Onun gözleri tan ağartısı kadar ak ve lekesizdir. Hem olmazlara meyilli hem de insana ümit vaat eden bakışlara sahiptir. Uzun mu uzun saçlarına ay ışığı vurup gümüşi renge boyandığında, dünyaya en metelik vermez kadının bile kem bakışlarına mazur kalır. Dalga dalgadır; henüz bir kıyıya vurup kirlenmemiş. Benimse saçlarım tel teldir, kırk iki yıllık Ege poyrazının eseri. Bilmez ama kıskanırım onu gizliden gizliye. Ah! Bu da sevgimi katmerler. Bitimsiz kış döngüsündeki ruhumu koynundaki onulmaz ateşlere atar. Atar da tir tir yanarım. Zıttın çekimi. En yanımda olduğunu hissettiğim anlarda bile ona yaklaşmam için fersah fersah açılmam gerekir. Derinlerdedir varlığı, uzaklarda. Benim gibi sığ değil. Havanın dinginliğine kanıp kıyılarımdan indirdiğim sandalımla açılsam da, kürek çekip ilerledikçe patlar deniz. Kendimi sulusepken fırtınaların ortasında bulurum. Dalgalar fısır fısır benle dalga geçmeye başlar. Yine mi sen, dip senle doldu, yine batacaksın der. Batarım. Yine. Zaten hiçbir geminin pruvası dayanmaz onun kabaran denizine. Sonra? Sonra uçarım ben de. Tıpkı Musa’nın zeytindalı arayan güvercini gibi; ya ulaşırsamın ihtimaliyle kanat çırparak. Zaman geçtikçe kanatlarım yorulur. Ama varmalıyımdır da. Durmam. Bir martının kendini hava akımına bırakması gibi narince sokulurum koynuna. Önce olmazlanır. Yavaş der bana, henüz hava kararmadı! O an nefesi tatlı bir esinti gibi okşar alnımı. Israr etsem de, amalarımı, belkilerimi, acabalarımı ayaklarına sersem de dönüp bakmaz. Ne yapsam ne etsem anlatamam güzelliğinin akıntısında sürüklendiğimi, zamanın manasızlığını. Anlatamam yürek hakkı denen şeyi. Kuralları katıdır. Sus der! Susarım.
Gözlerinden yorgunluk akan gece uyumak için tepelerin ardına çekildiğinde gün ikimize aynı anda ayar, yumuşak ışınları tenimizi okşar. Kadifemsidir teni, kaygan ve davetkâr. Benimse yanım yörem kırağı. Geceden süründüğü kadınlığı sinmiştir yatağa. İnsanı olduğu yere sapteden bir rayiha, bir pranga. Çıkasım gelmez. Ben işe gitmeden önce uzun uzadıya bakarız birbirimize aynadan. Günün bu anında yüzü hep asıktır. Keşke bugün gitmesen der ve bunu derken her mutsuz olduğunda, olumsuzu tetikleyen duygulardan olma bir kuyuya düştüğünde beliren yüz ifadesini takınır. Hep! Haklı da... Gündüzleri dört duvar arasında geçen bir ömür; pencesiz, balkonsuz, bir çift göze aşina... Ama geceleri öyle mi, geceleri başka. Geceleri ıhlamur kokar. Bungun şehrin bıkkın sokaklarını topuklarından çıkan melodilerle şenlendirir. Saçlarının salvosuna eşlik eder tüm kediler. En çok geceleri gülümser ve gülüşü asla sıradan değildir. Bir rengi vardır. Kırmızı.
Gitmeliyim Gülten derim aynada vedalaşmadan evvel. ‘O da kim’ dercesine bana bakar, kaşları çatık. Gülten? Hemen özür dilerim Didem’den, evet en son Didem’dir adı. Varlığının acısının kalıcı olduğu dünyada, ismi bir arkadaşa bakıp çıkacağımdan hallicedir. İmgelerin akıntısında bazen kendinden bir anlam görür, dalıp çıkarır, sever onu. Sonra sahiplenip bağrına basar, adını alır. Geçenlerde okuduğu “... yapıştırsam da parçalarını hayatımın, su sızdırıyordu çatlaklarından” dizelerinden etkilenmiştir Didem Madak’ın. Ağlamıştır hüngür hüngür. Hayır, yağmaktır bu olsa olsa, gürül gürül. Benim adım demiştir haykırmanın her tonuna sahip sesiyle, bu geceden itibaren Didem.
