Vila-Matas, bir roman gibi akıcı notlarında ret edebiyatına, yazmayı ret eden yazarlara dair ilginç anekdotlarla ve düşüncelerle keyifli bir okuma şöleni sunuyor.
Bartleby ve Şürekâsı, yazmayı düşleyen, yaşamanın ve yazmanın anlamını sorgulayan ve okumayı seven herkesin kitabı. Enrique Vila-Matas, Bartleby ve Şürekâsı adlı kitabında yazmaktan vazgeçen yazarların izini sürerken, yazmayı ret etmelerinin nedenlerini irdelemeye çalışıyor. Neden yazmıyorlar sorusu,öncesinde neden yazıyorlar sorusunu da birlikte getiriyor. Bu nedenle Bartleby ve Şürekâsı aynı zamanda edebiyatın varlığı ve anlamı üzerine eğlenceli ve ironik bir sorgulamayı da içeriyor. Bartleby ve Şürekâsı (Doğan Kitap, 2005) ilk okuduğumda ben de çok etkilenmiş ve uzun bir süre kurmaca yazmaktan vazgeçmiştim. Defalarca okuduğum kitabın yeniden Can Yayınları tarafından basılmasına sevindim. hemen her arkadaşıma önerdiğim bu kitap artık bulunmuyordu. Yeniden farklı bir çevirisinden okurken eski bir dostuma kavuşmuş gibi oldum. Gerçekten özgün bir öykü veya roman yazmadıktan sonra iyi bir okur olarak kalmak daha iyidir diye düşünüyorum. "Özgün" bir kitap yazmak mümkün mü? Bu da şürekanın tartıştığı bir konu. Ben, "Neden yazmıyorsun?" diye soranlara "Bartleby sendromuna tutuldum" diyordum.
“Bartleby” adının Herman Melville’in öyküsünde geçen "Katip Bartleby" adlı kahramanından alındığını herkes tahmin edebilir. Katip Bartleby’nin en büyük özelliği, bir şey sorulduğunda veya bir iş yapması istendiğinde hep aynı yanıtı vermesiydi: “Yapmamayı tercih ederim.” Melville, hukuk bürosunda çalışan bir yazıcı olan ve bir süre sonra yazmayı ve herhangi bir iş yapmayı reddeden Bartleby’nin bir gün yazmaktan vazgeçen yazarların simgesi olacağını tahmin edemezdi sanırım. Ama incelik ve ironiyle kaleme alınan Bartleby karakterinin, yazarının yazmayı ve herhangi bir başka iş yapmayı reddeden alt benliğini temsil ettiğini düşünüyorum. Artık o yazarların ve yazmayı ret eden, "hayır" diyen herkesin alter egosu.
Melville’in, Bartleby öyküsü ilk kez 1853’de bir dergide yayımlanmış, daha sonra 1856’da The Piazza Tales (Veranda Öyküleri) adlı öykü kitabında yer almıştı. Bartleby’nin Kafka’nın, Beckett’in kişilerini önceleyen özellikleri onu ‘öncü’ bir öykü olarak okumamıza neden oluyor. Melville öyküyü Bartleby’nin çalıştığı hukuk bürosunun sahibinin ağzından birinci tekil şahısla yazıyor. Adını bilmediğimiz anlatıcı, Bartleby’nin oldukça tuhaf ve hatta absürt davranışlarını anlayış ve hoşgörüyle karşılamaya çalışıyor. Bartleby’e tahammül edebilmek için vicdanıyla sürekli hesaplaşıyor. Sonunda Bartleby’den kurtulmaya karar veriyor. Ama o kovulsa da gitmiyor. Anlatıcı Bartleby’i kaderiyle başbaşa bırakmak için bürodan taşınıyor. AmaBartleby onun için bir dert kaynağı olmaya devam ediyor. Anlatıcı öykünün sonunda nereden geldiği belirsiz esrarengiz ‘Bartleby’’nin eskiden “Ölü Mektupları Bürosu”nda görevli olduğunu öğreniyor. Bu da hep ölülerle uğraşan, ölüleri anlatan ve artık o ölülere hiç yararı olmayan edebiyat sanatı için ilginç bir metafor değil mi? Edebiyat o anda yaşayan insanları bile anlatsa o insanlar zaten bir süre sonra ölmüş olmayacaklar mı? Edebiyatın ‘ölü mektupları’nı tasnif etmek gibi bir işle bağlantılandırılması, ölümsüzlük peşinde olan edebiyatın bir paradoksu değil mi?

