Oggito Logo

Ne Haber

Bilim Teknoloji

Ekonomi

Liste

Söyleşi

Öykü

Video

12 Mart 2021

Öykü

Karakol

Deniz Faruk Zeren

Paylaş

1

0


  Can sıkıntısından patlayacaktım. Sıkışık kalabalıkların arasında dolaşmaktan bunalmıştım ki Bülent ağabeylere gitmek düştü aklıma. Düştü de kendimi bu şaşaalı caddelerin arkasında, dar bir sokakta, kirli, yamuk yumuk bir apartmanın önünde buluverdim. Bülent ağabeylerin oturduğu apartman. İçeri girmeden, her zaman olduğu gibi, doğrusu param olduğu zamanlardaki gibi, hemen bitişikteki bakkala uğradım. Bülent ağabey gofret sever. Ucuz, bayat ama tatlı küçük beyaz gofretlerden. İşin aslı Bülent ağabeylere her gelişimde biraz da yaramaz bir durum olup olmadığını anlamak için uğrarım Bakkal Hasan’a. Şom ağızlı, iyi niyetlidir Bakkal Hasan. Veresiye de yazar Bülent ağabeylere. Alacağı gecikince de hiç peşine düşmez. Her uğrayışımda gofretleri uzatırken, “Seninkiler evde, misafir de var herhalde” ya da “İki gündür yok seninkiler ya bir yerlere gittiler ya da iş geldi başlarına" gibi durum bildirimi yapıp kendince anlamlar yüklediği göz kırpması ve sırıtmasıyla uğurlar beni. Bazen de onlar haber bırakırlar, “Bir hafta yokuz," der Bakkal Hasan, Bülent ağabeyin ağzından, değiştirmeden.

       Dükkâna girdiğimde aldıkları öteberinin paketlenmesini bekleyen bir iki müşterisiyle uğraşıyordu Bakkal Hasan. Suratı asıktı. Elindeki siyah poşeti doldururken göz göze geldik bir an. Gözlerini kaçırdı. Anlamadım. Gülümsemeye çalıştım. Bakmadı. Müşteriler çıkmadan bir an bana dönüp, “Ne istiyorsun kardeş?” diye sordu. Şaşırdım. Kızdı biraz da. “Bakkal Hasan havalara girmiş yüz vermiyor bize!” “Elli bin liralık gofret, bir paket de Samsun,” dedim umursamaz görünmeye çalışarak. Elindeki poşeti bırakıp gözle görünür bir telaşla beyaz şeffaf poşete doldurdu gofretleri. Arkasındaki raftan aldığı Samsun 2l6’yı uzattı hemen. Gofretleri ve sigarayı alıp ücretini ödedim. Alışılmadık bir serilikle paramın üstünü alıp çıktım dışarı.

 

"Bakkal Hasan bir şeylere kızmış olmalı, dönüşte uğrayıp gönlünü alayım" diye düşündüm. Akşamın gri, karanlık örtüsü sokakta bu eciş bücüş apartmanlarda tek tük yanmaya başlamış sarı beyaz ışıklara karışarak serilmek üzereydi günün üstüne. Açık pencerelerin hafif hafif esen akşam rüzgarıyla uçuşan perdelerinin ardından annelerin çocuklarını azarlayan bağırışları, televizyonlardan yükselen haber sunucularının metalik, ürkünç, buyurgan seslerine karışıyordu. Sokağın orasından burasından yorgun, aceleci adımlarıyla iş dönüşü evlerine yollanmış insanlar geçiyordu. Usul usul inen akşama, yorgun insanlara, yazın sidik ve keskin ter, kışın nem ve keder kokan, gökyüzüne doğru inatçı bir duyarsızlıkla yükselerek sarı ışıklarını süzen apartmanlara, binalara baktım. İçimde o,  gün boyu her yanımı sarıp sarmalayan, caddelere, vitrinlere bakıp boş boş dolaştıran sıkıntıdan eser kalmadı. “Hayat!” dedim, “hayat burada işte, akıyor tüm hırçınlığıyla!”

    Dökülüp ziyan olmasın diye koca bir tencere pişmemiş, kart fasulyeyi mideye indirince hastanelik oluyordum neredeyse. Gülcan abla menemen yapmış olsa bari.

 

Rengi belirsiz, suntası ortasından içe çökmüş tahta kapının önünde durdum. Ne zaman gelsem bu kapının önüne tatlı, heyecanlı bir sevinç kaplar içimi. Her gün de gelsem böyledir bu. Üç beş saat onlarla olmanın sevinci… Işığı yakıp zile bastım. İki kısa bir uzun, zır zır, zııır, diye öttü zil. İçerden takır tukur sesler geldi. Gülümsedim. Kapı açılır açılmaz gofret poşetini uzatacağım. Takılacağım Bülent abiye. Curcuna kopacak. Güleceğiz ağız dolusu.

