Oggito Logo

Ne Haber

Bilim Teknoloji

Ekonomi

Liste

Söyleşi

Öykü

Video

27 Temmuz 2020

Öykü

Konsiyerj

Cüneyt Ayral

Paylaş

1

1


İşe başladığında çok gençti, büyük otelin kapıcısı olarak başlamıştı. Gri bir elbise giydirmişlerdi. Ceketinin yakaları yoktu. Başına taktıkları şapka ise kesik bir silindirden ibaretti. Kış aylarında ise kalın gri bir palto giydiriyorlardı.

Yirmi kiloyu aşkın iki bavulu, kuş kaldırır gibi kaldırabiliyor, güler yüzünü gelip gidenlerden hiç eksik etmiyordu. Her gülüşün bir dolar fazla bahşiş ettiğinin bilincindeydi ve bu paraya hep gereksinmesi vardı.

Aradan kaç yıl geçmişti? Otel yönetimi artık onun piştiğini ve müşteriler tarafından sevildiğini fark etmiş olacaklar ki konsiyerjde çalışmasına karar vermişlerdi.

Şimdi elbisesi de değişmişti. Artık siyah yakaları olan bir ceketi vardı, yakalarında ise çapraz duran iki anahtarlı rozeti. Ceketinin üst cebinin üzerine İngiliz ve Amerikan bayraklarının karışımından oluşan bir dil bilgisi rozeti takılmıştı. Almanca da biliyordu ama bunu kimseye söylememişti, çünkü bu dili konuşmayı sevmiyordu.

Yıllarca kaldırdığı ağır bavulların, saatlerce ayakta durmanın vücudunda nelere neden olduğunu öğrendiğinde artık yaşı gelmişti ve otel yönetimi, hatırı sayılır bir ikramiyeyle onu emekli etmişti.

*  *  *

Siyah yuvarlak gözlükleri, iyiden iyiye beyazlaşmış saçları, bedenine artık küçük gelen, düğmeleri iliklendiğinde gerilen gri ve yukardan aşağıya siyah çizgili yeleği, yakalarındaki anahtarları alınmış ve yerleri belli olan siyah ceketi ve siyah bastonu ile kafenin önünden geçerken, ona bakan gözlere, otelde, bir bankonun arkasında geçirmiş olduğu yılları sanki bir roman kalınlığında anlatıyordu.

Bastonunu Porte de Clignancourt’daki eskici ve antikacı pazarından kızının ısrarı üzerine almıştı.

Rahatsızlığı yüzünden evinden çıkamıyor, gün geçtikçe oturmaktan şişmanlıyordu. Kızı onu sık sık ziyarete gelirdi, bir keresinde bu

küskünlüğünün nedenini sormuş, o da küskünlük olmadığını, yürümekten korktuğunu anlatmıştı.

O gün babasının koluna girmiş ve eskicilere gitmişlerdi. Adam eczanelerin sattığı bastonları kullanmak istememiş, en az kendisi kadar öyküsü olan bir sopaya dayanmasının ona daha iyi geleceğini söyleyerek bu bastonunu edinmişti. Siyah bastonu seçene kadar kılı kırk yarmış, bunu kimin o dükkâna satmış olduğuna kadar pek çok soru sorduktan sonra seçmişti.

*  *  *

O gün kızı ile pazar yerinden ayrıldıktan sonra biraz yürüyüş yapmışlar, ardından bir kafede oturmuşlardı. Ona, o güne kadar hiç sözünü etmediği ve “hayatımın aşkı-tutkusu” dediği kadını anlatmıştı.

Bastonu alıp, biraz daha kendine güvenerek yürümeye başlaması ona iyi gelmiş, yüzü gülmüş ama içindeki karanlığın aydınlanmadığı her halinden belli olarak oturmuşlardı kafeye.

Kızına, hayatından çok kadının gelip geçtiğini, ama kraliçesinin Ankara’da tanıdığı bir kadın olduğunu söylüyordu.

Kadın, onun o yıllarda oturduğu sokağın devamında oturuyor, her gün Ruhi Su türküleri dinliyordu.

Yetmişli yılların sonlarına doğru Ruhi Su türkülerini sokaklardan duyulabilecek biçimde dinliyor olmak ciddi bir riskti. Üstelik sesin yayıldığı ev, varsıl bir evdi, ama türküleri dinleyen evin genç kızı Türkiye İşçi Partisi’ne üyeydi ve bununla övünüyordu.

