Demet Çizmeli sessizce akıp giden ve hayatları sürükleyip götüren zamanı, felsefi bir derinlikle dile getiriyor; ruhumuzun en gizli köşelerine dokunuyor adeta. Felsefi derinlik, tarihsel ve sosyal derinlikle bütünleşiyor.
Sessiz ve derin bir etkiyle öykü severlerin yüreğinde iz bırakan Dünyanın Ortasında Demet Çizmeli’nin ilk öykü kitabı. Atatürk Üniversitesi Dramatik Yazarlık Bölümü mezunu Demet Çizmeli, daha önce birçok tiyatro eseri ve radyo oyununa imzasını atmış, oyunları önemli tiyatrolar tarafından sahnelenmiş gerçek bir sanat emekçisi.
Yazarın bu kitabındaki öykülerini araştırmayla, bilgiyle ve bilinçle yazdığı; bu niteliklere yazınsal özgünlük, felsefi ve tarihsel derinlik de kattığı dikkatimizi çekiyor. “Dünyanın ortası”, Doğu Anadolu’nun karlı, fırtınalı kenti Erzurum’dur öykülerde. Erzurum’da doğup büyüyen ve halen bu kentte yaşamını sürdüren Demet Çizmeli, öykülerinde Erzurum’un eski mekânlarında yaşayan tarihin ardına düşüyor, insan hayatlarına açılan sayfalarıyla meraklı bir yazınsal yolculuğa çıkarıyor bizleri. “Mekânın ruhu”nu bütün öykülerde derinden hissettiren Demet Çizmeli, bu köklü kentin özellikle yakın tarihine farklı zaman katmanlarında dolaşarak açılıyor, mekânlara sinmiş hayatları, öykülerinde yeniden canlandırıyor. Çoğu “atmosfer öyküsü” niteliği de taşıyan dokuz öykü, zamanlar boyunca kışları durmaksızın yağıp kentin üzerine bembeyaz bir ıssızlıkla çöken karı, uğultuyla esen fırtınayı, iliklere kadar işleyen soğuğu yaşatıyor okurlara. Geçmişten günümüze, günümüzden geçmişe gidip gelen, zaman sarkacında salınan öyküler, Anadolu’nun ıssızlığını yer yer gizemli bir Şark atmosferi içinde dillendiriyor. “Billûr Piyalelim” öyküsünde olayların İstanbul’a uzandığı, kişilerin yaşantılarının İstanbul ve Erzurum arasında gidip geldiği, kitaptaki diğer öykülerin asıl mekânının Erzurum olduğu görülüyor. Soğuğun, yağışın, çatılarda, yollarda biriken karların katı gerçekliğine, insani sıcaklığı derinleştiren ve güzelleştiren dost sohbetlerinde anlatılan efsane ve masalların düşleri ve hep birlikte içilen çayların buhar tüten sıcaklığı eşlik ediyor.
Araştırma konusundaki disiplinini, yazdığı metinlerin kurgusal mimarisiyle bütünleştiren yazarın bu sağlam yapılı öykülerinde akıcı, duru ve şiirsel dili ön plana çıkıyor. Bu dilin, insan hikâyeleri ve psikolojisini ifade etmedeki başarısı dikkat çekerken, tarihsel yapıların, eski hanların, medreselerin, Millî Mücadele yıllarında Kongre’nin toplandığı binanın, Cumhuriyet’le gelen modern hayatın simgesi Halkevi binasının ve bütün o mekânlarda yaşanmış gerçek hikâyelerin üzerine kurgulanan öykülerin anlam katmanları okuru yavaş yavaş etkisi altına alıyor. “Peteklerinin binlerce gözünde zamanı sıkıştırılmış olarak muhafaza eden” mekânların değişim ve dönüşüm sürecini; zamanla yıkılan, yok edilen tarihsel belleği derin bir hüzün duygusu yaratarak yansıtıyor öyküler.