 

Hızlı ve sertçe açıldı kapı. O an, tam o an kapının o sert, kırılacakmış gibi inleyen sesini duyduğum an elektrik akımına benzer ışıklı bir şeyler geçti aklımdan. Anladım. Ama çok geç. İçerden uzanan bir el kolumdan tuttuğu gibi kapının aralığından içeri çekti beni. Şaşkınlığıma rağmen kolumu çekip kurtararak kendim girdim içeri. Kapı kapandı. Adamın biri elini göğsüme bastırıp duvara yasladı beni. “Hoş geldin,” dedi sırıtarak, elindeki telsizi yüzüme doğru sallayan öteki yaşlıca kel adam. Anlamazlığa vurdum önce. “Kimsiniz siz,  ev sahipleri taşındılar mı?” Elini göğsüme bastıran adam güldü. Diğer eliyle ceketimin iç ceplerini, oramı buramı aradı. Elimdeki gofretleri cebimdeki bozuk paraları –başka param yoktu– kimliğimi kalemlerimi, küçük not defterimi aldı. Elini göğsümden çekip iki elinin arasında tuttuğu gofret poşetini inceledi. Gofretleri yemese bari!

      Ayakkabılarımı çıkarıp içeri geçtim. Odanın ortasında yığılı kitap,  dergi, gazete,  kaset, ders kitapları, fotokopi ders notlarından oluşmuş küçük dağcığa baktım. Sağda solda birkaç çorap teki, atlet, eşofman, resim, kalemler dağınık halde duruyordu. Diğer iki küçük oda, mutfak, banyo ne haldedir kimbilir, diye düşündüm. Yerdeki eşyalara bir anlığına diktiğim gözlerimi kaldırıp eski, hırpani, süngerleri fırlamış kanepede oturan Bülent abiye ve Gülcan ablaya baktım. “Hoş geldin,” dedi Gülcan abla. “Hoş bulduk!” Taşkın bir kahkaha koyverecektim ki zor tuttum kendimi. Ağzının kenarında ince bir gülümsemeyle kollarını göğsüne kavuşturmuş oturuyordu Bülent ağabey. Ayakayaküstüne atmış sakin sakin sigarasını tellendiren Gülcan ablanın yanına geçip oturdum. Elini göğsüme bastıran adam gofret poşetini ve sigara paketini önümüzde duran kırık ayağı bir karton parçasıyla zar zor yapıştırılmış uzun, eski sehpanın üzerine bıraktı. Telsizli adam da geldi, yan yana ayakta karşımızda durdular. “Şifreli basıyorsunuz demek zile!” dedi telsizli adam. “Nerden çıkarıyorsunuz?” demeye kalmadan elini göğsüme bastıran, “Nerden geliyorsun?” diye atıldı. Çapraz sorguya başladık! Sustum cevap vermedim. Sehpanın üzerindeki sigara paketini açıp bir sigara yaktım. “Nerde okuyorsun sen?” Bir iki nefes çektim peş peşe sigaramdan, genzim yandı. “Nerde oturuyorsun?” Sigaranın külünü içi tıka basa dolu olan kül tablasına silktim. Zil çaldı. Kesik kesik değil ama doğrudan. Adamların yüzlerine baktım. Işıyordu yüzleri. Sevinçten ağızları kulaklarında neredeyse!

Bana açtıkları yöntemle açtılar kapıyı. Gelen talihli kim diye kulaklarımızı dikeltip anlamaya çalıştık. Kapının önünde, “Annem… Yemek… Gülcan abla…” diye korkuyla derdini anlatmaya çalışan genç bir ses geldi. Alt katta oturan Hüseyin Hoca’nın kızı Zehra bu! Az sonra içeri girdi. Yüzü dehşet içindeydi. İki eliyle sıkı sıkı tuttuğu,  içinde özenle dizilmiş yaprak sarmaların olduğu büyük porselen tabak titriyordu. Gülcan abla ayağa kalkıp, “Gel… Korkma canım,” deyip elindeki tabağı sehpaya bırakıp yanına oturttu Zehra’yı. “Çocuk evine gitsin,” dedi Gülcan abla, yine karşımıza gelip dikilen adamlara. “O bizim alt kattaki komşunun kızı, yemek getirmiş yalnızca,” dedi. Telsizli adam, biz biliriz gibisinden kel kafasını sallayıp, “Anlayacağız… Anlayacağız,” dedi manalı manalı.

       Az sonra zil çaldı yine. Aynı yöntemle açıldı kapı. Gelen talihli içeri çekildi. “Kızım, ah kızım… Yemek…” Zehra’nın annesi bu da! Kızı dönmeyince merak etmiş olacak. Kadıncağız şaşkın şaşkın içeri girince kızına sarıldı hemen. “Ah yavrum.”

