İster greve çıkan işçiler isterse şairler için olsun, kedi dostlarımız uzun süredir direnişin simgesi – doğaları gereği radikaller ve evcilleştirilmeyi reddediyorlar.
Julie Andrews, kedilerdeki bıyıkların bizleri nasıl neşelendirdiğini anlatan şarkısını söyleyeli altmış yıl oldu ve o zamandan bu yana kedilere olan düşkünlüğümüz daha da arttı. Somerset House bile Cute isimli sergisinin bir parçası olarak bu yıl Hello Kitty kafe açtı. Kediler her yerdeler, özellikle de tarifsiz kötülüklerini kahkahalarla izlediğimiz çevrimiçi kültürde. İçlerinde yazıcınızı kasteden sabote edenler de var, flört hayatınızın beyhudeliği üzerine yaptığı video-yorumlarla sizleri güldürenler de. Fakat bütün bu komedinin ötesinde çok daha incelikli bir kedi anlatısı var. O yüzden kedileri komik ya da ilgisiz olmalarından ziyade muhalif, dalavereci ve hatta radikal canlılar olarak düşünsek belki daha iyi olacak.
Bu tavrı en iyi yakalayanlardan biri Rudyard Kipling idi. Kipling, Just So Stories isimli kitabında kökenlerini tuhaf yerlere dayandırdığı bir dizi mit aktarır. Bunlardan In The Cat That Walked By Himself’de vahşi hayvanların insan yaşamına nasıl katıldığını öğreniriz. Taş devri insanının mağarasına girmeye ilk cesaret eden hayvan, kızarmış koyun derisi kokusuna dayanamayan Vahşi Köpek olur ve kısa süre içinde insanın en sadık “İlk Arkadaşı”, işe yarar bir av eşlikçisi ve ev içi esarete boyun eğmekten memnuniyet duyan bir bekçi haline gelir. Köpeği bol miktarda saman karşılığı çalışmaya hevesli Vahşi İnek ve Vahşi At takip eder. Nihayetinde sıra Vahşi Kediye gelir. İkamet edilen mağaranın girişine yaklaşır ve şartlarını sıralar: “Arkadaşınız olmadığım gibi köleniz de değilim. Ben kendi başına dolaşan bir kediyim ve şu an mağaranıza girmek istiyorum.”
Kediler zaman içerisinde karşılıklı bir ilişki geliştirmeye yetecek derecede insana alışır: süt karşılığında mağarayı kemirgenlerden koruyup canları istediğinde de bebekle oynarlar. Fakat kediyle insan arasındaki bağ tamamen tesadüfi bir o kadar da zayıf kalmaya devam eder. Kipling hikâyesini, “ay uykusundan uyanıp gece olduğunda,” kedi ormanlarda ya da çatılarda, “kendi vahşi ıssızlığında” dolaşmaya çıkar, diyerek bitiriyor. Kedinin dönüp dönmeyeceğini kimse tahmin edemez.
Aslında Kipling’in bu tuhaf anlatısı, 1859 yılında yayımlanan Türlerin Kökeni Üzerine ile birlikte ortaya çıkan derin zaman anlayışına bir yanıttı. Charles Darwin, binlerce yıldır devam eden seçici yetiştirmenin mevcut hayvan cinslerinden farklı proto cinsler yarattığını söylüyordu. Tıpkı dişleri arasına aldıkları avı ustalıkla kavrayabilen esnek ağızlı köpekler ve deliklere girebilen sosis biçimli köpeklerle tarlaları sürebilen geniş omuzlu atlar ve sırtlarındaki beyefendileri vadiler boyunca taşıyabilen zarif atlar gibi. Kedilerse direndi. İnsanoğlunun bu garip canlılardan işe yarar bir cins türetme girişimi çoğunluk başarısız oldu – aksi halde bugün sokaklarımızda dolanan Labrador büyüklüğünde kedilerimiz olabilirdi.
Darwin kedinin ümitsiz vaka olduğu fikrindeydi: “Kadınlar ve çocuklar tarafından onca değer görmesine rağmen bir cinsin bu kadar uzun bir süre ayrıksı kalabilmesi gerçekten nadir görülen bir durum.” Ardından elbette izahını da yapmıştı. Kedi doğası gereği sahip olduğu isyankâr cinsel güdüler yüzünden burjuva normlarına ayak uydurmak yerine bildiğini okuyor, sürekli kendine konan sınırları çiğniyordu. Mesela dişi bir kedi çiftleşme mevsimi geldiğinde muhtemelen çatılara çıkıp avazı çıktığı kadar bağırır ve olası bir çiftleşme sonucunda doğacak yavrularının babası tek bir kedi değil, birden fazla kedi olur.