Demet Çizmeli sessizce akıp giden ve hayatları sürükleyip götüren zamanı, felsefi bir derinlikle dile getiriyor; ruhumuzun en gizli köşelerine dokunuyor adeta. Felsefi derinlik, tarihsel ve sosyal derinlikle bütünleşiyor. Yakın tarihin bir panoraması, insan hayatları, acıları, hüzünleri, sevinçleri, aşkları üzerinden okunabiliyor. Gizemli bir atmosferin oluşturduğu düşsellik, kentsel mekânlarda yaşanmış gerçeklerle buluşuyor. Bu buluşmadan anlam zenginliklerine ve yazınsal/estetik tatlara ulaşılıyor. Eski han duvarlarında, zaman aralığından süzülen santur ve bendir seslerinde, sarkaçlı saatlerde, Halkevi duvarının özünü oluşturan kara taşın yüreğinde dile gelen geçmiş zamanın büyüsüne kapılıveriyor insan. Öykülerin pek çoğu geniş bir zaman dilimine yayılıyor. Bir dönemin insan hayatlarına yansıyan, o hayatlarda içselleşmiş olan niteliklerine ulaşabiliyoruz. Özellikle 1940’lı yıllar ve 1950’lerin başı, incelikli ayrıntılar ve yaşantılar üzerinden duyumsatılırken, ara sıra daha eski dönemlere de ustalıklı geçişler yapılıyor.
Yazar kitabındaki bütün öykülerde insan-kent-mekân-zaman bütünselliğini sezdiriyor derinden derine. Arka kapak yazısında usta yazar Füruzan’ın, “Bu öykü kitabı birikimli, çalışkan, yetenekli bir yazarın edebiyatımıza getirdiği yeni bir soluktur kanısındayım,” sözleri dikkatimizi çekiyor. Demet Çizmeli’nin, öykülerinde Füruzan’ı örnek alırken aynı zamanda kendi özgün tarzını da yarattığını belirtmek gerekir. Demet Çizmeli kent tarihini araştırmaya, yazmaya ve doğup büyüdüğü kenti yaşamaya önem vermesi, bakış açısına ve metinsel sağlamlığa özen göstermesi ve detaylara dikkat etmesiyle bence güzel ve etkileyici öykülere ulaşmış.
Sert kışlarda, içe kapanan suskun insanların iç dünyalarında yaşattıkları gerçekler, anılar, yaşantılar, yazarın açtığı dil penceresinden bizlere ulaşıyor. Mekânların yalnızca insanlarla, o mekânda daha önce de yaşamış olan insanlardan kalan anı parçaları, izler ve titreşimlerle bir anlam ve değer kazandığının sezgisine ulaşıyoruz. Kitaptaki öyküler, bir kaynaktan çıkar gibi mekânların içinden sessizce zamana sızarak unutulmaz bir yazınsallığa bürünüyor. Belirli tarihsel dönemleri inanılmaz bir ayrıntı zenginliğiyle aktaran yazar, Erzurum’un yanı sıra İstanbul’a da uğrayan öyküsünde aynı ayrıntı zenginliğine özen gösteriyor. Öyküler bizi derinden düşündürüyor, duygu ve sezgi dünyamıza hitap ediyor.
“Firari” başlığını taşıyan ilk öyküde “kente bir yabancı gelir ve öykü başlar.” Bu öyküde dışlanmanın, ötekileştirmenin ve şiddetin en koyu karanlığıyla karşılaşırız. Yazar, kentin karanlığını ve o karanlığı zaman zaman yırtıp yok eden aydınlığı bir arada anlatmıştır bu kitapta. 1940’lı yıllarda savaşa gitmemek için Tiflis’ten kaçıp Erzurum’a gelmiştir yoksul Pavliko. Dil bilmediği, beş parasız olduğu için zorluk çeker, pek çok sıkıntı yaşar. Yabancı olduğu için güven duymazlar ona; insanların bazıları onu casus sanır. Öyküde göçün, yersiz yurtsuzluğun, yabancılığın anlatımları bir kış masalı gibi sarar ruhumuzu. İyiler de vardır bu masalda ama kötüler daha güçlüdür ne yazık ki. Ona yardım eden, yatacak yer ve yiyecek verenler de vardır, sadece “yabancı” olduğu için ondan nefret edenler de. Kentin ve kente gelen yabancının durumunu şöyle dile getirir yazar: “Eski kentler kaybettikleri zamana ağlar geceleri. Kararan kentin iniltisi; akşamla beraber hüzünlü bir şarkı gibi kendine özgü kokular ve ağır seslerle duyuluyordu. Pavliko, kuytuda bir evin duvar dibine çöküp ayaklarını uzattı. Sırtını yasladığı taş duvar kemiklerini dinlendirdi. Kalın yünlü kumaştan koyu renk papak takan adamlar kıvrılıp uyuduğu duvar dibinde ayaklarıyla bedenini dürtüp yabancının ne menem biri olduğunu anlamaya çalışıyorlardı.” Yazar, kentin toprak damlı evlerinin, ahşap pencere kafeslerinin, ehramlara bürünmüş kadınlarının yanı sıra her akşam Köroğlu destanının anlatıldığı Âşıklar Kahvesi’ni de anlatır. Metnin dokusunu, tarihsel zaman, mekân, insan ilişkileri ve kurgu açısından titizlikle, ince bir nakış ya da dantel örer gibi oluşturur. Yerel eşya adları da dikkatimizi çeker bu öyküde.