O yıllar, şehirlerin kamplara ayrıldığı, solcunun sağcıya, sağcının solcuya ve herkesin devlete düşman olduğu yıllardı. Yetmiş bir yılındaki askeri muhtıranın ardından Türkiye’de sular durulmamış, hani neredeyse her yerden seksen darbesinin kokusu yayılıyordu. Ruhi Su’nun türkülerini devlet radyolarında dinlemek olanaksızdı, çünkü yasaklanmıştı...

O gün kafede otururlarken kızına, kadının ona piyanosunda Chopin çaldığını ve sonrasında sarılıp dakikalarca kokusunu içine çektiğini, ezberlediğini anlatmıştı. Bir kadının kokusunu yıllarca unutamamanın ancak aşk-tutku ile açıklanabileceğini anlatmış, kızının bu tür ilişkilerden uzak durmasının hayatını rahat geçirmek açısından daha akıllıca olduğunu öğütlemişti.

Bir tutkuyla yaşamak insanı yoruyor, sonunda siyah bir bastona dayanmasına neden olabiliyordu. O hiçbir zaman, otelde yaşadığı, çalıştığı yılların onu eskittiğini kabul etmemiş, onu yoranın derin bir özlem olduğunu savunmuştu.

Sağlık sorunlarıyla boğuştuğu bir günde, eski aşkını-tutkusunu neden anlatmaya başladığını sorunca kızı, “Bir bacak aksamaya başladığında sona yaklaşıyorsun demektir, bunca yıldır, yılmadan yazmış olduklarımı, birgün anlamak istersen, aslını bilmende yarar var. Hiçbir yazar yoktan var edip yazmadı, her yazılanın ardında bir yaşanmışlık vardır. Bu ya yazarın yaşamışlığıdır ya da gözlemlediği bir yaşantıdan damıttıkları...” demişti.

Konsiyerj emeklisiydi ama aynı zamanda yazardı. Daha doğrusu, kendi deyimişle şairdi ve şairler para kazanamadığı için yıllarını önce otelin kapısında sonra da bir bankonun ardında geçirmişti. Bunu seçmiş olmasının nedeni düzenli yazabilecek zamanı kendisine ayırabilmekti.

Düzenli, saatleri belirli bir yaşamı olmasını istemişti Ankara’dan ayrıldıktan sonra.

Önce İngiltere’ye gitmiş, kadının peşine düşmüştü, ama bunu becerebilecek gücü olmadığını fark etmiş, biraz İngilizce öğrenip geriye dönmüştü. Artık Ankara’da yaşayamayacağını anlayıp İstanbul’a gelmiş ve lüks otele kapıcı olarak girmişti. Bu otellerde vardiyalı çalışılıyordu, sabahın en erken vardiyası pek sevilmezdi, çünkü o saatlerde pek müşteri gelmez, bahşiş bol olmazdı. O bu erken vardiyayı seçmiş, böylelikle akşamlarını uyuyarak, gecelerini de yazarak geçirebilmişti.

Bu yaşam biçimi yüzünden yaşamış olduğu hiçbir evlilik sürmemişti, hoş o Chopin dinledikten sonra ona sarılan ve kokusunu teslim eden kadından başka bir kadını mutlu etmeyi pek istememiş, ilişkilerini hep bir sınırda tutmuştu, önemli olan yazabilmekti.

Çok sevmek çok zordu onun için, çünkü burnu sanki başka hiçbir kokuyu hissetmiyordu.

Ona kokusunu teslim eden kadın ressamdı. Donuk renkleri olan durağan resimler yapıyordu. Yıllarca kadının açmış olduğu sergilerde yapmış

olduklarını izlemişti ve durup dinlenmeden her yazdığını kadına göndermiş, zaman zaman mektuplar yazmış ve yalnızlığını paylaşmayı denemişti.

Kadın hiçbir zaman yanıt vermemişti.

Kapıcılık yıllarında, iznini kullandığı zamanlarda, sırf seyahat etmek için biriktirdiği bahşişleriyle Avrupa’ya gidiyordu. Zaman zaman kadının yaşadığı ülkeye gidiyor, onu evinin sokağının başında bekleyip uzaktan da olsa görmeyi, özlemini gidermeyi deniyordu.

