Çağdaşları Kant'ın tüm mevcut temellendirmeleri aynı kefeye koyması (Gleichstellung) karşısında tabii ki şaşkınlığa düşecek ve buna itiraz edecekti.
On sekizinci yüzyıl, özellikle Adam Smith ve okulu tarafından geliştirilmiş olan "ahlak duygusu" kuramına bağlı kalmıştır. Kant da on sekizinci yüzyılın psikolojik eğilimli diline bağlı görünmektedir ki, kuşkusuz bu bağlılık aslında etiğin temellendirilmesi konusunda daha o zaman elde etmiş olduğu yeni kalkış noktasının özgünlüğünü giderek yeniden bulandıracak bir tehlikeyi de içinde taşımaktaydı. Yine de Kant bu yazıda ahlak felsefesinin aslı görevini "yükümlülük" kavramının çözümlenmesi olarak koymuş bulunmaktadır. Ama bu görevi yerine getirmeye ancak bundan sonraki yazılarında adım adım girişir. Çünkü bu döneminde onun ilgisi, "gereklilik" üstüne olmaktan çok, insanın ahlaksal yaşamının ampirik yönü üstünedir. Bu yüzden bu döneminde ahlak sorunlarını ele alış tarzını psikolojik ve antropolojik bir bakış açısı etkiler. Örneğin 1765-1766 ders yılı kış dönemi için hazırladığı "ders raporu"nda Shaftesbury, Hutcheson ve Hume tarafından temellendirilmiş olan ahlaksal inceleme yöntemini, derslerinde "çağımızın güzel keşiflerinden biri" olarak işlemeyi düşündüğünü belirtir. Kant için bu yöntem, “olması gerekene” değil, “olana” yönelir; soyut buyruklardan değil, kaynağını insanın somut doğasında bulan şeylerden hareket eder. Ama bu cümlelere bakılarak, Kant'ın bu dönemde İngiliz ahlak felsefesinin yöntemini hiçbir eleştirel tutum takınmadan benimsediği de sanılmamalıdır. Çünkü temel almak istediği "insan doğası" değişken bir doğa değil, hep aynı kalan bir doğadır. Bu şu demektir: İnsanın ahlaksal yaşamı, kendisine rastlantısal olarak etki yapan şeylerin değişkenliği içinde serimlenemez; bu yaşam hep aynı kalan bir ne’liğe (mahiyete) dayanmalıdır ve bu ne’lik ahlak yasası için dayanak olarak gösterilmelidir. Bu yüzden Kant'ın "insan doğası"ndan anladığı şey, İngiliz psikoloji geleneğinin etkisinden çok, Rousseau'nun etkisine dayalıdır. Rousseau onu "düzelten", saf düşünmeye dayalı zihinsel değerlendirmelerden kurtaran ve felsefesini yeniden eylem sorununa çeken kişidir. Öyle ki Kant için körelmiş olan yol, yani saf bilincin görünüşteki parlaklığı artık ortadan kalkmıştır. Rousseau'yu okuduktan sonra şöyle yazacaktır: "Bu körelmiş yol ortadan kalktı; insana saygı duymayı öğrendim ve genel şeylerle uğraşan biri olarak, bu yoldaki çalışmaların tümünün, insan haklarının yerleşmesi bakımından bir değer taşıyamayacağına inandığım anda da, kendimi pek işe yaramaz, sıradan bir insan olarak gördüm.” Ama böylece, saf yöntemsel anlamda yeniden bir başka inceleme yönüne girilmiş olur. Çünkü Rousseau'nun doğa kavramı, ifade ediliş şekline bakılırsa bir varlık kavramıdır. Ama saf içeriksel olarak tanınamayan bir ideal kavramı, bir norm kavramıdır da. Rousseau'nun kendisinde bu iki anlam da, birbirlerinden tamamen ayrı tutulmadan yan yanadır. Doğa, Rousseau'da hem insanın kendisinden çıktığı temeldir, ilksel hal ve varlıktır, hem de insanın kendisine geri dönmesi gereken erek ve sondur. Oysa Kant'ın çözümleyici düşüncesi için bu karışıklık bu halde bırakılamazdı. Kant, "varlık" ve "gereklilik"i, tam birinin öbürüne dayanır göründüğü bir yerde birbirinden ayırır. Bu ayrım öylesine keskin ve açık görünmektedir ki, artık bundan sonra saf doğruluk kavramının eleştirel çözümlemesine kadar giderek, hatta aynı anda saf teorik alanda da, bilginin kuruluş ve meydana gelişi sorununu değeri ve objektif geçerliliği sorunundan ayıracaktır.

