1. Bölüm
Bu kış
Kandilli’de, câminin duvarının suya değdiği yerdeyim. Denizin üstünde ebruli bir tablo gibi açılmış yağlı, pis bir iz var. Yapış yapış, kokulu...
Adamın biri aynasız bir lügat tutturmuş, sövüyor dibimde. Pantolonunun önündeki ıslaklık çarpıyor gözüme. Kokunun o pis, yağlı hattan değil de adamdan geldiğini anlıyorum.
Suratında bir acının izleri, gözleri kapalı; küfrediyor…
“Gözlerini kapayınca daha mı iyi sövüyorsun?” Kafam iyi olmasa sormaya cesaret edemezdim de… Çıkmıştı bir kere ağızdan. Yüzünde varla yok arası uçuk bir tebessüm,
“Çek iki fırt, çekinme” diye uzattı şişesini.
“Eyvallah.” dedim. Onun da adı Murat’mış. Saçından dökülen yavşaklar yarım yamalak sarındığı örtünün üstünde kımıl kımıl... Ya da ben öyle düşledim. Kapanmayacak yaralarının olduğunu da düşledim teninde, kafa derisinde… Ağzının kenarları pul puldu, tırnakları kalınlaşmış, katlara ayrılmıştı... Ürküten görüntüsünün bize söylemediklerini merak ettim en çok da. Sonra, filinta gibi bir adam girdi hayalime. Övünüyor mu yakınıyor mu anlaşılamayan, “ben” yüklü bir sesle anlatıyor, nefes alacak zamanı olmadığından dem vuruyordu. Ya da saçmalamaya kadar gitmekte özgür olduğum bir kurguda uyduruyorumdur bunları.
Kafam iyi, demiş miydim?
İçimde kuyu gibi de bir umutsuzluk vardı o gün. Kötü şeyler olacakmış gibi…
Adamın suratıma diktiği bakışları öfkeli, çok öfkeliydi. Oturduğu yerde iyice topaklanmış, küçülmüş... Kirden yeşili kararmış, rengi kaçmış çaputa ne kadar sarınırsa sarınsın üşümeye devam edecekti.
Havada kar soğuğu…
Konuşmaya başladı birden.
“Uzun parmakları, diplerinin yarımayı beyaz tırnakları vardı. Elleri çok güzeldi… Tutkunuyumdur ben güzel ellerin…”
“Ne yani?” dedim. “Kadının birinin elleri güzel diye mi düştün sokağa?”
“Çocuğum öldü diye düştüm sokağa.” Pişman olmuştum sorduğuma. Zaten yeterince dert yokmuş gibi hayatımda… O ise neredeyse nefes almadan anlatmaya başladı. Dili dolandığından kimi sözcükler yuvarlanıyor, söyledikleri anlaşılmaz oluyordu.
Boşlukları ben doldurdum:
"Eskiden stad olan yerde kapatmıştım kontağı. Salgından beri metroyu kullanmıyordum. Oğlan bekliyordur beni şimdi. Yumuk avuçlarını dayamıştır cama… Yol açılsa ilk sapaktan gireceğim de... Aklımdan geçenleri nasıl mı bu kadar net hatırlarım? Dönüş yolumda aklımda hep aynı şeyler olurdu da ondan. Her gün yeniden irkilirdim bir de stadı çepeçevre dönen bayrak direklerini yerinde görmeyince.
İşte bunları düşünüyordum ki yanımdaki arabanın sürücüsü camı açmamı işaret etti.
'Ateş var mı?'
'Yok mu arabanın çakmağı?' diye seslendim ben de indirdiğim camdan. Bozuk olduğunu söyledi. Saçları, başının en üstünde kocaman bir tokayla tutturulmuştu. İş mi koyuyordu acaba? Öyle güzel falan da değildi. Hatta çirkin, evet çirkindi. Torpido gözünde tuttuğum çakmağı açık camından içeri attım.
'Eyvallah.' dedi. 'Senin de gözün arıyor stadı ha.' Şaşırmıştım.
'Nereden bildin?'
'Kendimden…' Çakmağı tutan elleri iki kumru… İki kumru kuşu nasıl sokulursa
birbirine… Öyleydi. Sigarasının dumanını burnundan geri soludu. 'Bende kalsın mı?' Oturduğu yerden gördüğüm kadarıyla sıska bir kadındı. Kollarını dirsekten kıvırıp, ellerini avuçları dışarı bakacak şekilde birleştirdi. Birkaç kez esnetti kendini.
' ‘Çakmak’ diyorum, bende kalsın mı?'
'Kalsın.' dedim. 'Benim şirketin eşantiyonu.' Göz göze geldik. Trafiğin açıldığı andı. O, benden bir burun önde sol şeritten ilerlerken ben ilk çıkış için sağa geçtim. Açtığım camdan yüzüme vuran soğuk içimi kıymış, yanaklarımı kesmişti.
Kar yağamıyor soğuğuydu bu.
