Annesi Kuzey’i her çarşamba okul çıkışı olduğu gibi yine şehrin en kalabalık caddesinden karşıya geçirecek. Dil kursu yolun diğer tarafında başka seçenekleri yok. Servis otobüsünün önündeki kuyruğu aralayarak yaya geçidine yaklaştılar. Koşuşan kalabalık, ışıkları yanıp sönen polis aracı, güvenlik görevlisinin fosforlu yeleği, spor çalışması için bekleyen büyük sınıf öğrencileri, hiçbirisi Kuzey’in yeterince dikkatini çekmiyor, eve gidip çizgi film izlemek istiyor.
Annesi kolundan hafifçe çekiştirdi, yukarı kaldırdı hoplatarak yola indirdi. Kuzey ayaklarını kendine çekti. Kısa bile olsa zıplamak hoşuna gitti, kendisini canlanmış hissediyor. Her zaman olduğundan daha hızlı yürüyorlar. Kuzey, omzundan boş caddeye baktı, kalkış için sabırsız bekleyen arabalar orada. Parmaklarının annesinin avucunda sıkışmasından memnun değil. Bitişik çok katlı binalara doğru ilerliyorlar, önce pastaneye uğramak istemiyor, durdu.
“Ne oldu oğlum?”
“Poğaça yemek istemiyorum.”
“Olur mu öyle şey eve kadar dayanamazsın, halsiz kalırsın sonra.”
“Peyniri kokuyor, yemeyeceğim.”
Giysi mağazalarının arasından asansöre yaklaştılar. Annesi derin derin nefes alıp verdi, düğmeye bastı, eğilerek konuştu.
“Nasıldı dersler? Bu sene daha çok seveceksin okulu inan bana, her zaman birinci sınıf daha zordur zaten.”
Asansör geldi, baba kız oldukları belli iki kişi indi. İçerisi sıcak, yoğun erkek parfümü kokuyor. Annesi hemen aynaya yaklaştı. Balerin topuzunu hızla açtı, düz uzun saçları omuzlarına dağıldı. Çantasından parlak tokayı çıkardı sonra onu bırakıp siyah kumaş olanı aldı, saçlarını arkada at kuyruğu topladı. Aynaya iyice yaklaşıp gömleğinin yakasını düzeltirken kapı açıldı. Yükselen çığlığın içinde yuvarlanır gibi sınıflara giden çocuklar önlerinden akıyor. Annesi Kuzey’in sırtına hafifçe dokunarak onlara katılmasını istedi. Yumuşak sesiyle konuştu.
“Uslu dur, öğretmenini iyi dinle, olur mu? Seni almaya geleceğim.”
Tam gidecekken aklına gelen şey yüzünden Kuzey’i kendine döndürdü, montunun fermuarını aşağı kadar indirdi, başını sağa sola salladı.
“Biliyordum, yine mi böyle yaptın? Bunlar pijama değil. Terliyorsun.”
Pijamasını, tişörtünü, tüm üst giysilerini belinden içine sokuyor yoksa her şey aşağıya düşecekmiş sanıyor. Bunu annesine hiç söylemedi. Geçen yaz kolu kırıldığında bu işlemi yapmak için çok zorlandı o zaman bile söylemedi. Düğme ilikleme ve bu toparlama işi yüzünden seslerin yankılandığı o büyük tuvaleti kullanmayacak.
Nihayet annesi gitti. Önünden koşarak iki çocuk geçti. Onlara yetişmek için acele etmiyor. Çocuklar onu fark etmedi, sınıfa girdiler kapıyı kapattılar. Etrafa baktı, arkasına döndü, her yer bomboş. Ders başlayacak ama içeri girmek istemiyor, kapıyı açsa herkes ona bakacak. Girmeyecek. Sırtından çantasını indirdi duvara dayandı. Karşı duvarda mevsimlerin İngilizce anlatıldığı tabloya bakıyor, gözüyle duvarı takip etti, diğer tablonun neyi anlattığını hatırlamıyor. Konuşarak iki öğretmen yaklaşıyor, çantasını sürüyerek yürümeye başladı. Yorgun görünüyor. Kısa eteğinin altında topuklu ayakkabıları olan öğretmen saçını okşadı.
“Haydi oğlum hangi sınıftaysan gir içeri.”
Öğretmenler heyecanlı konuşmalarından zor koparak yan yana sınıflara girdiler. Onun öğretmeni sınıfta olmalı. Bir an düşündü, öğretmenden sonra olmaz. Artık çok geç sınıfa giremez. Çantasını yüklendi, sınıfların önünden sessizce geçiyor. Yerde iri beyaz karolar parlıyor. Koridorun sarı ışığı yanıyor. Yavaşladı. Çantasının yan gözünden matarasını çıkardı, azıcık kalan suyunu içti. Matarayı yerine yerleştirirken çantanın ön gözünden sert plastikten yapılmış koyu yeşil renkte başı dimdik duran atını çıkardı. Duvarda yürüttü, tekrar yerine kaldırdı. Kendi sınıfının önünden geçerken öğretmeninin konuşmasını dinledi.
“Lion, tiger, bear, elephant. Repeat after me.”
İçinden tekrarlarken başını öne arkaya sallıyor. Öğretmenlerin çay sigara içtiği küçük balkona geldiğini fark etti. Kapıyı büyük çocukları andıran hareketle açtı, vücudunun ağırlığını kullanmak hoşuna gitti. İlk yaslanma başarısız olsa bile.
Balkon serin, binanın gölgesinde kalıyor. Başını havaya kaldırdı gri gökyüzüne baktı. Hiç kuş yok. Üşüyor, annesi haklı olabilir, terli. Montunun önünü boğazına kadar kapattı. Boynu hizasındaki balkon demirine yaklaştı, yerde çöpten taşan üç beş izmarit var. Aşağıya bakmak için parmaklarının ucunda yükseldi. Dördüncü kattan aşağısı yakın görünüyor, kendi evleri sekizinci katta. Kırmızı tente, boş masaya tünemiş kedi, dükkânın önüne çıkarılmış cep telefonu kılıfları, askılarda giysiler, sokak hayvanları için ahşaptan kulübe, taksi durağı, hepsi yukarıdan bakınca tuhaf.
Yüzünü soğuk demire yasladı, sonra başını kaldırıp kolunun üstüne bıraktı, yürüyen insanlara bakıyor. Aralarında annesine benzeyen kadın var. Daha dikkatli bakmak için başını demirden aşağıya sarkıtmayı başardı. O, annesi. Taksi durağının önüne geldi yola bakıyor. Babası mı gelecek? Paltosunu düzeltiyor, saatine baktı. Taksi yanaştı içinden inen olmadı. Annesi bindi içeride birisi daha var. Taksi annesini götürüyor. Annesi gitti. Olduğu yerde doğruldu. Akşam olmak üzere, az sonra karanlık basacak. Küçük parmağını ağzına götürdü, tırnağının kenarını dişiyle kopardı, çıkan sesi kafasının içinde duydu. Aniden kendisini halsiz hissetti. O poğaçalardan yemeliydi, üstelik tuvalete gitmesi gerekiyor. Ne yapacağını bilemeden tekrar gökyüzüne baktı, yağmur damlaları düştü düşecek.