1940’lar, Hitler’in Avrupa’yı kasıp kavurduğu yıllardır. Pavliko, savaşın acıları ve savrulmaları nedeniyle yolu bu karlı kente düşen bir “kış yabancısı”dır. Ülkemizde ve bu karlı kentteki aydınlanma, modernleşme ve bilinçlenme çabalarına karşın, halkın bir kısmında cahilliğin, bağnazlığın, batıl inançların sürdüğüne tanık oluruz. Sanatı, düşünceyi, değişimi, farklılığı reddeden, insancıllığı yadsıyan; suçsuz bir insana sırf yabancı olduğu ve çalgı çaldığı için iftira eden, şiddete yönelen son derece cahil ve kışkırtılmış bir güruh vardır orada. Yazarın dediği gibi, “İçe kapalı kentler çok acımasız insanlar yaratırlar. Gerçekleri aydınlatmak yerine can derdine düşürdüklerine kaba tehditlerde bulunarak korkutmayı yeğlerler.” Müthiş bir taassubun pençesindedir vicdanlar. “Ama bu insan!” diyen vicdanlı bir sesi duymazdan gelen Şadi adlı kötücül adam, “Aradığımız komünist bu, Stalin’in askeri. Urus casusu!” şeklinde konuşur. Kendi yarattığı düşmana yönelmiştir bütün öfkesi ve şiddeti.
“Zamanın Ayarları” farklı zaman katmanlarında dolaşan bir “muvakkit” öyküsü. Anadolu mitosları, düşsel varlıklar çıkar karşımıza ve gerçeklerle düşler sarmaşır. Tasavvuf düşüncesi ve insan sevgisi derinleşir öykü kişilerinin ruhlarında. Muvakkit Fehim Efendi’nin bütün ideali, bütün rüyası, içi görünen bir “iskelet saat” yapabilmektir: “Neden içi görünüyor ustam?” diye soran kişiye şu yanıtı verir: “Bu, içi dışı bir olmaktır oğlum. Fikriyatın zamana aksidir. Zamanın bir parçası var olmuştur ve artık yoktur; öteki parçası da olacaktır, henüz yoktur. Zaman varlık ile yokluğun bir karışımıdır. İdraktir.” Öykünün sonu mitoslara açılır. Kaknüs kuşunun kanatlarındadır yanan zaman. Fehim Efendi ile Kaknüs arasındaki konuşma şöyle dile getirilir: “Santurunun sesini duydum da kanatlarım eridi aşka uçtum ey Fehim! Sırrım kanadımdaki ateşten kopan figanımdadır. Al ateşimi ruhunda hiç sönmeyen bir sırça kandile dönüştür. Sen bu yolda ışığı arayan bir pervanesin. Geriye dönüşün yok, dedi Kaknüs. Ey Kaknüs, ey Cehrî Zikr kuşlar! Arayanım ben. Güzel olanı. Güzel olan kalbin gözüdür, o gözün yolculuğudur. O gözden yansıyan kâinat, o kâinattaki insandır güzel olan. Güzel olan insanın kâinatta oturduğu bağdır. O bağa gidebilen yolcu en güzel yolcudur. Bu başka bir yola benzemez, dedi Fehim Efendi.” Kaknüs’ün yanıp parçalanan kanatları, zaman parçaları gibidir. Cehrî Zikr kuşlar, yolcuyu zaman parçalarının arasından alır, çırpınarak gider Hasan Dağı’nın eteklerinden. Olağanüstü bir içsel yolculuk, masal ve mitosla kaynaşarak sonsuzluğa açılır.