Melville’in Roland Barthes tarafından ölümü ilan edilen yazarın bu çelişik ve karmaşık durumunu 150 yıl önce öngörüyle hissetmesi ve yazması onun günümüz edebiyatının öncülerinden biri olduğunu gösteriyor. Ne yazık ki o da kitaplarının "başarısız" bulunması nedeniyle bir ofiste çalışmak zorunda kalmıştı. Melville ve yakın arkadaşı Nathaniel Hawthorne da birer Bartleby idiler. Onlardan önce ve sonra tüm yazarlar bu kahredici sorunla karşı karşıya kalmışlardı. Yazmanın veya başka bir iş yapmanın bir anlamı var mı? Üstelik bu soruyu soranların çoğu da en geniş hayal gücüne sahip olanlar çünkü önlerindeki kağıtları bir katip gibi kopyalanmış metinlerle doldurmayı reddediyorlar. Oysa sıradan, vasat, herkesin bildiği klişeleri formüllere göre yazanlar, “Acaba bu yazdığımda özgün bir şey var mı? İçinde farklı bir fikir var mı? Edebiyata veya dünyaya bir katkısı var mı?” diye sormadan seri üretime devam ediyorlar.
Edebiyat Tarihinin Ünlü Bartleby'leri
Vila-Matas’ın kitabında Bartlebyler grubuna dahil edilen yazarlar kim? Rimbaud’dan Beckett’a uzanan bu listede kimler yok ki? Sokrates, Paul Valery, John Keats, Guy de Maupassant, Walser, Celan, Hofmannstahl, Nathaniel Hawthorne, Herman Melville, Oscar Wilde, Franz Kafka, Juan Rulfo, Wittgenstein, Hölderlin, Robert Musil, J.D. Salinger, Dylan Thomas, B. Traven ve niceleri... Türkçe'ye çevrilmedikleri için adlarını bilmediğimiz pek çok yazar da var. Matas'ın 86 edebi notta hikâyelerini anlattığı yazarlar, bize edebiyatın eserlerin yaratıcıları üzerinde bıraktığı etkileri düşündürüyor. Edebi başarısını çok genç yaşta kanıtlayan Guy de Maupassant, ölümsüz olduğunu düşünerek birçok kez kendine zarar veriyor. Kendi isteğiyle deli gömleğini giyiyor.
"Hayır" yazarlarının en ilginci belki de B.Traven'dır. Traven kimliğini tümüyle gizlemeyi başarmıştır. Kişisel hiçbir bilgi yoktur hakkında. Nerede ne zaman doğduğu bile belirsizdir. Yaşamı boyunca çeşitli takma adlar ve kimlikler altında gizlenmeyi tercih etmiştir. Eşi bile kocasının hangi kimliğinin gerçek olduğunu bilmez. John Huston onun eserinden uyarladığı Altına Hücum (The Treasure of Sierra Madre, 1948) adlı filmini Meksika'da çekmeden önce Traven'a senaryoyu gönderir. Bir süre sonra adının Hal Croves olduğunu söyleyen bir adam Traven adına çekimlerde bulunmak üzere gelir. Çekimler bittikten sonra Hal Croves'un B. Traven olduğu açığa çıkar. Gerçek isminin Ret Marut olduğu söylenir ama o da takma isimdir. Traven/ Marut'un gerçek kimliğinin Otto Feige olduğunu iddia edenler de var. Ama hayatının önemli bölümünü Meksika'da geçirdiği bilinen B. Traven, Meksika'da Berick Traven Torsvan adlarını kullanmış. "Altına Hücum" filmi senaryo dahil üç Oscar kazanır. Gazeteler gizemli yazarın peşine düşerler. Biyografisini yazmaya girişen bir yazarın da kafası o kadar karışır ki, delirmekten korkar. Araştırmalarını kurgusal bir öyküye dönüştürür. Chesterton'ın Bay Perşembe'si gibi kılıktan kılığa giren tek bir yazar olduğu düşünülen B. Traven saklı kalmayı tercih etmiştir. "Yaratıcı bir insanın eserlerinden başka biyografisi olmamalıdır." demiştir. Tüm bu saklı kalma öykülerine rağmen B.Traven'in öyle gösterişten kaçınan, mütevazı bir insan olduğunu sanmayın. Ret Marut adıyla sahnelerde oyunculuk da yapan Traven bu saklambaç oyununu saplantı haline getirmişti.
