“[H]ayat ancak hâli bozmakla devam eder.”
Kaya'yla birlikte geçmişe yaptığım anlatacağım yolculuk Mustafa'nın whatsapp'dan gönderdiği bir mesaj ve ona eşlik eden fotoğrafla başladı. Kaya'yı beni ve bütün öteki çocukları birlikte görebileceğim o siyah beyaz yegâne fotoğrafta Kaya, ben, Murat, Serdar, Çetin ve adını anımsamadığım bir çocuk iki sıra halinde bir duvarın önünde dizilmişiz. Ben, Çetin hariç, herkesten en az bir kafa daha uzunum. Kaya ve Serdar ön sıradaki iki çocuk. Serdar: Dünyanın en güzel gözleriyle bakıyor. Kaya: Derin bir sükutun içinde her zaman olduğu gibi huzurlu, üstünde denizci yakalı kısa kollu bir gömlek var. Murat: Nedense boynunu bükmüş, hem gülümsüyor hem de ağlayacakmış gibi. Çetin: Gözleri çok parlak, boyu benden biraz kısa, yanı başımda çok muzip bakıyor; besbelli ki biraz sonra bir afacanlık yapacak. Adını anımsayamadığım çocuk: Benden bir iki yaş küçük olmalı, az önce olup bitenlere bakıp hâline şükredercesine, eksik süt dişleriyle çok mutlu gülümsüyor. Biz ayakta duran çocukların solunda Mustafa ve Ahmet kardeşler var sünnet olmuşlar, yataktalar. Besbelli ikisininki de kesilmiş. Hep aydınlık yüzlü olan ve hep öyle kalacak olan Mustafa’nın elinde bir Tom Miks var, mutlu gülümsüyor. Hep asık yüzlü olan Ahmet kaşlarını düğümlemiş, kollarını önünde bağlamış, dudaklarını bükmüş. Yatağın üstünde duvarda bir şey asılı, muhtemelen içinde Kur'an olan süslü bir muhafaza. Fotoğraftaki ben, “Dur gitme, bitmedi daha. Herkesi söyledin beni söylemedin. Ben nasılım?” diyor. “Meraklı bir tebessümle bakıyorsun” diyorum. “Söyleyecek başka bir şeyin yok mu? Biliyorsun meraklıyım” diyor. “Madem öyle, sana resimde gördüğümden daha fazlasını da söyleyeceğim” diyerek, oğlumun bana söylediğini ona söylüyorum: “Çok şanslısın” diyorum. “Hep şanslı mı yaşayacağım?” diye soruyor; “Evet ve hem de çok mutlu” diyorum. Resimdeki yüzüm aydınlanıyor.
Fotoğraf beni maziye, hafızamın derinliklerine götürüyor. Oradaki sesler çocukluğumda Ankara'da geceleri ancak saat 10'dan sonra bir sürü parazitle çıkan, İstanbul Radyosu gibi, ânı ânına uymuyor bazen hiç anlaşılmıyor. O çok tanıdık olduğunu sandığım dünyanın, her şeyiyle farklı yabancı bir ülke olduğunu anlıyorum. O ülkede Kaya’yı kendimi öteki çocukları seyrediyorum; konuşmalarına, kahkahalarına ve çocuksu korkularına tanık oluyorum. Mahalleye yeni taşınmış bir çocuk haline bürünüp bütün utangaçlığımı ve çekingenliğimi yenerek yanlarına gidip aralarına karışmak istiyorum. İsteyip de yapamadığım o kadar çok şey var ki.