Fransız doğa bilimci Alphonse Toussenel’in kedi için yaptığı “özünde evlilik karşıtı” yorumu boşuna değil. Ve Viktoryen ahlakı açısından bakıldığında böylesi bir karmaşa, olması talep edilen ahlaki düzen bakımından tamamen ayrılık anlamına geliyordu. Üstelik öyle bir dönemdi ki, sanayileşmiş ülkelerde doğum oranları hızla düşüyor, geçmişte on çocuk sahibi olabilen çiftler dört çocukla yetiniyordu. Burjuvazi hızla küçüledursun, kısırlaştırılmadığı takdirde sekiz yıl içinde (teorik olarak) iki milyondan fazla yavru doğurabilen kediler zavallı insanlar için tam bir Malthus kabusuydu.
Görünüşe bakılırsa insanların bulduğu çare kedileri ortadan kaldırmaktı. Fakat elbette karşı çıkanların sayısı oldukça fazlaydı ve 1880’li yıllarında ortalarında itlafa karşı çıkanlar en azından “sahipli” olanlarla sokakta “tehlike” yaratanların birbirinden ayırt edilebilmesi için lisanslamayı zorunlu hale getirmek üzere hükümet nezdinde lobi faaliyetlerine başladılar. Ne var ki, ilk anda mantıklı olduğu düşünülen bu öneri, kedilerin “başıboş dolaşma” hakkı sebebiyle uygulanamaz hale geldi. Mesela evinizde beslediğiniz köpeğin birine bedensel anlamda zarar vermesi durumunda zarardan ötürü sorumluluğunuz bulunurken kediler söz konusu olduğunda hiçbir şeyden sorumlu tutulamıyordunuz çünkü kedilerin eğitilemeyeceği en baştan kabul edilmişti. Ama maalesef Belçikalılar kedilerin bu başına buyrukluğunu göz ardı etti ve 1800’lü yılların başında onları posta dağıtımı için işe almaya çalıştılar. Sonuç elbette mutlak başarısızlıktı. Kedilerin bugün bile bu tür bir hizmet görevi üstleneceğini hayal etmek neredeyse imkânsız. Düşünsenize, bir kedi görme engelli bir insanın karşıdan karşıya geçmesine yardım ediyor. Başka bir kediyse bomba imha ekibiyle birlikte çalışıyor ve sahada ekibini el yapımı bombalara karşı uyarıyor. Gerçekten imkânı yok.
Kedinin isyankârlığını düşündüğümüzde Dünya Sanayi İşçileri Birliği’nin 1909 yılındaki bildirilerine logo olarak kediyi seçmesi gayet anlaşılır bir tercih. Zira o zamanlar grev, işverenlerin korkulu rüyasıydı ve toplu iş görüşmelerinde mutabakat sağlanamadığı zaman flamalarda dalgalanan tehditkâr kedi imgesi greve hazırlanan işçiler lehine güçlü bir izlenim yaratıyordu.
Kediyi “On dokuzuncu yüzyıl burjuva yaşamının anti-evcil hayvanı” ilan edense Amerikalı tarihçi Kathleen Kete oldu. Aslında Kete bu sözleriyle kediyi miras alınan kültürel anlatılara karşı bir sembol olarak kullanan avangart ressam ve yazarlara atıfta bulunmuştu. Bu sanatçıların eserlerinin en çarpıcı örneklerinden biriyse Edouard Manet’den geldi. Manet, İtalyan ressam Titian’ın Urbino Venüsü (1534) isimli ünlü tablosunu yorumlamış ve orijinal tablodaki tanrıçayı kendi Olympia tablosunda bir fahişeyle, yatağın ayak ucunda uslu uslu uyuyan minik köpeği de tehditkâr görünüşlü siyah bir kediyle değiştirmişti.
