Bütün kelimeleri ılık bir süt gibi lıkır lıkır içsem. İçsem, kelime oburu olsam. Hiç doymasam, sabahları iki poğaça yerine, bin kelime çiğnesem. Damağımda her bir kelimenin tadı kalsa, dilimle temizlesem dişlerimin arasında kalan, hecesi düşen kelime kırıntılarını. Öyle çok seviyorum kelimeleri..
Duyuyorum onları, mutfakta arkamdan konuşuyorlar. Ruhlarının dışavurumu olan bok rengi koltuklarda kabak çekirdeği çitleyerek hem de. Tatsız bir biber dolması yağdan dolayı yerinden kalkmayan su böreği eşlik ediyor sofralarına. Serpil Teyze’nin yüzünde yine aynı ifade, başkalarını çekiştirdiği vakit o küçümseyen bakışlar, bir gerdan kırmalar. Yarım saattir konuşuyorlar ama hiçbir şey anlamıyorum, ağızlarının arasında homur homur edip duruyorlar. Sonra üç beş saniye bir sessizlik. Bir ara bizimki üzerine giydiği yeşil yapraklı elbisesinin omuz kısımlarını çekiştiriyor, çok önemli bir şey anlatacakmış gibi başlıyor sözlerine.
– Mizanpajda iyi kız, ama grafikte kötü. Çok kötü. Sözelci bu kız, ne anlar ki bu işlerden. Ali'yi biliyorsun hani, zehir gibi çocuktu. İki haftada kapmıştı bu işleri. Elin ayağın olmuştu senin, Ayşe vardı sonra, pazar günleri bile çalışırdı, gık diyemezdi. Bize öyle insanlar lazım hayatım. Hem her işten anlayacak, hem de pazar günleri bile çalışmaya razı gelecek biri. Bu kız anasının gözü. Dili uzun. Tanıdığımız diye göz mü yumalım?
– Öyle deme Serpilcim, kalkıp nerelerden geldi, grafiği kötü diye geri mi gönderelim. Okulu ne olacak sonra? Öyle ya da böyle öğrenir, öğrenmezse o zaman bakarız. Baktık olmuyor, postalarız memleketine.
Postalamak, bu ağrıma gitti işte.
Ben geri zekâlıyım, galiba. Yıllardır kapamadım gitti şu işi. İnsanlar nasıl takır takır her işte usta. Her işte uzman. Ben daha katmanlar arasında debelenip durayım. Gece gündüz çalışayım, derslerimi aksatmayayım, aman Çetin amcalara mahcup olmayayım, kendimi tüm hazlardan uzak tutayım sonuç; koca bir beceriksizlik kisvesi üzerime laak diye yapışan.
Halbuki, o kadar iyi projeler hazırladım ki o programla, gece gündüz çalıştım.
Şu şehre geldiğimden beri bir kere olsun içmedim sahil kenarında. Kavun, rakı ve biber dolması, yapmadım. Sinemaya gitmedim, sinemadan sonra sevgililer muhakkak hangi ev müsaitse ona giderler. Benim hiç sevgilim olmadı ki, kelimeler dışında.O yüzden sinemaya da gitmedim. Hiç öpüşmedim mesela. Gündüz çıkıp buz gibi bir bira almadım arkadaşlarla. Huyumdur, iyi niyeti asla suistimal etmem, bu kendime karşı acımasızlık da olsa.
Bu durum, bazen çok eski bir düğünden kalma, renkleri solgun ahşap bir kutu çiçeğini hatırlatır bana. Hayattaki yerim bu gibi gelir. Kahverengi bir kütük içine yerleşmişim ve kımıldayamıyorum.