Bize âdeta hiç bitmeyecek gibi gelen upuzun bir yaz tatilinin içindeyiz. Yeni yapılan blokların arkasında karpitleri patlatmak için birkaç yıl daha büyümemiz gerekiyor. O yaz benim için ilkokul dördü izleyen yaz, Kaya içinse ilkokul üçü. Anıtkabir'in bahçesindeki Japon elmalarını yağmalamaya gitmediğimiz günlerden biri: Kayaların evinin mutfak balkonunun biraz ilerisinde misket oynuyoruz. Blokların arasında bu birkaç yüz metrekarelik küçük alanda bize ait kocaman bir dünyamız var. Adı yıllar sonra İlk Sokağı olarak değiştirilecek olan Ar Sokağı’nın bizim mahalle tarafındaki, Mürtaza Bey’in büyük oğlunun adını verdiği, Ünal Kırtasiye o sıralarda hâlâ açılmamış; misketlerimizi en çok Gençlik Caddesi’ndeki Dede Kırtasiye’den alıyoruz. Misketler oyun sırasında sürekli el değiştiriyor; en çok sevdiklerimiz Caferinkiler, onun arada sırada bozdurdukları. Solcu olduğu için hiçbir zaman doçentlikten profesörlüğe terfi ettirilmemiş olan, adı tarhana çorbasıyla özdeşlenen babası İtalya'dan getirmiş. Onun misketleri on tane iyi misket değerinde. Cafer’in, ergenliğiyle birlikte hemen siyaha dönecek olan, sarı saçlarına uyan Alman çocuklarının giydiği; babasının Avusturya’dan aldığı, koyu yeşil deri, askılı; kısa pantolonu üstünde. Mustafa ve Ahmet aramızdalar ama kısa pantolonlarının içinde rahat edemiyorlar, evlerine geri dönüyorlar; orada en rahat hâlleriyle, önünü elleriyle kaldırdıkları sünnet entarileriyle, dolaşacaklar. İkisi de miskete meraklı. Hepimiz öyleyiz. Bu misketlerin en molozları çabuk kırılan; en çok Fenerbahçe, Galatasaray veya Beşiktaş renklerini taşıyan; mika misketler. Parlaklığını yeniliğini yitiren, kırık yerleri olan bilyelerin değeri hemen düşüyor.
Yerdeki misketleri vurmak için kullanacağım uğurlu bilyemi açılırken en uzağa atıp yerde dizili olan misketleri vurmak için ilk atan olmayı seviyorum. Açılırken diziye en yakın mesafede kalıp kaleci olmak, dizinin iki ucundan birine “Benden baş” demek ve seçtiğim baştaki misket isabet almazsa yerde kalanları kazanmak da hoşuma gidiyor. Oyuncular, en uzağa açılmış olandan diziye en yakın olana doğru vuruş atışlarını yapıyorlar ve yerinden çıkartabildikleri misketten dizinin sonuna kadar olanları alıyorlar. Başı yerinden çıkartan oyuncu, o anda yerde ne varsa hepsine sahip oluyor ve o el bitiyor.
Oyun curcunalı ciddiyetiyle sürüyor... Miskette en büyük rakiplerim benden bir sınıf küçük olan Kaya ve benden bir sınıf büyük olan abisi Büyük Tayfun. Oyuncular vuruş için kullanacakları bilyelerini dizili misketlerin yanında durup ileriye doğru atarak açılıyorlar. Bu el ilk açılan bir sonraki el son açılan oluyor. Hemen her el başladığında Kaya abisinin isteğine uyarak herkesten önce davranıp “İlk” dediği için o ilk açılıyor ve izleyen elde son olma hakkını abisine veriyor. Son açılan, herkesin yerini görerek kendisine en uygun olacak şekilde açılabiliyor. Kaya ilk açılışı yaparken bilyesini kalede kalacak yakınlığa atıyor, ama öylesine bir yakınlık ki ondan daha yakına açılıp kalede kalmanın olası bir getirisi yok. İki kardeşin birlikte oynaması benim planlarımı bozuyor: Kozumu onlarla hiçbir zaman istediğim gibi paylaşamıyorum. Bazen inatlaşarak kalede kalmak için vurucu bilyemi dizili misketlerin tam önüne koyuyorum veya yerdeki misketleri vurma şansımın hiç olmadığı, kimsenin beni geçmeyi göze alamayacağı, uzak mesafelere açılıyorum. Büyük Tayfun’a, onun kurguladığını bildiğim ilk-son senaryosundan ve en çok da oyun sırasındaki bol gürültülü mızıkçılıklarından ötürü kızıyorum. Onun varlığı oyunun münakaşalı geçeceğine işaret ediyor. Kaya hep telaşsız hep sakin. Sanırım onu, bu huzur veren sakinliğinden, sirayet eden huzurundan ötürü seviyorum.
