Kalbi aklını yalanlayan üç beş bozguncu, en ikna edici bıyıklarıyla, en kaymak sözleriyle bağırıyorlar. Herkes duyuyor tabii. Kimi bir Tanrıya bakar gibi hayranlıkla, kimi bir kuyunun içinden kurtarılmayı bekliyormuş da kurtarıcılarına bakar gibi merhamet arayan gözlerle, kimi de sırf bakacak kimsesi olmadığından, zihnini bulandıran başka bir meselesi olmadığından boş gözlerle onlara bakıyor. Kimsenin şüphesi yok. Şüpheler, hakaret ve kinle örtülü, gök zaten her zamanki gök ve dillerinden yılanlar da sarksa, parmakları züppece şaklasa da herkes herkesi affetmeye teşne. Kimi kendi tanrısını affedip büyüklüğünü gösterecek, kimi tek çaresini garantiye almış olacak ve işte diğerleri de bir boşluktan başka bir boşluğa savrulup bir tür inatla ne olursa olsun evet diyecek. Ve diyorlar.
İşte yeşil bir bayrak çıkarılıp sallanıyor. Ardından gözyaşlarıyla bir yürüyüş ve ertesi gün herkes epey olanaklı, epey geniş bir dünyaya uyanacak. Gece, tüm bu insanlardan utanarak iniyor tabii. Onun da hassasiyetleri var. Söz gelimi geceyi pusuda geçiren, cinayetlerine geceyi alet eden ve gecelerini tuzak kurarak geçirenleri biliyor o. Ve örttüğü gündüzün kalplerin zırhlarını ne denli acıtarak söktüğünü de biliyor. Fakat yine de gelip konuyor işte sessiz çehresiyle ve ışıklardan yaralansa da yaralandım demiyor, yıldızları seyreden yine seyretsin diye güzelce yerlerine diziyor. Tabii gündüz, o hınca hınç kalabalığın önünde bir hüküm verildi. Sonu kanla bitecek, sonu ilga olmaya giden gerçekler üstü bir karar. Tabanı kaygan, göğü dumanlı bir hüküm. Ve insanlar, sabah uyandıklarında karşılaştıkları geniş dünyanın ne denli kısa ömürlü olduğunu hemen anlıyorlar. Anlıyorlar ve itiraz ediyorlar: Biz değiliz onlar, diyorlar ve onlar, bizim yeryüzünde huzurumuzu gasp ediyorlar.
Bakın ellerimizde kan! ellerimizde kan! Kan ter içinde telaşlanan insanların kanı da teri de yine yere düşmeden evvel yurtsuzların merhametle gökyüzüne çevirdikleri yüzlerine düşüyor. Yaşanan acılar onların sırtına yükleniyor ve yine onlar tokatlanıyor. Deri koltuklarında hafif tebessümle kaykılmış olan sahte müjdeciler, "onlar! onlar!" diye bağıran çaresizler, asla ve asla çaresiz olmadıklarını hissedebilmek için başka sırtları, başka elleri kanatıyorlar. İşte gece, bambaşka bir yerden homurdanmaya başlıyor. Yürünen bir yol yok. Tereddütle büzülen, zar zor ışık geçiren bir tür mağaranın içinde debelenen bu tanrı arayıcıları, kuyu mahsulleri ve boyun eğdikleri eğri büğrü sözlerin sahipleri, pek çetin bir zamanı peşlerinde kuyruk gibi gezdiriyorlar. Zehirlenmiş bir toprak, ıslıkla çoğalan sırtlanlar ve kanları içlerine akan beyzadelerin çığlıkları onları yüksündürmüyor bir türlü. Elleri yüzlerini değil, elleri ceplerini kapatıyor. Biz, diyor sonra kalbi aklını yalanlayanlardan biri, size bir şey vaad etmedik ki! Biz kimseyi kurtaramayız. Bakın, diyor uçuruma doğru gülüşerek koşturan insanları göstererek, bizimkiler işte oradalar.