Son zamanlarda, bütün kırılmalar, sıkışmalar uç uca eklenip yol oluyor. Ben o yolda kaybolmaktan çekiniyorum. Geçen gün kızlarla oturuyoruz, bakıyorum hepsi çiçek gibi. Kıvırcık saçlar, bordo rujlar, deri etekler. Çekim alanlarına kim girse yanarmış, öyle diyorlar. Kendime bakıyorum, yirmi iki değil, elli iki gibi görünüyorum. Makyajsız beyaz suratım, sağ taraftan beyazlayan boyasız saçlarım, hiphop tarzı pantolonum, sanki beş çocuklu bir teyzeyim. Öyle iddiasız, öyle hevessiz. Kızlar bazen, 'Boncuk acaba biraz kadın gibi mi giyinsen' diye, laf sokuyorlar. Aldırmıyorum. Salağa yatıyorum. Nasıl olur ki kadın gibi giyinmek diyorum. Cinsiyetçisiniz diyorum. Hem ben bedenimle değil, kafamdakilerle var olmak istiyorum, diyorum. Yolda bir seks topu gibi görünmek, göğüslerimi kasap dükkânı gibi sergilemek istemiyorum diyerek, güya laflarını verip, sözel bir üstünlük sağlıyorum.
Kendimi kandırıyorum.
Aslında ara sıra ben de onlar gibi giyinmek, yaz gecelerinde gezmek, eğlenmek, kendimi suçlu hissetmeden yaşamak istiyorum. Olmuyor ama. Çetin amcalar bu konuda hassaslar. Akşam ezanından sonra kimse dışarıda olamaz. Kırsaldan kalkıp metropole gelmiş biri için, ayıp karşılanan şeyler bunlar. Geldiği yere bak, gözü açıldı. Basit kadın oldu başımıza derler. Demekle de kalmaz, okulu bitiremeden beni evden gönderirler.
Biliyorum bunlar çok boktan şeyler.
Ama bazı geceler, acayip şeyler oluyor bana. Kimseye anlatamadığım şeyler. Anlatsam, deli olduğumu düşünürler. Çünkü ruhumu tutamıyorum içimde. Pencereden atlayıp gidiyor. Gündüz mahrum kaldığı İstanbul sokaklarına karışıyor.
Bir hayalet gibi..
Beyaz askılı elbisemle Beyoğlu'na iniyor ve o meşhur Paloma'da bir bira içiyorum, buz gibi. Serinliyorum. Duvardaki asılı duran resme takılıyor gözüm. Raphael’in meşhur portresi La Donna Velata bu. Bakışıyoruz bir süre. O da beyaz etli ve tombul benim gibi. Sonra tramvaya biniyor, yolları izliyorum uzun uzun. Şoförü olmayan bu tramvaydan hiç korkmuyorum. Kadıköy'de bir kitapçıya giriyorum. Tek tek dokunuyorum kitaplara, kokluyorum onları.. nasıl haz. Sanki yüzyıllar öncesinden bir ses duyuyorum, bir ışık. Yalnızca Jung'un kırmızı kitabını alıyorum yanıma.İnsanların olmadığı sokaklar, kitapçılar, meyhaneler benim diye bağırıyorum, hevesle. Kimse elleyemez beni, kimse arkamdan laf edemez. Kimse boğazıma bıçak dayayamaz. Bu güzel dünya, bu güzel şehir, geceleri benim!
Geceleri ruhumun.
Köprüde yürüyorum, yavaş yavaş. Hiç acele etmiyorum. Metalin gıcırtısı, terli ve sinirli insan homurtusu yok. Köprünün korkuluklarına çıkıp, aşağı doğru bakıyorum. Koyu karanlık sular. Bağırıyorum, ruhları ebedi uykusuna dalan insanlara. Onları uyandırmak istiyorum, görmek için gerçeğin kendini gizleyen yanını. Var gücümle tekrar bağırıyorum, küçük hırsızlara, şairlere, sevgililere.. Bakın bana, uyanın da bakın, nasıl bırakıyorum ruhumu şu serin sulara..
Lacrimosa çalıyor. Çetin amca yukarıdan bağırıyor. "Kıs şu zımbırtının sesini çatlak kız."