Füruzan’a adanmış olan ve kitaba adını veren “Dünyanın Ortasında” kitabın omurgasını oluşturan uzunca bir öykü. Erzurum dağlarında toprak altında uyuyan kara bir taş dile gelir önce. Karanlığın koynunda birkaç bin yıl yatar o kara taş. “Mekânla buluşmak için; yaprakları rüzgârda hışırdayan bir ağaç gövdesi, vadilerde bekleyen inceltilmemiş kumla karılmayı düşleyen” kara bir taştır o. Der ki: “Dağların ardından aşan güneşin kırık renkleridir, taş kalbime sızan. Tepelere yayılan kızıllık yükseldikçe turuncudan pembeye, mavilikten aklığa dönüşen renk cümbüşü yaşama çağırıyor. Günler sürüyor tutunduğum yerden ayrılıp bir bütüne doğru yola çıkmam.” Bir gün onu kente getirirler. Bir Fransız mimarın ellerinde sağlam ve güzel bir binaya dönüşür kara taş, düşlerindeki mekân olmuştur artık. Anıtlaştığında Halkevi derler adına. “Taş, belleğini içinde hapsetmeye mahkûmdur, sözüne kulak verilmesi acılara bağlıdır. Yetmiş beş yıl on iki gün sonra yıkılışımın ilk hamlesiyle duvarlarımdan başlayan uğultu ile dökülüp saçılan sıvalar belleğimi; tanıklığımın öyküleri, içimden gelip geçen hayatlarıyla seriyorum kentin sokaklarına. Sesimi, sözümü duymak isteyenlere,” der acıyla kara taş. Taşın belleği vardır, mekânda pek çok anı saklar içinde. Bu bellek, 1934’te açılan Erzurum Halkevi’nin 1951’de dönemin hükümeti tarafından kapatılmasıyla ve daha sonraki süreçte, 2000’lerde müthiş bir yıkımla yok olup gider. “Peteklerinin gözlerinde sıkıştırılmış olarak tuttuğu zaman” yani bütün o anılar, yaşantılar, hikâyeler; dökülen sıvalarla, dağılan toz toprakla yokluğa karışır. Mekânların ruhu, içinde yaşamış olan insan hikâyelerinden damla damla süzülür öykülere. Halkevi bir okuldur; bir kültür sanat mekânıdır. Tiyatronun, müziğin, resmin, el sanatlarının güzelliklerinin çoğaltılıp paylaşıldığı bir yerdir. Halkevi binasının kara taştan duvarları, 1940’lı yıllardaki bütün yaratıcı çalışma ve etkinliklere tanıktır. Erzurum Halkevi matbaasında çalışan, gazete, dergi ve bültenlere emek veren bir mürettip ve onun yaşantıları da katılır öyküye. Farklı öykü kişilerinin bakış açıları, birbiri içinde süren olaylarda birinci ve üçüncü kişi anlatımlarının uyumlu geçişleri, bu uzun öyküye canlılık, inandırıcılık ve güçlü bir akış kazandırır.
Halkevi o yıllarda modern toplumsal yaşamın simgesidir. Bağnazlığın karanlığına karşı Halkevi aydınlık çehresiyle yükselir, çağdaş bir toplumsal hayatın oluşmasını sağlar bu karlı kentte. Kentin insanlarına bir kültür, bir bakış açısı ve bir düşünme/yaşama biçimi aşılar. Millî Mücadele’nin ilk adımlarından biri olan Erzurum Kongresi’nin bu kentte gerçekleşmesi da ayrıca önemlidir. Halkevi bünyesinde idealist Cumhuriyet aydınları ve öğretmenler görev alırlar, ta ki 1950’li yılların başındaki yönetim ve zihniyet değişikliğine kadar. O günlerde ülke çapında tüm halkevleri kapatılır, mallarına el konulup hazineye devredilir. Anadolu’nun ücra kentlerinde halkı aydınlatan sanat ve kültür ateşleri yavaş yavaş sönmeye başlar.
