Oggito Logo

Ne Haber

Bilim Teknoloji

Ekonomi

Liste

Söyleşi

Öykü

Video

15 Ağustos 2021

Edebiyat

Bana İyi Gelen Kadın Yazarlar

Banu Yıldıran Genç

Paylaş

2

1


Gözlerim dolu dolu bitirmişken, İrlanda ve İngiltere’de uzun zaman konuşulan bu öyküyü yayımlamayı seçen, üstüne bir de özenle çeviren Behlül Dündar’a yine teşekkür ettim.

Geçen ay pandemide akıl sağlığımı korumamı sağlayan kadın yazarlardan bahsetmeye başlamış, Anna Burns’ün Sütçü’süyle Annie Ernaux’nun Seneler’ine değinmiştim. Yazının linkini sona ekleyeceğim. Farklı bir sitede yayınlanmıştı ama bana iyi gelen kitaplara, yazarlara, özellikle kadın yazarlara bana evimmiş gibi hissettiren Oggito’da devam ediyorum.

Yazıyı yazdığım sırada sanki pandeminin sonuna doğru yaklaşıyormuşuz gibi duygular içindeydim aslında, hatta kendi kendime ilerde “Vay be! Böyle günler de vardı.” diyeceğimiz zamanların hayallerini kuruyordum. Yeni aşılanmıştım, etrafımda herkes aşılanıyordu, e aşısız bu iş bitmeyecekti... Bir ayda neler değişti? Delta varyantı ortalığı kasıp kavurmaya başladı. Geçen yazki tam açılmada çok düşük seyreden vaka sayısı bu yaz tam tersine hızla arttı. Etraftan yine covid pozitif ve karantina haberleri gelmeye başladı.

Şimdi bir ömür bu virüs ve türevleriyle yaşayacağımızı düşünüyorum. Ne yapalım? Şu bir buçuk yılı atlatmamı sağlayan edebiyat eminim gelecek günlerde de kurtuluşum olacak.

Bu kez aklımdaki iki roman, incecik, bir çırpıda okunuveren romanlar. Bir çırpıda okunuveren ama günler boyu akıldan çıkmayan. Yine evlere kapandığımız bir ilkbaharda okuduğum, dünyanın bambaşka yerlerinde kadınların, çocukların acılarına, duygularına, uyanışlarına tanık olduğum bu iki kitaptan elbette ki bahsetmem gerekirdi.

claire keeganClaire Keegan

Sevgi neydi?  Sevgi emekti: Emanet Çocuk

Daha önce Yüz Kitap’tan Mavi Tarlalardan Yürü adlı öykü kitabıyla dikkatimizi çeken Claire Keegan, bu kez yine çok sevdiğimiz yayınevlerinden Jaguar’ın yayımladığı uzun öyküsü Emanet Çocuk’la bizi şenlendirdi.

Claire Keegan da Anna Burns gibi İrlandalı. Politik metinler yazmasa da öykülerinde hep İngiltere’yle olan gerilim, açlık, fakirlik, mezhep çatışmaları dikkati çekiyor. Bu uzun öykünün de hangi zaman aralığında geçtiğini televizyonda izlenen bir haberden çıkarabiliyoruz mesela. İsmini bilmediğimiz kız çocuğunun geçici bir süreyle uzak akrabalarına emanet edilmesini anlatan öykünün bir yerinde ev sahibi çift devam eden açlık grevlerinde birinin daha öldüğü haberiyle sarsılıyor. Bu da bizi 80’li yıllara geri götürüyor.

Öykünün başında küçük kızın babasıyla yaptığı yolculuk, babasının umursamazlığı ve çocuğu yeni aileye yarım yamalak sözlerle, üstelik bavulunu da vermeyi unutarak bırakıp gitmesi aktarılıyor. Edna ve John Kinsella misafir kaldığı süre boyunca küçük kızı severek, değerli hissettirerek belki de yaşamının en unutulmaz günlerini ona armağan ediyorlar.