Oyun bitince mahalle arasındaki bütün şamata ve çekişmelerimiz de bitiyor. Ardından yapmayı en çok sevdiğimiz şey Hayal Pastanesi'nde limonatayla birlikte Hindistan cevizli muzlu yaş pasta yemek. Hele de bu üttüğümüz misketleri oyun sırasında birbirimize satarak cebimize giren paraylaysa tadı bambaşka. Bize 105 kuruşa patlayan bu ziyafetten sonra paramız artmışsa üstüne 15 kuruşluk doyumsuz boş sandviçlerden yemeyi de, hovarda günlerimizde yanında ikinci bir limonata içmeyi de veya 25 kuruşluk alacağımız kaymaklı limonlu dondurmayı da çok seviyoruz. O zamanlar, mutlu aydınlık kocaman bir pastane olan; şimdiyse, mahzun karanlık küçücük ve yaşasam mı ölsem mi kararsızlığında bir bakkal olan; adına hep âşık olduğum Hayal Pastanesi sevdiğimiz bir yer. Hayalin bahçesinde oturuyoruz. Çoğumuz gelmişiz. Savaş’la Cafer’le Figo’yla Küçük Tayfun’la Küçük Teoman’la Kaya’yla, Çetin’le Yener'le Murat’la bütün sâfiyetimizle ve bol kahkahalarımızla ne kadar güzel olduğumuzu görüyorum.
Eski kışlardan bir gün, tam kış gibi. Sabah. Gece yağan kar iyicene tutmuş, atıştırmaya devam ediyor. Bir kar cümbüşü: Nereye düşsem diye kararsızlık yaşayan milyonlarca kar taneciği; bense henüz yağan kar gibi milyonlarca kendim değilim. Kar tanelerinin ılık kirpiklerimin üzerinde eridiğini hissetmek hoşuma gidiyor. Kaya’ya sesleniyorum. Evleri birinci katta, ilk seslenişimle pencerede beliriyor. Az sonra kızağıyla sokakta. Kızaklarımız derme çatma şeyler: İp bağlayarak çekiştirebileceğimiz tahta parçalarının biraz fazlası. Karın yumuşak bakir sessizliği ikimizin de hoşuna gidiyor. Ağzımız buharlı, üşüyoruz, rüzgârdan gözlerimiz yaşarıyor burnumuz akıyor, yanaklarımız kızarmış. Kaya orta birde, ben orta ikideyim. İkimiz de Namık Kemal Ortaokulu’na gidiyoruz. Öğlenciyiz. Aklımızda öğleden sonra olacak dersler var ama bu sabah ders çalışmayı boş veriyoruz. Sabahları kesintisiz yayıma yeni başlamış olan radyodaki Çocuk Bahçesi programında dizi olarak verilen saat 9:15'de başlayan 15 dakikalık radyo skeci İki Sene Mektep Tatili’nin büyük zevkini bile gözden çıkarmış kaymaya gelmişiz. Polis Koleji bahçesinin yanında yer alan askerlik şubesinin arkasındaki küçük bayırda kayıyoruz. Bizden başka kimse yok..
Kaydıkça, bayırı inip çıktıkça terliyoruz. Terlerimiz çocuk teri, seslerimiz çocuk sesi. Kaya yanında plastik torba getirmiş, ayakkabılarını onlarla sarıyor bileklerinden iple bağlıyor. Okula ıslak ayakkabıyla gitmek istemiyor. İkinci bir kışlık ayakkabımız yok. Ben ayakkabılarım su çekecek, eskiyecek diye üzülüyorum. Ayaklarımın su çeken ayakkabıda daha çok üşüyecek olması umurumda değil: Her şeyin herkes için değerli olduğu zamanlarda yaşıyoruz. İkimizin de saati yok. Benim o yıl babamın 225 liraya alacağı Atomik marka saatim kendini bana göstermek için ikinci sömestri bekliyor. Karın hep aynı kalan aydınlığının zamanı durdurduğunu hissediyoruz, okula geç kalırız korkusuyla eve dönüyoruz. Bizi takip eden yanağımızdaki kar kokusunu birbirimizden kıskanarak birbirimize söylemeden seviyoruz..