Bilerek yaptığımı varsaymakta haksız sayılmazdı. Bir merhaba bile demeden, direkt söylemişti bunu ertesi gün aradığında. Şirketin isminin yazılı olduğu çakmağı vermem bence de tesadüf değildi.
Buluştuk. Kar nihayet yağmış, hava yumuşamıştı. Boğazdaki şu meşhur sahlepçinin denize uzaktan bakan masalarından birine oturmuştum. Erkence gidip bilgisayarımı açtım önüme. Birileri görürse diye… Bir iş buluşması için gerekli mizanseni oluşturmuştum yâni; gözüm kapıda… Gürültüyle açıldı kapı. Sonraları bana, orantısız irilikteki göğüsleri yüzünden olduğundan yakınacaktı eğik duruşunun, öne öne yürüyüşünün. Oysa iri falan değildi göğüsleri. Kalçalarıydı iri olan. 'Yazıklar olsun ulan sana,' diye, üstüme yürümüştü abim. 'bu Gollum kılıklı çirkin orospu için mi yıktın yuvanı?' Bana sanki bir yaradılış hatası gibi gelen sırıtkan bir ifadesi vardı. 'Burasını kapandı sanıyordum,' dedi, 'başka bir yer olmasını tercih ederdim.' Yakınmanın evrensel ipuçlarını taşırdı yüzünde. O üstten bakışı… Hep memnuniyetsizdi. Yakınmaları toplumsal bir vicdan üstünden falan da yürümezdi. Olduğu yerden, kazandığı paradan… Soracak sorusu, sokacak lafı boldu. İsteyip de olamadığı herkes hedefindeydi. Kariyer sahibi kadınları, parayı, başarıyı… Çekemezdi.
İlerleyen zamanda bir özelliğini daha keşfetmiştim. Göz kuruluğundan olduğunu düşündüğüm kıpışıklığının kıskandığında depreştiğini…
Büyüdüğü ortamla falan da alakası yoktu bunun.
Kötüydü...
2. Bölüm
Geçtiğimiz yaz
Geçtiğimiz yazın son günleriydi.
Tatildeyiz.
Okşar gibi bir esinti dolaşıyor dallarının arasında, uçlarına doğru gümüşlenen yaprakları kıpır kıpır ediyor serinliğine sığındığımız ağacın. Yaprakları seyre dalıyorum. Oğlum arabasında uyuyor… Soğuk bir şeyler söylememi istiyor, susamış. "Bir an önce ama…" diyor. Sesi dik.
"Sevgilinim ben senin. Komiye emreder gibi…" cümlemi tamamlamama izin vermiyor.
“Cırcırlar amma da söylendi,” diyor imalı imalı, “az zamanlarının kaldığını bildiklerinden…” Kalkıp gidiyorum yanından. “Çocuğu benimle mi bırakıyorsun?” diye sesleniyor. Uyuduğunu söylüyorum. Bir yüzüp geleceğimi. “Bari üstünü ört,” diyor, “rüzgâr çıktı. Bir de hasta çocukla uğraştırma beni. Anası tatilini yapsın, Ful çocuk baksın…” Geri dönmüyorum. Üzeri ayıcıklı yeşil pikesini örtmüyorum üstüne oğlumun. Terli alnından, pembe yanaklarından öpmüyorum. “Uyanacak şimdi, bakmam vallahi…” mızırdanmayı sürdürüyor. Dinlemiyorum.
Denizden döndüğümde hâlâ uyanmamış buluyorum çocuğu. Birkaç kez sarsıyorum arabasını, değişen bir şey olmuyor. Kucağıma alıyorum. Adını sesleniyorum. Kirpiklerini aralıyor… Ölmek üzere olan bir kedinin gözleri gibi içine göçmüş gözleri... Bakışları ışıksız.
Benim yüzümden…
3. Bolüm
"Nâzım usulcacık okşar vapuru,
yanar elleri."
Başı dizlerinin arasına gömülü. Bir ileri bir geri gidip geliyor gövdesi… Önce, sarındığı örtüyü atıyor üstünden. İkiye, sonra da dörde katlayıp, suyun ulaşmadığı bir kenara koyuyor oğlunun pikesini. Okşuyor okşuyor... Aklında bir şiirden iki dize...
Kimindi?
Hatırlamıyor. Ayakkabılarını, pislikten ağırlaşmış çoraplarını çıkarıyor acele etmeden.
Bu kadarı yeterli.
Yatışmak için sonu olmayan bir öykü kotarıyor kafasında. Sınırları çizilmiş bir hayatı anlatan sıkıcı ama mutlu bir öykü. Bir kadın var içinde hikâyenin, bir de çocuk…
Camiinin dibinden suya uzanan dört basamağı iniyor usulca. Yosunlu ve kaygan basamakları...
Denizin üstünde ebruli bir tablo gibi açılan yağlı, pis ize uzatıyor elini. Yapış yapış bir şey bulaşıyor parmaklarına...
Havada kar soğuğu.






