bulundukları ruh hâllerini kendi anlatımlarına yansıtıyorlar.

Şükran Yücel, öykülerinde tarihsel/toplumsal belleğe büyük önem veriyor. Mekânlarda saklı kalan zamanın ardına düşen yazar, geçmişin derinliklerinden günümüze uzanarak mekânlar aracılığıyla toplumsal değişimleri, dönüşümleri, yaşantı farklılıklarını dile getiriyor. Belleği tazeleyen, unutmaya ve unutulmaya itiraz eden öykülere imzasını atıyor. Mesela “Pasaport’ta Çay” adlı öyküsünde Kordon’daki mekânların yıllar içinde değişimlerini, hiçbir şeyin aynı kalmamasını, tarihsel yapıların yok edilmesini, denizin doldurulmasını anlatıcısı aracılığıyla dillendirerek, toplumsal belleğin yok edilmesine yazınsal tarzda karşı çıkıyor: “Burası aynı yer olabilir mi? Eskiden ne kadar sade, sevimliydi tahta sandalyeler, masalar… Şimdi çirkinleşmiş gibi her şey. Arnavut kaldırımlarının yerini beton kalıplar kaplamış. Mânâ kaybolur mu çevrenin yozlaşmasıyla? Niye kaybolsun ki? Mânâ derinlerde, içimizde bir yerde. Ama çevre o mânâyı etkileyip dönüştürmüyor mu?” (s. 25-26)

Hayatın dinamizmini ve diyalektiğini yansıtan, yaşanmışlıklardan beslenen, belleğimizi güçlendiren, dayanışmayla bütün çıkmazların yollara, denizlere, özgürlüğe açılacağı umudunu veren Âlim Kadın Çıkmazı, Şükran Yücel’in öykü dünyamıza armağan ettiği nitelikli ve güzel kitaplardan biri.

(Şükran Yücel, Âlim Kadın Çıkmazı, Alfa Yayınları, Mart 2021)

YORUMLAR

Gönül Malat

Kitaba parmak sallayarak ve didaktik şekilde dalan yazarlara değil de ipeksi bir dokunuş bırakan yazarlara bayılıyorum. ilk fırsatta edineceğim kitabı. teşekkürler değerlendirme için Hülya Soyşekerci.

4 Haziran 2021

Öne Çıkanlar

Charles Dickens’ın Dekoratif KitaplarıPınarnaz Eren
İLGİNİZİ ÇEKEBİLİR

Adalet Çavdar

31 Mart 2026

Hayal Gücü, Yalnızlık ve Arkadaşlık

Çocuklar bazen bir teleskobun başında, bazen bir bakım evinin koridorunda, bazen de görünmez bir arkadaşın yanında kendilerine küçük dünyalar kurar.Çocuk edebiyatının en ilginç taraflarından biri, çocuklara yazılmış gibi görünen metinlerin çoğu zaman yetişkinlere d..

Devamı..

Acısız

Sevil Kılçıksız

"İnsanları yalnızca bilinmeyen korkutur.
Ama insan bilinmeyenle yüz yüze geldi mi, o korku bilinene dönüşür."

Antoine de Saint-Exupéry

BİZİ SOSYAL MEDYADA TAKİP EDİN

Oggito © 2024