Evdeyim. Ellerim âdeta donmuş, kıpkırmızı; karıncalanıyor, musluğun altında suya tutuyorum biber gibi yanıyor, acıdan gözlerim yaşarıyor. Radyonun üstünde duran gri siyah çerçeveli, kadranı açık mavi dikdörtgen şeklindeki, yılda birkaç kez radyoya göre ayarladığımız saatimize bakarak ellerim ne zaman rahatlayacak diye zaman tutuyorum. Annem balkondan aldığı karla halıları süpürüyor. Askılı yoğurtçunun sokaktan gelen sesini duyuyorum, pencereden ona “Tahin pekmez var mı?” diye sesleniyorum, annemden para alıp aşağıya iniyorum. Yoğurtçu evden getirdiğim tabağın darasını taşla alıyor. “Dolsun mu?” diyor “Dolsun. Pekmezi az, tahini çok olsun” diyorum. Tabağa çok sevdiğim tahin pekmezi dolduruyor, önce tahini üstüne de pekmezi. Yoğurtçuya dediğimi kuytu ibriğinin içindeyken duyan kulağı delik alıngan pekmezin kaçarcasına tahinin altına saklanışını seyrediyorum. Ev sıcak, tabağım tahin pekmez dolu, yanında taze ekmek de var. Önünde tahin pekmezi olan o mutlu çocuğu görüyorum. Az sonrasındaysa okul için yakında kısalacak olan koyu gri pantolonum, koyu bordo papyon kravatım, çok sevdiğim ütüsü zor bozulan açık mavi gömleğim ve göğüs cebi okul armalı koyu bordo ceketimle hazırım. Kaya bana aşağıdan sesleniyor. Açık kahverengi paltomu giyip, dışarıdan iki cepli, içinde enlemesine iki bölmesi olan sarıya bakan kahverengi okul çantamı alıp aşağıya iniyorum. Yağan karın altında okula gitmek ikimizin de hoşuna gidiyor; Saraçoğlu'nun Arnavut kaldırımı yokuşundan inerken ılık yanağımızdaki sevecen kar kokusu bizi izlemeye devam ediyor. Zaman, çantamın arka astarını kesip içinde gizemli kitapları saklamaya ve onların bulunmasından korkmaya başladığım zamanlara çok yakın.
Bilgisayarların yol açacağı önlenemez problemlerin yaşanılması beklenen yılın yazından bir gün. Tatil için Türkiye’deyim. Yazlar eskisi gibi sonsuz uzunlukta değil: Hemen geçip bitiveriyor. Ankara, Küçükesat Dörtyol’da, yıllardan beri insansız, bir zamanlar içinde yaşamış olan insanların hikâyeleriyle her gördüğümde bana hüzün veren, o pembe büyük apartmanın önünden koşturarak yakaladığım yeşil ışıkta karşıya geçme telaşındayım. Caddenin ortasında Kaya’yla karşılaşıyorum. Onunla birlikte yürüyerek geri dönüyorum. Hava sıcak, o pembe binanın gölgesine sığınıyoruz. 20 yıldır görüşmemişiz, birbirimize bakarken yüzlerimiz aydınlanıyor. Geçen zamanı yakalamaya çalışıyoruz... Kaya kalp diyor, şu hastanede çalışıyorum diyor; ben şuradayım diyorum. “Evli miyiz, çocuklarımız var mı, annelerimiz babalarımız hayatta mı, eskilerden kimleri görüyoruz?” Konuşurken ikimiz de uzun yıllardan beri dinlemediğimiz sevdiğimiz bir şarkıyı yeniden dinler gibiyiz. Hayat, hep olduğu gibi, önüne kattığı insanların endişeleriyle birlikte yanımızdan akıyor; ona yetişmemiz lazım, acelemiz var: Ayrılıyoruz. Karşı kaldırıma geçince dönüp onu görmek için bir daha bakıyorum. O da dönmüş bana doğru bakıyor, karşılıklı gülümsüyoruz birbirimize el sallıyoruz. Nasıl olsa önümüzdeki hayat sonsuz... mutlaka bir daha karşılaşacağız; şu anda yapmak isteyip de yapamadığımız şeyleri ileride yapmak için bir sürü vaktimiz olacak, öyle değil mi...
Kaya'yı bir daha görmedim.