Sanatçıların kedilere olan saplantısının tabii bir de pratik yönü var. Burjuvazinin sabit ritimli ev yaşantısının aksine entelektüeller genelde sabahlayarak çalışıyor ve kendi aksak yaşam ritimlerine sorunsuzca ayak uyduran kedilerle elbette iyi anlaşıyorlardı. Mesela Fransız şair Theophile Gautier, köpeklerin düzenli öğün ve yürüyüş talebine karşın kedilerin “dikkat dağıtmaktan ya da can sıkmaktan sakınırcasına” sessiz sakin oturduklarını söylemişti. Fransız romancı Jules Barbey d’Aurevilly ise gün içinde yaratıcılık gerektiren işler bir kez bitti mi kedisi Démonette’in el yazmaları üzerine oturmaktan keyif aldığını, kedi yerine bir köpek olsaydı muhtemelen o kâğıtların parça pinçik olacağını.
Kediler sadece evlerde değil, sokaklarda da kendilerine özgü bir ruh haliyle dolanırlar. Flâneur terimini icat eden Fransız şair Baudelaire, bu terimi ilk kez Paris’teki Haussmann Bulvarı’nda görülen yeni bir figürü betimlemek için kullanır: “Kalabalıklar içinde hareket halinde olan tutkulu bir izleyici, dünyanın merkezinde duran ama buna rağmen bütün bu hareketliliğin uzağında olmaktan” mutluluk duyan, “gizli gizli yaşadığı anın tadını çıkaran bir prens.” Baudleaire’in de yakından tanıdığı kedileri bu sözlerden öte daha ne iyi tasvir edebilir? Ünlü şair, yayımlandığı tarihte skandallara yol açan Kötülük Çiçekleri (1857) isimli kitabında kedisine duyduğu tutkuyu, kendisine soğuk davranan metresine duyduğu tutkuyla karşılaştırır: “Onun bakışları / tıpkı seninki gibi, sevimli canavar / derin ve soğuk, bir ok gibi kesip biçen.” Manş Kanalı’nın öteki ucun geçildiğindeyse bu gezintiler daha ziyade erkekleri arayan erkeklerle ilişkilendirilmeye başlandı. Nitekim burjuva ailesinin temayüllerinden oldukça farklı bir yaşam tarzını benimseyen bütün o esrarengiz amcalar ve erkek kardeşler için Britanya’da kullanılan isimlerden biri de “bekâr kediydi”.
Ve bir de bekâr kadınlarla kediler hakkındaki klişeler vardı. Ortaçağ’ın cadılarla kediler arasındaki kurduğu ilişkiden hareketle Viktoryen dönem de kadınların evlenmemiş olmasını doğrudan evdeki kedilerle ilişkilendirdi. İstatistiklere göre kadınların sayısı erkeklerden bir milyon kadar fazlaydı ve bu “gerekenden fazla kadın” meselesi hem gazetelerin hem de parlamentonun gündemindeydi. Kocasız kalmış bu talihsiz kadınlar için mesele sadece onlara iş bulmak değildi. Kadınların bütün o besleyici enerjisi ne olacaktı? Kolay ve elbette alaycı bir sonuca varıldı: kedilere harcanacaktı. Her şeyden önce kedilerin bakımı köpekten daha az maliyetliydi ve kediler de tıpkı kadınlar gibi sürekli iyi görünmek için kendilerini temizliyor ve tarıyorlardı.
Kediyle kadınlar ya da kediyle sosyal ortam arasındaki ilişkilerden yol çıkılarak yapılan bu yakıştırmalar yirminci yüzyılda da devam etti. DC Comics, Batman’in yeni düşmanı olarak Kedi Kadın’ı sahneye sürdüğünde 1940 yılıydı. Bu arada ünlü modacı Karl Lagerfeld, rivayet edildiğine göre hizmetçileri, şoförü ve hatta kendi sosyal medya yöneticisi olan Birman cinsi kedisinin üzerine titriyordu. Ama Lagerfeld’in kedisinin kameraya yansıyan bariz memnuniyetsizliği, Baudleaire’in kedisiyle metresi arasında kurduğu asimetrik benzetmenin adeta somut bir örneğiydi.
Yine de kedilerin bu canayakın olma karşıtlığını Freddie Mercury’den daha iyi anlatan olmadı. Sokaktan alıp kurtardığı kedileriyle ünlü olan Mercury, 1985 yılında çıkardığı solo albümünü kedileri Jerry, Tom, Oscar ve Tiffany’e ithaf etti. İthaf metni evrendeki bütün kedi severleri kapsayacak biçimde genişliyor ve ancak özünde kedin olan birinin varacağı sonuçlar bitiyordu: “diğer herkesin canı cehenneme”.
Çeviran: Fulya Kılınçarslan