 

   Odada oturacak başka bir şey olmadığından kanepedeki yerimi ona verip yerdeki iyice eprimiş yeşil kilimin üzerine oturdum. “Onları tutmanız anlamsız… Bırakın gitsinler… İnsanları böyle alıkoymaya ne hakkınız…” Bülent ağabey daha lafını bitirmeden telsizli kel, “Kes… Kes” dedi, “kimi alıp kimi bırakacağımızı sana mı soracağız?” Kesti Bülent ağabey. Zil çaldı yine. Bu da Hüseyin hoca olmalı. Hoca içeri girdi bu kez. İçeri girince Bülent ağabey yere, benim yanıma oturup yer Verdi. Hoca sinirli, “Ne oluyoruz yahu karakol mu burası,” dedi. “Karakol tabii, huzur bozan her yeri karakola benzetiriz…” diye kesti sözünü, elini göğsüme bastıran. “Tartışmak manasız hocam,” dedim. Sustuk hepimiz.

Zil çaldı yine. Kesik kesik bu kez. Adamlar bir hoş oldular. Kapı açıldı. Konuşmalar, bağırış, gürültü patırtı karıştı birbirine. Kalabalık olmalı yeni gelenler, diye düşünürken doktor murat girdi içeri. Arkasından diğerleri. Tam altı kişiler. Bu olağan dışı karşılamalara şaşkın bazısı, bazısı gülümsüyor pişkin pişkin. Okuldan çıkıp gelmiş arkadaşlar, yoğun bir ders gününün stresini atmaya! “Sen de buradasın ha,” dedi Doktor Murat bana bakıp. “Öyle ya, kambersiz düğün olmazmış!” Odada oturacak yer kalmadı, yeni gelen misafirler de hemen oldukları yere çömeldiler. Telsizli adam kapının ağzında durup, “Kendi aranızda konuşmayın, gürültü etmek yok!” diye uyardı herkesi. Dinleyen kim? Herkes kendi arasında fıkır fıkır kaynamaya başladı bile. Bu arada ev sahiplerimiz de kapının önünde fısıldaşmaya başladılar. “Telsizle destek isteyelim komiserim.” “Denedim oğlum, denedim de şarjı bitmiş alçak telsizin… Telefonları da yok ki bu sünepelerin… Fıkır fıkır güldük bu işe. “Anne ben acıktım,”

dedi Zehra. Gülcan abla sehpanın üzerindeki yaprak sarması dolu tabağı uzattı. Elden ele dolaştı tabak. Bir çırpıda boşaldı tabii. Ev sahiplerimiz şaşkın, izlediler öylece odanın kapısında dikilip. Bülent ağabey gofret poşetine uzandı. Sarmanın üzerine tatlı yiyeceğiz! Bu arada zil çaldı tekrar. Adamların yüzlerinde bir bıkkınlık dolaştı. Kapının önünden, “Höööst,” diye bir ses yükseldi. Bülent ağabey elinde yarım bir gofret ayağa sıçradı. “Babam geldi.” Tesadüf bu ya, Bülent ağabeyin yaşlı anacığı ‘Oğlumu göreceğim!’ diye tutturunca babası, dayısı, iki kardeşi kalkıp gelmişler ta Urfa’dan. Evde bir curcuna bir curcuna koptu ki, sormayın. Bülent ağabeyin annesiyle babasının ellerini öpmek için sıraya girdi herkes. Sonra Bülent ağabeyin babası, “Oğlum bu bekçileri ne zaman tuttunuz?” deyince toplu bir kahkaha koptu ki, adamcağızlar ne yapacaklarını şaşırdılar. Telsizli olan birkaç kez, “Hop ne oluyoruz, sessiz olun, dingonun nahırı mı lan burası!” diye bağırdı ya, fısıldaşmalar koyu sohbetlere dönmüştü bile. O kargaşada Gülcan abla mutfağa gidip çay demledi. Çaylar hazır olup Gülcan abla elinde çay tepsisiyle içeri girince yine bir gürültü koptu. Ev sahiplerimiz öteki odaları kullanım dışı tuttuklarından iyice sıkışmış, hatta bazılarımız neredeyse üst üste çıkmıştı. Orta yerde duran kitapları kaldırıp yer açtıysak da nafile.  Gülcan abla boş çay tepsisiyle mutfağa giderken telsizli adam sinirlice, “Bize çay yok mu kızım?” diye çıkıştı ona. “Başka bardağımız yok, bardaklar boşalsın, çay da kalmışsa içersiniz,” dedi Gülcan abla.