Desen: Luis Grañena
Edebiyat belki de bir aldatmaca sanatıdır. Bunu geç yaşında fark eden Tolstoy edebiyattan nefret etti. Yazmayı bıraktı ve lanetli olduğuna inandığı hayatından kaçmayı denedi. Astapovo'daki tren istasyonunda hastalanıp ölürken günlüğünde yarım kalan bir Fransızca cümle bulundu: "Ne olursa olsun yapman gerekeni yap." Hayatlarının bir döneminde yazan ve sonra Salinger gibi yazmayı tümüyle terk eden yazarlar olduğu gibi hiç kitap yazmadan bu tutumu benimseyenler de var. Vila-Matas kitap yazabilecekken yazmaktan vazgeçen yeteneklerin de peşine düşüyor. Marcel Benabou’nun yazdığı gibi, "Öncelikle sayın okuyucu, yazmadığım kitapların saf bir hiç olduğunu düşünmeyiniz. Aksine (hemen netleştirelim) onlar, evrensel edebiyatta askıya alınmış durumdadırlar."
“Yazar”ın öldüğünü söyleyen Roland Barthes çağımızda edebiyatın olanaksızlığına değinir. Yazılacak her şey yazılmış, söylenecek her söz söylenmişse yazara da gerek kalmamıştır. Herkes her şeye kayıtsızsa, geri kalan da sadece sessizlik olacaktır. Sessizliği ve sessiz kalmayı seçen yazarların Bartleby sendromuna yakalanmalarının nedeni neydi? İki güzel roman yazdıktan sonra otuz yıl suskun kalmayı seçen Juan Rulfo’nun söylediğine göre ona bu öyküleri anlatan Celeron Amcası ölmüştü. Bartlebyci'lerin çoğu “ünlü” olmayı küçümsüyordu, bazıları gizli kalmayı istiyordu. Robert Musil gibi “niteliksiz” olduğuna inananlar vardı, Musil’in “Niteliksiz Adam”ından sonra gerçekten nitelikli bir roman yazılamayacağını düşünenler de.
Bu noktada güncel ve geçici edebiyat karşısında duyulan tiksinti de bir yazmama sebebidir. "Çünkü boş yemliklerinin önünde birbirini çifteleyen ve tepişen eşeklere benzeyen edebiyatçılar gibi olmak istemiyorum." demişti Chamfort. Kötü kitapların lanetinden söz ediyor Enrique Vila- Matas. Günümüzde her zamankinden fazla bulunan o korkunç kitaplardan, Schopenhauer'in de atıfta bulunduğu o kötü kitaplardan süzülen lanettir bu: "Kötü kitaplar ruha zarar veren entelektüel bir zehirdir. Ve çoğu insan farklı dönemlerde yaratılmış en iyi kitapları okumak yerine en son yenilikleri okumaya indirgendiğinden, yazarlar da dolaşımdaki dar fikir çemberine sürüklenirler ve halk gün geçtikçe kendi derin çukuruna daha fazla gömülür."
Edebi Tutulmalar
Her yazar edebiyatın bir anlam taşıyıp taşımadığını, kendi yazdıklarının bir anlamı olup olmadığını sorgular. Hayat mı önemlidir, edebiyat mı? Bu soruya verilecek yanıt çok da basit değildir. Yazar yazsa da yazmasa da hayat kendi akışını sürdürür. Yazdıklarının hayatı değiştirmediğini gören yazar yazmaktan vazgeçebilir. Bu vazgeçişte kendini önemsememe olduğu gibi kendini fazla ciddiye alma da vardır. Yazarlık Narkissos benzeri bir kendini beğenmişlikle birlikte varolan bir uğraşıdır. Yazar dünyaya ve hayata tepeden bakan bu kibirli bakışın saçmalığını algılayarak yazma uğraşına son verebilir. Oscar Wilde ölmeden önce şöyle demişti: "Hayatın anlamını bilmediğim zamanlar yazardım; şimdiyse biliyorum ama yazacak bir şeyim kalmadı."
Edebiyatın olanaksızlığına karşın pek çok yazar da yazmayı sürdürdüğüne göre yazmak için bir nedenleri vardır elbette. Roman için doğru formülleri uygulayan yazarlar okunmayı garanti ederler ama yaygın biçimde okunmak bir edebiyat yapıtının değerini kanıtlamaz. Bir yazar yapıtına değer kazandırmak istiyorsa, yeni anlatım biçimleri denemek, yeni yollar açmak ve –bu her ne kadar imkansız denecek kadar zorsa da- şimdiye kadar söylenmemiş olanı söylemeye çalışmak zorundadır
Edebiyat ona atfedilen bütün anlam ve önemin ötesinde, aynı zamanda modaların, akımların, yeni eğilimlerin yön verdiği bir uğraşıdır. Bir tarihte bize çok anlamlı gelen bir edebiyat akımı, daha sonra anlamını ve önemini yitirebilir. Vila-Matas’ın kitabında ince bir hiciv katarak anlattığı “yeni-roman” serüveni buna iyi bir örnektir. Yazar olma hayaliyle Paris’e gelen güzel Kübalı Maria’nın yarım kalan roman yazma girişiminde, yazma hayalinin peşinde koşan ve hiçbir zaman yazamayan pek çok yazar adayının öyküsünü buluruz.