Bu ayrımın Kant'ın Duyulur ve Düşünülür Dünyanın Formları ve İlkeleri Üstüne’de ilk tam sistematik ifadesini bulmasıyla birlikte, etik problemi de tamamen yeni bir zemine yerleştirilmiş oluyordu. Nasıl ki bilgide saf bir "a priori" varsa, şimdi de ahlak alanında bir a priori vardır. Bilgi nasıl ki yalın duyusal algıdan çıkmıyorsa, o anlığın ilksel kendiliğindenliğinden, bir "actus animi"den (canın, ruhun edimi) kökleniyorsa; ahlaksal a priori de kendi anlam ve geçerliliğine göre kavranılmak isteniyorsa, her şeyden önce haz ve öc duygularından çözülüp tamamen bağımsız ve bu duygularla karışmışlığından tamamen arınmış ve serbestleşmiş bir şey olarak bulunmalıdır. Böylece Kant'ın temellendirmesi ile ahlakın her türlü mutlulukçu (eudaimonist) temellendirmesi arasında keskin bir uçurum oluşmuş olur. Kant'ın yaptığı ayrım öylesine keskin bir ayrımdır ki, artık "mutluluk"u etiğin ilkesi sayan tüm temellendirmeleri, hatta bu arada Shaftesbury'nin "hazzın" asla doğrudan hissedilen bir duygu olmadığını, ancak en yüksek estetik arınma (katharsis, Verfeinerung) ve estetik yücelme (Sublimierung) içinde ortaya çıkan ahlaksal ölçüt olabileceğini belirten temellendirmesini bile dışlar. Çağdaşları Kant'ın tüm mevcut temellendirmeleri aynı kefeye koyması (Gleichstellung) karşısında tabii ki şaşkınlığa düşecek ve buna itiraz edecekti. Mendelssohn onun Shaftesbury'yi Epikür’ün yanına yerleştirmiş olmasından duyduğu kanıksamayı dile getirmekten kendisini alamayacaktı. Ama Kant şimdi kendisi ile o güne kadarki etik arasında etik-içi bir ayrılık değil, anlam ve temel kavrayış bakımından bir ayrılık olduğunu görmektedir. Bu yüzden profesörlük takdim tezinde işlediği kendi etik sisteminin tamamen farklı anlamını açmak, belirginleştirmek zorunluluğunu hissetti. Ne var ki bu yeni temel kavrayışı daha uygun bir şekilde serimlemeye ve temellendirmeye sık sık karar verdiyse de, bu çalışma o sıralarda zihnini meşgul eden "ana konu" (salt akıl eleştirisi) dolayısıyla "önüne set çekilmiş halde kaldı. Öyle görünüyor ki Kant, hiç durmadan bu gecikmeyi ani bir kararla gidermek ve bilgikuramsal araştırmanın güçlüklerinden uygun bir şekilde sıyrılmış olarak etiğine yönelmek arzusu içindeydi. Daha 1770 Eylül'ünde profesörlük takdim tezini gönderdiği Lambert'e şöyle yazıyordu: "Beni bu yaz oldukça sarsan ve uzun süren rahatsızlıktan sonra boş nekahat saatlerinde hiçbir şey yapmamaktan kurtulmak için, bu kış, içinde hiçbir ampirik ilkenin bulunmadığı saf ahlak bilimi ve ahlak metafiziği üstüne araştırmalarımı bir düzene sokmayı ve bitirmeyi tasarladım. Bu araştırma, pek çok noktada, metafiziğin değişmiş olan formu içinde en önemli görüşleri gündeme getirecektir ve pratik bilimlerin şu anda pek kötü ayrımlanmış ilkelerine baktığımda bu bana pek gerekli görünüyor."
Ama yine belirtelim, bundan sonraki soyut spekülasyonlarla dolu on yıl içinde, bu araştırmaya sık sık başlamak istemişse de o andaki sistematik ilgisi bunu hep engellemiştir. Çünkü her şeyden önce kaçınılmaz bir yöntemsel zemin olarak saf transandantal felsefe taslağı yapmayı ve daha sonra bunu izleyecek bir ahlak metafiziği geliştirmeyi düşünüyordu ki, her ikisi bittiğinde "doğa ve ahlak metafiziği" adını alacaktı ve kuşku yok ki sonuncusuna, yani "ahlak metafiziği"ne ağırlık vermeyi düşünüyordu. Herz'e 1773'te yazdığı mektupta bunu açıkça belirtmiştir. Şimdi şunu söyleyebiliriz ki, 1785'te yayımlanan Ahlak Metafiziğinin Temellendirilmesi, Salt Aklın Eleştirisi gibi on iki yılı aşan bir düşünce etkinliğinin ürünü olmuştur. Ama serimlemedeki canlılık, esneklik ve kıvraklık yapıtın Salt Aklın Eleştirisi'nin ciddi ve zorlu anlatım tarzından etkilenmediğini gösterir. Öyle ki hiçbir eleştirel ana yapıtında Kant'ın kişiliği buradaki kadar aracısız gözler önünde değildir. Ahlaksal güç ve büyüklük burada psikolojik çözümlemelerle yan yanadır, kavram belirlemedeki keskinlik popüler, sevimli betimlemeler ve örneklerle zenginleştirilmiş bir anlatım zarafetiyle pek mükemmel bir tarzda birleşir. Kişiliğinin en derin özünü oluşturan sübjektif "ethos" ilk kez burada saf halde kendini gösterir. Bu "ethos" kuşkusuz yalnız burada açığa çıkmaz; tüm ışıltısıyla daha Evrensel Doğa Tarihi ve Gökler Kuramı ve Bir Bilicinin Düşleri gibi gençlik yıllarının yazılarında da vardır. Ama bu "ethos ilk kez burada tamamen belirginleşir ve Aydınlanma felsefesiyle açık bir karşıtlık içinde, kendi özgül felsefi anlatımını bulur.
Kaynak: Ernst Cassirer, Kant'ın Yaşamı ve Öğretisi, Doğan Özlem, Notos Kitap, 2017