Hiç durmadan çocuk doğuran, ilgili olmaya çalışsa da vakit bulamayan annesinden ve kaba, kumarbaz, ilgisiz babasından sonra ayrı bir odaya sahip olduğu evde, kendine ait giysileri, okumayı yeni öğrendiği kitaplarıyla küçük kız neredeyse “İngiliz” gibi hissediyor.

Keegan çocuğun duygularını, her şeyin farkında olmasını son derece gerçekçi bir biçimde vermiş. Yavaş yavaş çiçek açması, kendini evin bir parçası saymaya başlaması bize klasik hikâye Kafkas Tebeşir Dairesi’ni hatırlatıp kutsal aileyi, biyolojik ana-babayı sorgulatıyor. Evde kaldığı ilk gece yatağa kaçırmasına verilen tepki bile Kinsella’ları sevmemize yetiyor da artıyor.

“‘Yüce Tanrım,’ diyor kadın.

‘N’oldu?’ diyor adam.

‘Bakar mısın?’

‘Neye?’

O an söylemek, itiraf etmek istiyorum; eve gönderileyim ve bu iş burada son bulsun.

‘Bu eski döşek,’ diyor, ‘ağlamış. Hep ağlarlar zaten. Seni buna yatırırken aklım neredeydi acaba?’”

İlk sabah kazası böyle tatlılıkla hallolurken küçük kız ev işlerine yardım etmenin, arada bir harçlık almanın, “tatlım” ve “fıstık” diye hitap edilmenin tadını da alıyor.  Her şey güllük gülistanlık değil elbet. Maalesef taşra her yerde taşra. Katılmaları gereken bir cenaze töreninde yine her yerde olan komşu teyzelerden biri içindeki zehri boşaltırkan Kinsella’ların trajedisini de açık ediyor.

“Hangi odayı verdiler sana? Kinsella sana para verdi mi? Ne kadar? Kadın akşamları içiyor mu? Peki adam? Evde çok kâğıt oynuyorlar mı? Kim vardı? Malları kaça satıyorlar? Dua okuyor musun? Pasta için tereyağı mı kullanıyor margarin mi? Yaşlı köpek nerede kalıyor? Buzdolabı tıka basa dolu mu? Kadın idareli mi veya istediği kadar para harcamasına izin var mı? Çocuğun giysileri hâlâ dolapta mı duruyor?”

Küçük kız kaldığı süre boyunca Edna’dan “kadın”, John’dan ise “Kinsella” diye bahsediyor. Edna’nın sıcak ve anaç tavırlarına rağmen bu değişmiyor çünkü aslında biliyoruz, kızın annesiyle bir sorunu yok, Edna’yı seviyor ama annesi yerine koymak istemiyor. Oysa John’la kurmak istediği ilişki bambaşka.

Öğrenilen trajediden sonra John’un kızı deniz fenerlerini izlemeye götürdüğü gece sahilde koştuklarında, şakalaştıklarında, Edna hakkında konuştuklarında ve gecenin sonunda sarıldıklarında ise artık her şey değişiyor. “O anda kollarını üzerime atıp beni sarıp sarmalıyor, sanki ona aitmişim gibi.”

Bir çocuğun babaya ne kadar ihtiyacı var, tartışılabilir. Ama babalık yapmayan bir babayla büyünen evde o figürün neyi temsil etmesi gerektiği az çok hissedilir. Küçük kız da John ona “fıstık” derken, elini kocaman eliyle güvenle tutarken, ona yeni şeyler öğretirken bir babanın aslında ne olması gerektiğini öğreniyor.

Her güzel şey son buluyor, er ya da geç. Çocuğun bir yıl kalması öngörülürken hızla geçen yaz tatili sonrası kendi evine geri gitmesi gerekiyor.

Keegan altı yaşındaki bir çocuğun hüzünle baş edebilmesini, metin olmaya çalışmasını, üç ay sonra döndüğü evinde yabancı hissedişini ve Kinsella’larla vedasını o derece güçlü bir biçimde anlatmış ki. İnsan seksen sayfada daha ne anlatılabilir ki diye merak ediyor.