Evden çıkıp günaydınsız insanların arasından merhabasız yüz ifademle geçerim. İnsanlar böyledir, en çok sabahları birbirlerinin yüzüne bakmaya tahammül edemezler. Belki de günün en saf, en hazırlıksız zamanı olduğu içindir bu tepkisizlik. Henüz maskelerini takmaya fırsat bulamamışlardır. Kim bilir. Ben de kendi maskemi tazelemek için bulduğum ilk deniz kıyısına atarım kendimi. Genel de bu Kordon olur. Önce bir süre denizi izlerim. Bankların üzerindeki geceden kalma çiğ sıcak bir memur pantolonu tarafından emilmemiştir henüz. Dalgaların kıyılarıma getirdiklerine bakarım. Gelen azdır gidenin yanında. Sonra maskemi takmak için suya bakarım. Sudaki yansımam pişmanlıktır, ahtır, keşkedir, oysadır! Hatta taşımak zorunda olmadığım ve şehrin kaygılarının sırtıma yüklediği bir utançtır. Kimi zamansa babamın ne müzikçisi ulan polis adamın polis oğlu olurlarının yıllardır yağdırdığı gözyaşlarından olma kırışıklıklardır. Derin bıçak yaraları. Miras! Tüm bu duygularımın üzerini olmak istediğim değil, olmam gereken maskemle örterim
Hava o gün şanslıysam yağmurludur. Bir bulutun peşine takılır adımlarım, beni karakola kadar götürür. Çay ocağında kahvemi ayaküstü içerken duvardaki posterle bakışırız bir süre. Nilgün Marmara. Üzerinde, yabancıların en yakınıydın sen yazar. Bana onu hatırlatır bu söz. Didem’i. Derin bir iç çekiş bırakırım, havalanır, bir süre dirense de varlığını daha fazla koruyamayıp ocaktan çıkan çayın buharına karışıp yok olur. Ardından masama kurulur, geceden kalma işlenmiş suçların dosyalarını incelerim. Hep dağ gibi olur masamın üzeri. Sokaklarda naralar atan sarhoşlar, nitelikli adamları dolandıran niteliksiz hırsızlar, kocasından kaçanlar, kocaya kaçanlar. Ve hatta kaçamayıp ölüme yakalanan kadınlar... Bu şehir en çok geceleri yaramazdır.
Küllükteki izmarit mezarlığına bir yenisini eklediğim sırada bir dosyaya takılır bakışım. Biri bar çıkışı bıçaklanarak öldürülmüş, saçı cesedinden bir metre uzaktadır. Koşullar ne olursa olsun kendilerine has duruşunu hiç bozmayan kadınlara özgü bir tavırla yatıyordur yerde. Üzerine özensizce atılmış gazete kâğıtları olmasa sanki azıcık kestiriyor sanılır. Ama ölmüştür, hem de iki kere. Önce kadın sonra erkek. Tebeşirle bedeninin etrafını çizen polise sorsalar adam ölmüştür. Fakat ölene sorsalar kadın ölmüştür; göğsünü gere gere, utançsız, gururla. Cesetleri tanırım. Kesinlikle bu bir kadındır; çünkü bir tek kadınlar böyle kırmızı kanar.
Komserim adam olay yerinde ölmüş.
Adam?
Muzaffer komserim.
Adam?
Evet komserim maktulün adı Muzaffer.
Ama bu kanın reng...