       Elini göğsüme bastıran adam sehpanın üzerindeki paketten sigara alacakken zil çaldı yine. “Tüh böyle işin içine!..” dedi, yüzü karardı iyice. “Yolgeçen hanı mı ulan burası?” Artık kapıyı rastgele açıp, sorgu sual etmeden, arama yapmadan alıyorlardı içeri gelenleri. Böyle olunca da yeni gelenler hiçbir şeyin farkında olmadan karışıyorlardı kalabalığa. Celaller gelmiş bu kez. Bizim mahallenin gençleri… İşlerinden çıkıp evlerine geldikten, iş elbiselerini değişip yemeklerini yedikten sonra soluğu Bülent ağabeylerde alıyorlar kaç zamandır. “Çayı kaçırdık mı Gülcan abla?” diye sordu Celal. Gülcan abla tekrar çay demlemeye koyuldu. Daha Celaller yer bulup yerleşmeden kapı çalınmasın mı tekrar.  Ama bu kez gelenler zile birkaç kez bakıp beklemek zorunda kaldılar. Ev sahiplerimiz kapıyı açıp açmamakta tereddütlüydüler çünkü. Aralarında bağırıp çağırıp en son kapıyı açmaya karar verdi ev sahiplerimiz. Bu yeni gelen konuklar da Gülcan ablanın çalıştığı hastanede tedavi görmüş sekiz on kadar eski hastasıydı. Pasta, çiçek, kuru yemiş alıp ziyaretine gelmişler. Vefa ziyareti. Eh artık diğer odalara da geçmek şart oldu! Geçtik geçmesine ya, yine de evde adım atacak yer yoktu. Elini göğsüme bastıran adam sehpanın üzerindeki sigara paketine doğru bir hamle daha yapmıştı ki, zil çaldı yine! Yeni gelenlerin kimler olduğunu anlayamadım bu kez. Diğer odalardan birinde Doktor Murat’la yeni bir kitapla ilgili tartışmaktaydım çünkü. Tartışmamız koyulaştığından artık yeni gelenlere, kalabalığa karışanlara aldırmıyorduk. Zil çaldı, kapı açıldı. Kapı açıldı, zil çaldı. Ev de evmiş hani, geleni aldı içeriye, geleni aldı, bana mısın demedi!

  Bir ara saatime baktım. Geç olmuştu bayağı. Tartışmamıza sonra devam etmek üzere doktordan izin istedim. “Nenem merak eder, gecikmeyeyim,” diyerek kalktım. Kapıya ulaşana kadar bayağı eziyet çektim, eziyet çektim ya kalabalığı yara yara ulaştım en sonunda kapıya. Telsizli ve elini göğsüme bastıran ev sahiplerimiz kapının orada öylece pısmış, başları ellerinin arasında oturuyorlardı. “Ben çıkıyorum,” dedim, ses etmediler, yüzüme bile bakmadılar işin aslı. Tam kapının koluna elimi attım, kapıyı açıp çıkacaktım ki, zil çaldı yine. Bu kez ben açtım kapıyı. Baktım ki, bir elinde şapkası, diğer elinde kocaman tırpan olan yaşlı bir amca! Arkasında da yaşlı, genç, çoluk çocuk bir kalabalık. “Buyur amca," dedim gülümseyerek.

      Amca merakla başını içeri uzatıp, “Ula oğlum,” dedi, “az önce köyden geliyoduk, şorda arabadan indiydik, baktık ki, herkesler sokakta bu yana gelir, kardaşlar, dedik, nereye böyle? Bülentlere, dedi biri. Hele bir yol biz de varak Bülentlere de, ne kerameti varmış bu işin, dedik de geldik işte,” dedi bir çırpıda. “Hoş geldiniz amca, hoş geldiniz, içeri buyurun, başımızın üstünde yeriniz var, hoş geldiniz…”

YORUMLAR

Henüz hiç yorum yapılmamış. İlk yorum yapan sen ol!

Öne Çıkanlar

Bu Eleştirel ve Gerçeküstü Karikatürle..Oggito
İLGİNİZİ ÇEKEBİLİR

Tan Doğan

6 Şubat 2025

ârâfî

kendimi sıka sıka kırk beş yıl olmuş iş-ev arası hayatta! okullar, okumalar, okul: derslerin esîri olmuşum tam yirmi yıldır. tatiller de olmasa bizimkileri görmem güç. nefesiyle hemhâlım yalnızlığımın. insan zamanla alışıyor mu ne sesten, sözden öte, gölgesine? gün yorgunu, akşam tutkunu, gece ..

Devamı..

Bunun Adı Findel ..

Şevval Tufan

"İnsanları yalnızca bilinmeyen korkutur.
Ama insan bilinmeyenle yüz yüze geldi mi, o korku bilinene dönüşür."

Antoine de Saint-Exupéry

BİZİ SOSYAL MEDYADA TAKİP EDİN

Oggito © 2024