Okul zilinin çalmasıyla çığlık çığlığa bahçeye fırladığımız günlerdi. Zembereği boşalmış saatler gibiydik. Barakanın kapısında sıkışanlar, birbirini ezerek geçmeye çalışanlar, düşenler… Yerdeki arkadaşını gören gülmeye başlardı. Bir öğretmenin uyarısıyla toparlanırdık hepimiz. Elinde kızılcık sopasıyla gelen İsmail Hocanın gür sesiyle irkilirdik. Kahkahalar yerini sessizliğe bırakırdı. Herkes tek sıra halinde yavaşça okulu terk ederdi.
Siyah önlüklü, beyaz yakalı çocuklardık. Ellerimiz Amerikan süt tozu kokuyordu. Bir elimde okul çantam, diğerinde beslenme çantam, koşup sıraya girdim. Annemin yaptığı yeşil soğanlı patates salatasını bitirememiştim. Geri kalanı, Hatice ile yemek için sözleşmiştik. Gözüm ondaydı. Ortalıkta yoktu. İstiklal Marşı için tören hazırlığı yapılıyordu. Bir ara uzaktan onu görür gibi oldum, sonra kaybettim. Aklım onda. Bugün bayrağı göndere o çekecek. Zayıf, çelimsiz haliyle bunu nasıl yapacak? Görevli olduğu için annesi saçlarını örmüş beyaz, kurdele takmış. Annesi, onu bana emanet eder hep. Mahalle arkadaşıyız, bazen bize gelir, annem de elimize tulum peynirli lavaş ekmeğine sarılı dürümleri tutuşturur. Annem, Hatice’nin arkasından hep endişeyle bakar. Bana da “Koşturma bu kızı.”der. Öğretmenime, “Hatice’nin yerine bayrağı ben çekerim.”dedim. Olmaz, dedi.
Sıraya girdiğimde Hatice’yi bir eli bayrak ipine dolanmış vaziyette, direğin başında gördüm. Ona yardımcı olmak için ön tarafa geçtim. Hatice’nin başı hep önde. Beni görmüyor. Esen rüzgâr, Hatice’yi bayrakla birlikte sallıyor. Kasap İsmail Amcanın oğlu, “Bence çekemez.”diyor gülerek. Ona dönüp, dişlerimi sıkıyorum, “Sen sus, pis şişko.” diyorum. Kocaman elleriyle beni itekliyor. Düştüm. Kalkıp ben de onu itekliyorum. Sırt üstü düşüyor. Kalkamıyor. Çantasıyla yerden kakmak için debeleniyor. Hepimiz gülüyoruz. Arka sıraya geçip, Hatice’yi bekliyorum. Rüzgâr şiddetini artırıyor. Okulun bahçesi toz duman. Hepimiz toz fırtınasının içinde kalıyoruz. Hatice’ye bakıyorum. Hatice yok. Bayrak da.
Koşup öne geçiyorum. Rüzgârın hızından bayrak ipi kopmuş, koca bayrak Hatice’nin üzerine düşmüş. Hatice, bayrağın altında. Bayrağın altına giriyorum. Hatice’nin yüzü sapsarı. Yatıyor. Omuzlarından tutup salladım. Cevap vermedi. Bayrağın altında bir o yana bir bu yana hareket ediyorum, kahkaha sesleri duyuluyor. Çocuklar bunu bir oyun sanmış eğleniyor. Bayrağın altında çırpınıp duruyoruz. Birden sırtımda müthiş bir acı hissediyorum. Tanıyorum; İsmail Hoca’nın sopası bu. Arka arkaya inen kızılcık sopası Hatice’ye gelmesin diye onun üzerine kapaklanıyorum. Bağırış, çağırış, ne kadar sopa yediğimi hatırlamıyorum. Ama Hatice’ye hiç gelmedi. Bayrak üstümüzden kaldırılıyor. İlk gördüğüm, elinde kızılcık sopasıyla İsmail Hoca.
Hatice yerde, hareketsiz yatıyor. “Ne yapıyorsunuz lan burada?” “Öğretmenim bayrak koptu. Hatice altında kaldı. Ben de onu kurtarmaya çalışıyordum.” İsmail Hoca bana inanmıyor. Hatice’ye vurmak için kaldırdığı sopayı havada yakalıyorum. Kalakaldı. Gözlerindeki şiddeti gördüm. Boşta kalan sol eli yüzümde patlıyor. Kendimi yine yerde buluyorum. Yardımcı hizmetli, İsmail Hocaya sarıldı, yalvardı yakardı, onu durdurdu.
Hatice hala yerde. Diğer öğretmenler koşup geliyor. Coğrafya öğretmenimiz, Hatice’yi kucakladığı gibi okula götürüyor. Bir elim yanağımda, İsmail Hocaya bakıyorum. Uzaklaşıyor.
Hatice’nin peşinden gidiyorum. Onu öğretmenler odasına götürmüşler. Hatice kimseye cevap vermiyor. Aklıma hasta annesi geliyor. Nasıl haber vereceğim ben şimdi ona? Beni gören Ayla Öğretmenim yanma geldi. Endişeyle soruyor, “Ne oldu yavrum Hatice’ye?” Olanları anlatıyorum. Elimi tutup çekiyor. Yüzümdeki kızarıklığı gördü. “Sen istersen gidip yüzünü yıka.” Gidemiyorum. Hatice, masanın üzerinde hareketsiz yatıyor. Pencereden dışarı bakıyorum. Yardımcı hizmetli, bayrağın kopan ipini çıkartıyor.