Bir keresinde Almanya’da bir arkadaşına gitmiş, oradan da İngiltere’ye gemiyle geçiyordu. Gemide kadınla karşılaşmıştı, ama yanına gidip konuşacak cesaretini toparlayamamış, gemi yanaşıp trene binildiğinde onun yanına gidebilmişti. Ama o gün orada ne konuşmuşlardı? Kadın ona ne demişti, o kadına neler söylemişti. Hiçbirisini anımsamıyordu. Aynı gri yeleği gibi bir renk beliriyordu ve siyah dikey çizgiler arasında kadının tutsak duruşu vardı beyninde.

Artık yaşlanmıştı, sağlıksız ve umutsuzdu.

Bir insanın sağlığından çok umudunu yitirmesi onun ölüme yaklaştığının belirtisiydi.

Kızına, öldüğü zaman hiçbir dini tören yapılmasını istemediğini söylemişti, zaten dinini de bilmiyordu, hayatının o bölümü de karmakarışıktı ve onu hiç ilgilendirmiyordu. Herhangi birisi gibi herhangi bir mezara gömülebilir ya da yakılıp külleri serpilebilirdi. Tek istediği, ölümü Chopin’in müziğiyle karşılamaktı, çünkü sevişip sevişmediğini bile anımsamadığı bir kadının kokusunu hissettiği ve benliğine işlediği gün zaten ölümle tanışmıştı.

Ölüm ille de bilinen biçimiyle beklenen yaşlarda gelmiyordu. Ölüm aslında yaşamak denen sürecin içindeki duyguların bir tanesi ve belki de en güçlüsüydü, çünkü sevdalanmak ile ölmek aslında aynı şeydi, arasında ince ve donuk renkli bir çizgi vardı ki işte bu renk ayrımını yaşayabilenler “yaşantıdan” söz edebiliyorlardı.

Kızı, o kadının şimdi ne yaptığını sorduğunda, bunun önemi olmadığını, insanların değer görmediği yerlerde bulunmamaları gerektiğini söylemişti.

Kadının ne yaptığını, nerede olduğunu bilirse gitmek isteyecek ve kendisine ihanet edecekti, bu gereksizdi.

Onun hayatı hep böyle geçmemiş miydi? O yüzden küçük odasında yalnız yaşamayı seçmiş, çok sevdiği kızı onu ziyaret ettikçe sevinmeyi öğrenmişti.

Yaşarken sevinilebilecek çok şey yoktu hayatta. Hayat bir otelin kapısı ile bir odanın kapısı arasında gidip gelmekti aslında.

O sevincini, bitip tükenmeyen defterlerine yazdıklarıyla paylaşmış ve hiçbir yazdığını da yayımlamayı düşünmemişti. Yazarlar eğer düzene uygun yazmıyorlarsa, bu uğraşları değer görmezdi, o zaman da sevinci kursağında kalacaktı. Aynı kadını görmeye gitmek gibi, yazdıklarını yayınlamak da onun korkuları arasındaydı. Sevincini öldürmek korkusu!

*  *  *

Montmartre mezarlığında, Avenue Samson 24üncü bölümde gömülürken etrafa Chopin’in müziği yayılıyordu. Kızının yanında duran siyah dik yakalı bir kazak giyinmiş, kumral saçları omuzlarında, perçemlerinin altından hüzünlü gözlerle bakan kadın, “Çok sevdim, ama sevgisinden o kadar çok korktum ki, kaçmamın daha doğru olacağını düşündüm hep, çünkü bendeki sevginin onu sarmalayabileceğini, bu gücümün olup olmadığını hiç bilmedim, bilemedim, bu yüzden de hep kaçtım,” diyordu.

YORUMLAR

Haluk Mesci

Son paragraf kendi başına bir öykü Cüneyt!

15 Ağustos 2020

Öne Çıkanlar

Nurdan Gürbilek: “Güçlü edebiyatın ard..Kaan Özkan
İLGİNİZİ ÇEKEBİLİR

Oggito

17 Şubat 2025

Adana’da Günübirlik Gezilecek Yerler

Adana, kültürel zenginlikleri, doğal güzellikleri ve lezzetli mutfağıyla günübirlik geziler için harika bir rota. Şehir, sıcak atmosferi ve samimi insanlarıyla ziyaretçilerine keyifli bir deneyim sunuyor. Eğer Adana’ya gitmek için bir plan yapıyorsanız, erken reze..

Devamı..

Kafkaesk Bir Postane Skandalı

David Gurnham

"İnsanları yalnızca bilinmeyen korkutur.
Ama insan bilinmeyenle yüz yüze geldi mi, o korku bilinene dönüşür."

Antoine de Saint-Exupéry

BİZİ SOSYAL MEDYADA TAKİP EDİN

Oggito © 2024