Gözlerim dolu dolu bitirmişken, İrlanda ve İngiltere’de uzun zaman konuşulan bu öyküyü yayımlamayı seçen, üstüne bir de özenle çeviren Behlül Dündar’a yine teşekkür ettim.

helen garnerHelen Garner

Müziğin birleştirip ayırdığı insanlara dair: Çocuklar İçin Bach

Bu kez dünyanın öbür ucundan pek de yabancı olmadığımız aile manzaralarına tanık oluyoruz. Helen Garner Türkçeye ilk kez çevrilen Avustralyalı bir yazar. Hemen hemen tüm romanlarında otobiyografik unsurlara yer veriyor. Yapı Kredi Yayınları’nın yayımladığı, Athena ve Dexter çiftinin evliliğinin anlatıldığı Çocuklar İçin Bach’ta da isimler değişse de bir kişi hariç hepsi gerçekmiş. Anlatılanlar, bazı sahneler, anlar belki de bu nedenle romanı bitirdikten sonra haftalarca aklımdan gitmedi.

Erkeğin egosu ve seçkin havasıyla hep ön planda olduğu bir evlilik, evi çekip çeviren, kendi hâlinde, doğal, sessiz bir kadın, biri engelli iki oğlan çocuk. Dışarıdan mutlu bir aile manzarasına benziyor.

Bu manzara Dexter’ın üniversiteden arkadaşı güçlü ve asi Elizabeth’le karşılaşmasıyla değişecek. Elizabeth’in kendinden yirmi yaş küçük kardeşi Vicki, hiçbir zaman tam anlamıyla erkek arkadaşı olamayan Philip ve Philip’in ergen kızı Poppy, romandaki diğer karakterler.

Biz tabii ki en başta bu mutlu aile manzarasına inanmıyoruz. Mutlu aile diye bir şeyin olmadığı malûmumuz. Ama yine de annesi yeni ölmüş Vicki, kendisiyle ilgilenmek istemeyen soğuk tavırlı ablasından kaçmak için bu sıcak yuvaya taşınıyor. Athena’yla Dexter’ın sessiz ve huzurlu hâlleri onun için gerçekten de mutlu bir yuva.

Bir süre sonra kibar görünüşüne karşın Dexter’ın ne kadar bencil ve kaba olabileceğine şahit oluyoruz. İçlerinde müzik konusunda en yeteneksiz olan ama piyano çalmayı yine de öğrenmeye çalışan Athena’ya önce Vicki tam bir ergen densizliğiyle çok kötü çaldığını söylüyor, sonrasında da destek olmasını beklediği kocası “Pratiğini evde tek başına yapmalısın. Birinin o parçalarda yavaş yavaş ilerlemesini dinlemek zorunda kalmak biraz sıkıcı da.” diyerek darbeyi indiriyor. Athena sessiz kalırken, Dexter’a hak ettiği cevabı Elizabeth veriyor.

Yine başka bir zamanda Athena’ya kayınvalidesi tarafından hediye edilen son model ütüye, evde ütü yapan kendisi olmadığı halde, yaptığı yorumlar notunu vermemize yetiyor. Dexter tüm zamanını mansplaining’le geçiren, evde her şeyde söz sahibi olduğunu sanan, Athena’nın yüzüne ona hiç âşık olmadığını, bunların safsata olduğunu söyleyen bir adam. Sıcakkanlı, kibar, iyi biri ama içten içe modern zamanlara, feminizme, açık ilişkilere karşı bir bağnaz.

Ama Athena değişecek. Elizabeth’in Philip’le açık ilişkisi ve duyduğu kız kardeşlik hissi ona cesaret verecek. Philip yakışıklı, çapkın bir müzisyen. Müziğe olan yeteneğini kadınları avlamak ve manipüle etmek için kullanıyor. Sonra geceleri huzurla uyuyan kızı Poppy’e bakıp erkeklere karşı dikkatli olmasını diliyor. Yani romandaki erkek karakterler birbirine son derece zıt ama bir o kadar da gerçekçi.