Fazla üstelemem. İnsanların yürekleri yerine akıllarıyla gördüklerini, aklın görmek istemediğinde ise gözlerini kapadıklarını bilirim. Sırf yalnız kalmak için bir kahve isterim polisten. Resimde gördüğüm kanın rengi aklıma Gülten’i getirir. Amaan Didem işte. Kim bilir şimdi ne yapıyordur diye iç geçiririm, kesin çamaşırlara girişmiştir. Adetidir, bir gece giydiğini ertesi gün yıkamadan rahat edemez. Kıyafetlerimiz ayrı ayrı renkte olsa da hep bir arada yıkar Didem. Benimkiler siyahtır, onunki ise renkli. Ama rengin matı. Gül kurusu, mürdüm en çok da limon küfü. Hele ki kadifeyle buluşmuşsa renk; ah, ne fenadır. Geceleri şehir, perdelerin ardında kendi yalnızlığına çekildiğinde dudağının kenarına sıkıştırdığı kürdilihicazkâr makamından bir türkü ve handiyese kurumamış ojeli tırnaklarını öne çıkaran takunya terlikleriyle balkona çıkıp çamaşırları asar. Geçti zahm-ı tîr-i hicrin, tâ dil-i nâ-şâdıma... Bir ritüel edasındadır hareketleri. İpliğin en üstüne benim çamaşırlarım; alta, kuytulara ise kendininkiler. Konu komşu görür diye utanır, ayıplar kendini. Elin herifleri görse ne yapar, nasıl bakar yüzlerine. Utanınca da yanaklarına öyle güzel kızarır ki, ne fena! Babası gelir aklına; bir keresinde az dövmemiştir anasını balkona çamaşır astı diye. Yüzünden oluk oluk kan gelinceye kadar vurmuştur kemeriyle. Kırmızı. Ardından da babasının geceleri ikinci dubleden sonra “benim gibi babadan nasıl böyle evlat çıkar” diye söylenmelerini anımsar; önce sinirden, sonra keyif alarak söylediği sözleri. Aklının kıyılarına bir küfür gibi gelen tüm bu anıları sesinin tersiyle kovalar, asar çamaşırlarını. Öyle bî-hûş eyledin âzâr ile kim tâbımı...
Gün giyindiğinde geceyi, telaşlı adımlarla arşınlarım yolları. Evde bekleyeni olanlar bilir ancak bu telaşı. Böyle insanlar için çıkış ve varış noktası vardır. Arada kalan her şey fludur. Yanımdan geçen insanların yüzlerini, tezgâhta kalan sardalyaları satmaya çalışan balıkçıların bağırışlarını, balonu elinden kaçmış bir çocuğun feryadını fark etmeden yürürüm. Piyango bileti uzatan, saçlarına mevsiminden önce kar yağmış dedeyi kırmak beni üzse de durmam. Tek düşündüğüm şey varmak ve bir an önce kavuşmaktır ona. Vardığımda zili çalmayıp bir avcı hassasiyetinde yavaş yavaş, parmak uçlarımda girerim odaya. Çıplaktır. Görürüm aynadan kıvrımlarını. Teni, çetin geçen kıştan yeni çıkmış bir çiçek dalı, bakışlarımsa uzun arayışlardan sonra çiçeğini bulmuş yorgun bir arıdır. Saçlarını tıpkı sabah çay ocağının duvarında gördüğüm kadın gibi kahveye boyamış, ne ara nasıl yapmış bilemem. Günümün nasıl geçtiğini sorar. Titreyen dizlerimle ansızın yürümeyi bilmediğim bir ipin üstünde bulurum kendimi. Yanım yörem uçurum.
Bir kadın öldürülmüş.
Kadın?
Evet kadın.
Emin misin?
Evet.
Nereden biliyorsun?
Kanının renginden anladım.
Duyduğu sözlerin esintisiyle yüzünden kara bulutlar geçer. ‘Ama’ dedikten sonra susar bir süre. Ama ile başlayan cümlelerin yürekte bıraktığı sızıyı bilir. Ama! Oyuncağı kaybolmuş çocuk gibi bükülür dudakları. Yıkılır o an, bakışları kaldırılması zor bir enkaza dönüşür. Ya ben ölünce kanım kırmızı akmazsa der, kadın olarak ölememekten çok utanıyorum. Sesinde az sonra gelecek cümleyi hem duymayı isteyen, hem de duymakatan korkan kırılgan bir ton vardır.
Ölünce kanı hiç akmayanlar utansın Didem.
Didem?
Didem.
Bu gece Nilgün.
Nilgün?
Marmara’nın Nilgün’ü.
Yanıma yaklaşır ve yaprağa düşen ilk kar tanesi gibi okşar tenimi. Tüm o kadınsı kuytularıyla aynada, tam karşımdadır. Nefesi nefesime karışır. Dalından elma koparan Havva’nın işlediği günahın hücrelerinde yarattığı heyecanıyla memelerine dokunur. Hissederim. Ardından eline bir ruj alır. Kırmızı. Nerede görsem tanırım bu tonu. Rengidir kadının. Kulağıma fısıldayarak kendini bana bırak der. Hiç direnmeden kendimi bana bırakırım. Sonra? Sonra dudaklarım kırmızı bir yalnızlığa boyanır.






