Ayrılığın aniden geldiğini, işten eve erken döndüğün öğle sonrası sararmış yüzünden anlamalıydım. Buğulu, tene yapışan bir yaz günü. Sonrasında yazı hiç sevmedim. Stelyo’nun ilk dişlerinin sızısı olmasa başından ayrılmazdım. Mutfak ve ağlamalar arasında koşturduğum o uğursuz öğle sonrası. Bir ara bir şey almak için odaya girmem gerekmişti. Yatağa öylece bırakmışsın kendini, pantolonunun düğmesi açık, üzerinde beyaz atletin, odayı saran akşamüstü güneşinin kızıllığı. Perdeleri çektim. Bir pike bıraktım üstüne. Uyuyan üşür derler ya. Yaz günü bile olsa üşürmüş. Hafif kımıldadın uyku arasında, elin elime değdi, yumuşacık sıktın teşekkür eder gibi. Parmaklarım saçlarında gezindi. Alnında birikmiş ter taneleri. Havanın sıcaklığına verdim. Düşünemedim. Sesler rahatsız etmesin istedim, usulca kapıyı kapadım.
Daha ilk yıllarımızdı oysa ki. Adada klüpte her şeyin başladığı dans, sevecen bakan gözlerin, ilk buluşmada bir türlü oturacak yere karar veremeyişimiz, sonu gelmez sohbetler eşliğinde yürüyüşler, vapurda ilk elimi tutuşun ve bana doğduğun evi, okulunu göstermen, çamlar altındaki pikniklerde dudaklarının sıcaklığı, yıl geçmeden soluğu kilisede alışımız, pirinç taneleri altında el ele yeni hayatımıza geçişimiz…
O yataktan bir daha kalkamayışının üzerinden yıllar geçti. Beni karalara bürüyen, o gün neden doktor çağırmadığımı kendime defalarca sorduğum yıllar. Minik bir erkek çocuğunun gözlerinde seni arayıp durdum. Bazen beklenmedik bir bakışında, bazen kahkahasında en çok da inadında yaşıyorsun. Gözlerimi ondan alamıyorum. Hiçbir şey eskisi gibi değil. Artık çok azız sevgilim. Her gün eksiliyoruz. Yakınlarımız, dostlarımız gitti. Daha fazla dayanamadılar etrafımızda daralan çembere. Senden kalanı korudum, evimizdeyiz. Annem ve Sula, Atina’ya taşınırken ısrarla onlarla gitmemizi istediler. Seni buralarda bırakıp nasıl gidebilirdim ki? Daha çok sarıldık Stelyo’mla birbirimize. Bazen neden yaşama tekrar bir şans vermediğimi soruyorlar üstü kapalı. Ne demek istediklerini biliyorum. Onlar umutsuzca özlemenin ne olduğunu bilmiyorlar.
Oğlumuzu geçen hafta ortaokul diplomasını alırken görmeliydin. Yüzünde ondört yaşın izleri. Yeni terleyen bıyıklar, kalınlaşmış kaşlar, minik kırmızı pütürlerle kaplı bir alın, gözlerinde gurur. Kepli fotoğrafını senin mezuniyet fotoğrafının yanına koydum. Bir an önce bir çocuğumuz olmasını istediğinde kendinden bir kopya bıraktığını sahi bilmiyor muydun? Bazı şeyler bilinmez ama hissedilir değil mi? Artık eskisi kadar seni sormuyor. Yaşının delidoluluğunda şu sıralar. Onunla yeniden büyüyorum. Takmış kafasına “At artık şu elbiseleri, siyahtan nefret ediyorum, kimsenin annesine benzemiyorsun,” deyip duruyor. Her bayramda, doğum gününde aynı sözler. Neredeyse sokakta gördüğünde kafasını çevirecek. Sabah yanından döndükten sonra terzi Vasil’den randevu aldım. Eski kumaşçımıza gittim. Senden konuştuk acı kahve içerek. Uzun uzun kumaşların gökkuşağında gezindi parmaklarım. Gül kurusu, mürdüm, hardal… Sonunda çağla yeşilinde karar kıldım. Stelyo’nun doğum günü yaklaşıyor. Dar kesimli, yarım kollu bir elbise sipariş ettim. Artık renklerde bile yazı sevmiyorum.