Brautigan'ın Kütüphanesi
Yeni bir şey söylemeyen yapıtlar tümüyle değersiz midir? Değersiz ve kötü olanlar yazılmamalı mıdır? Amerika’daki Brautigan’ın Kütüphanesi bunun tam tersini örnekler. Richard Brautigan’ın Kürtaj adlı kült romanındaki kütüphaneye birtakım insanlar hiçbir yayınevinin basılmaya değer görmediği, kötü olduğu varsayılan el yazması tekinsiz kitaplarını götürür ve kendi seçtikleri bir rafa koyarlardı. Bugün Vermont’ta Burlington kentinde Brautigan’ın anısına böyle bir kütüphanenin gerçekten kurulduğunu Vila-Matas’ın kitabından öğrendik. İsteyen herkes buraya kitabını gönderebilir. Hepimiz içimizde bir kitap barındırıyoruz. İç yaşamımızın karmaşasında bu kitap kaybolup gidebiliyor, biz içimizdeki kitabı ortaya çıkartamıyoruz. İçinde yazmak için bir hikaye taşıdığına inanan ve bunu yazmaktan kaçınan herkes kendini Bartleby sayabilir.
Bartleby ve Şürekâsı’nın yazarı, değerli yazarlardan oluşan ret grubunu anlatırken edebiyatın bir anlamının da yaşanan acıları ve zulmü unutuluşa terk etmemek olduğunu gözardı etmiyor. Primo Levi, "Ateşkes" adlı kitabında bir toplama kampında bilikte kaldığı insanların hepsinin eve dönmek istediğini yazar. Hayatta kalmak istediklerini ama sadece korunma içgüdüsüyle değil, yaşadıklarını anlatmak için de eve dönmek isterler. "Bu trajik günlerin unutulup gitmemesi için anlatmak istiyorlardı." Edebiyat, acı deneyimlerin, işkencelerin, baskıların, insanlık dışı eziyetlerin unutulmaması ve bir daha tekrarlanmaması amacını da taşır.

"Hepimiz ne kadar yakışıksız ya da acı olursa olsun hayatımızın her parçasının birden apansız bir şekilde hatıralarımız aracılığıyla bizlere geri dönmesini arzu ederiz. Bunun tek yoluysa bunları yazıyla sabitleştirmektir. Edebiyat, inkar etme konusunda ne kadar tutkulu olursak olalım, her gün daha ahlaksız olan çağdaş bakışın en mutlak kayıtsızlıkla yok etmeye çalıştığı her şeyi unutulmaktan kurtarmamızı sağlar."
Vila-Matas, bir roman gibi akıcı notlarında ret edebiyatına, yazmayı ret eden yazarlara dair ilginç anekdotlarla ve düşüncelerle keyifli bir okuma şöleni sunuyor. Bu kitabı, her şeyin, yaşamın, edebiyatın ve sanatın sahteliğine başkaldırdıkları için yazmaktan vazgeçen büyük yazarların anısına ve tümüyle edebiyata bir saygı duruşu olarak da görebiliriz. Vila-Matas da yazmaya devam ediyor. Can Yayınları'nın yeni baskısında 2014'te yazdığı bir Sonsöz bulunuyor. Vila -Matas'ın Portatif Edebiyatın Kısaltılmış Tarihi (Can Y. 2018) ve Kassel'de Mantık Aramak (Can Y. 2017) adlı kitapları da edebiyatın ve çağdaş sanatın oyunlarını gizemli bir biçimde çözmeye çalışan son derece oyunbaz ve aynı zamanda düşündüren kitaplar. Dublinesk (Ithaki) ve Montano Hastalığı (Jaguar) da gene yazarların, edebiyat tutkunlarının, kitap oburlarının maceralarını anlattığı gizemli yapıtlar.
Bartleby ve Şürekâsı aynı zamanda Melville’in umutsuz kahramanı Bartleby’e yeniden hayat veriyor. Gerçi Bartleby’e böyle bir öncülük yapmak isteyip istemediği sorulsaydı, eminim, “Yapmamayı tercih ederim.” yanıtını verirdi. Beckett kelimelerin bizi terk ettiğini, her şeyin söylenip bittiğini yazmış olsa da, edebiyat sahtelik ile gerçeklik arasına gerilen ipte cambazlığına devam edecekgibi görünüyor. Geri kalansa sessizlik....
Enrique Vila-Matas, Bartleby ve Şürekâsı, Can Yayınları, Çeviri Filiz Öztürk, 2021