Halkevi’nin kapatılmasıyla birlikte çağdaşlık rüyası sona ermiş, hayaller yıkılmıştır. Değişen zaman ve değişen zihniyet her şeyi bir anda sona erdirecek; on yedi, on sekiz yıllık bir rüya darmadağın olacaktır. Halkevi başkanı Şevki Bey’in yüreği bu zorlu, acı dolu sürece dayanamaz ve adamcağız kahrından ölüp gider. Başka bir öykü bölümünde hayatla oyunun buluşması ve kesişimi vardır. Tek kişilik bir Gogol oyununun bütün ağırlığı ve çilesi, hem kente turneye gelen tiyatro emekçilerine hem de tiyatro oynanan mekâna hüzünle çöker. Sanat karşıtı bir bağnazlıkla, ancak ve ancak aydın yüreklerin sanatla direnip mücadele edebileceği anlaşılır.
Gün gelir, 2013 ilkyazında tamamen yıkılır Halkevi binası. O kara onu duyabilen yüreklere taş şöyle der: “Sanmayın ki ölürüm, yok olurum. Taş yaşar. Belleğinde görüntüler sesler sözler biriktirerek. Dağılırım şimdi. Sonra tekrar birleşirim. Derinliklerine gömdüğüm görüntüler benimle birlikte bir başka hayata taşınır. Şimdi duvarlarımı saran küf kokularından, ağlardan sıyrılıyorum, yeni bir zamana gözlerimi açacağım güne kadar.” Bu sözler biraz da olsa teselli verir. Çünkü yaşamın diyalektiğinin umutla karıldığını biliriz.
“Billûr Piyalelim” öyküsü İstanbul-Erzurum hattında gidip gelir. Zamanın akışını, savaşları, yıkımları, acıları yaşar kentler. Erzurum “billûr bir piyale”dir bu öyküde. Farklı zaman katmanları, bizleri geçmişteki insan hayatlarına götürür. 1909, 1924, 1918, 1915 gibi farklı yılların İstanbul ve Erzurum’undaki yaşantıların izini sürer; genç bir öğretmen kızın dünyasına yakından tanık oluruz. Yazarın, kronolojik akışı kesintiye uğratarak, aynı kentler ve mekânlardan hareketli ve canlı kesitler aktarması, öyküye ayrı bir renk kazandırır. Dönemler, bütün ağırlığıyla bireysel yaşamların üzerine çökmüştür. Sayfalarda canlanan o eski hayatlar, o hayatlardan kesitler, duygular ve sahneler. Kentlerin zaman içindeki yolculukları. Yaşayan, canlı, unutulmaz karakterler. Akan zaman içinde, aynı mekânlarda farklı insan hayatlarının geçidini izleriz “Billûr Piyalelim”de. Yazar, tarihsel gerçeklerden ve gerçek kişilerden yola çıkmış, kendi yaratıcı dünyasından yeni karakterler ve kurmaca olaylar da ekleyerek tarihe, geçmiş yıllara yazınsallık ve farklı bir bakış açısı kazandırmış. Demet Çizmeli değişime pek açık olmayan muhafazakâr bir taşra kentinde bir aydın olarak yaşamanın çilesini, zorluğunu ve hüzünlü yalnızlığını, gerçek ve kurmaca karakterleri üzerinden derinlemesine hissettirmiş.
Onat Kutlar, unutulmaz eseri İshak’taki bazı öykülerin sayfalarına, büyüdüğü kent Gaziantep’i nasıl ince ince işlemiş ve mekânsal ayrıntılara özümsetmişse Demet Çizmeli de yakın tarihteki Erzurum’u, oradaki yaşamı, bireylerin yaşantıları ve iç dünyaları üzerinden incelikle işlemiş. Okudukça, anılarda ve kentsel mekânlarda soluk alan insanların seslerini duyar gibi oluyor, hayatın o sessiz akışını sayfalarda içten içe hissediyoruz.