Athena kendini Philip’in kollarına bırakıyor ve kısa süreceğini bilse de, çocuklarını Dexter ve Vicki’ye bırakıp evi terk etmeye cesaret ediyor. Başkent Sydney’de geçen günlerde Philip gerçek yüzünü hemen gösterirken, o güçlü erkek havalarındaki Dexter tüm değer yargıları yıkılmış, evi darmadağınık olmuş, çocuklara bakamaz hâlde Athena’nın kaldığı otele gelip hüngür hüngür ağlayıp yalvarıyor. İçimizin yağları eriyor mu? Eriyor.

Romanın sonunda evine döndüğünde çöpleri toplayıp sakin sakin çamaşırları yıkayan Athena’nın kurduğu hayaller en unutulmaz sayfalar aslında. Çünkü bu hayallerde en çok artık kız kardeşleri gibi hissettiği Elizabeth ve Vicki’yle geçireceği günler ve ustalıkla çalacağı Bach var.

Romanın sonundan başka pek çok etkileyici ve unutamadığım yeri var aslında. Engelli bir çocuğa bakmanın zorluğu ve uzaktan duygusuzca gözükse de gayet gerçekçi bir biçimde kurulan “tamamen bakımevine gönderileceği günlerin hayali” insanın yüzüne tokat atıyor, ki çocuğun geçirdiği krizler de romanın bir parçası.

Athena’nın Elizabeth’ten onay alırcasına Philip’ten bahsettiği ve çarşaf katladıkları sahne ise benim için romanın doruk noktası oldu. Çarşaf katlamanın ve kadınlar arasındaki sessiz anlaşmanın bu denli şiirsel anlatıldığı bir sahneyi hayal dahi edemezdim.

“‘Philip beni görmeye geldi” dedi Athena.

‘Seni görmeye.’

‘Birkaç kere.’

Elizabeth dudaklarını aralamadan güldü. ‘Gezmeyi mi çıkardı seni?’

‘Evet.’

‘Ondan hoşlanıyor musun?’

‘Evet.’

‘Hep taze kan arar. Yeni bir şeyler. Zihnim dediği lunapark için küçük bir heyecan.’

Parmakları çarşafın uzak köşelerinde resmiyetle birleşti. Elizabeth’inkiler vazgeçti. Athena’nınkiler kabul etti. Onlar katlarken ve konuşurken ışık bahçeyi terk etti.”

Helen Garner yüz sayfada iç içe geçen ve değişen hayatları müthiş bir yaratıcılıkla anlatmış. Romanı aynı şiirsellikte çeviren Darmin Hadzibegoviç’in adını da mutlaka anmalıyız.

Belli ki pandemi daha sürecek, ben de bana iyi gelen kitapları yazmaya devam edeceğim. Bu incecik iki kitabı yaz bitmeden okumanız dileğiyle...

İlk yazının linki: https://www.5harfliler.com/akil-sagligina-birebir-kadin-yazarlar/

YORUMLAR

Selda Karakoç

Size iyi gelenler bana da iyi geldi. Şahane bir yazı olmuş. Teşekkür ederim

22 Ağustos 2021

Öne Çıkanlar

Tanıl Bora: "Olağanüstü dayanıklı sayd..Semih Gümüş
İLGİNİZİ ÇEKEBİLİR

Didem Keremoğlu

6 Mayıs 2026

Sandım ki!

Nurten ile görümcesi Remziye çaya geldiler. Salona aldı annem. Kapalı duran panjurları da açtırdı. İtibar tavan. Direkt konuya daldı kumkumalar. Niyetleri ciddiymiş falan... "Halli vakitli adammış, kızım birer az şekerli kahve yap," dedi annem. "Sabah yaptığım cevizli kekten de koy teyzenl..

Devamı..

Kıştan Sonra Aşk Mümkün mü?

Nurgök Özkale

"İnsanları yalnızca bilinmeyen korkutur.
Ama insan bilinmeyenle yüz yüze geldi mi, o korku bilinene dönüşür."

Antoine de Saint-Exupéry

BİZİ SOSYAL MEDYADA TAKİP EDİN

Oggito © 2024