Ben yazarken kendimi ve okuru şaşırtmayı, beklenmeyeni yaratmayı seviyorum.
Mahmut Yıldırım: Oggito okurlarına kendinizden ve “Hiç Yazılmamış Bir Öykü Kahramanının Trajik ve Sürükleyici Hikâyesi”nden bahseder misiniz? Okuru neler bekliyor?
Korkut Kabapalamut: Ben de herkes gibi dünyaya bırakılmış ya da varoluşçuların deyişi ile fırlatılmış bir beden ve onun içindeki gizemli, kendine özgü –baroya kayıtlı ve İzmir’de yaşayan– bir bilincim. Bu hâl kırk sekiz yıldır kesintisiz sürmekte. Fakat hâlen bu yazgıya tam anlamıyla alıştığımı, onu anlayarak kabullendiğimi, benimsediğimi söyleyemem.
Zira bana göre, insanın insan olması da, kendisi olması da, evrendeki mevcudiyeti de hayret verici ve anlaşılması hiç kolay olmayan olgular. Yazma edimi de bu hayretten, bu anlayamama durumundan beslenen, hız alan bir davranış bende. Şiirle başlayan yazma uğraşına, son on yıldır ağırlıklı olarak öykü ile devam etmekteyim. Ya da daha doğrusu, öykü benzeri kısa metinler kaleme almakla diyelim. Kendimi klasik anlamda öykücü olarak değil de bir cümle kurucu, bir cümle teknisyeni, bir cümle cerrahı olarak tanımlamayı yeğliyorum, illa tanımlamam gerekiyorsa. İyi kurulmuş bir cümleyi, dört başı mamur bir öyküye yeğliyorum ve bu elimde olan bir şey değil. Zira yazar olarak da, okur olarak da beni kendine çeken şey edebi türler değil, dilin içindeki kışkırtıcı olanaklar ve onların sabırla, delice bir tutkuyla araştırılması, sergilenmesi. Benim öykülerim, bir cümlenin çağrışımları, doğal komşuları ve bunların toplamından ibaret metinler.
Hiç Yazılmamış Bir Öykü Kahramanının Trajik ve Sürükleyici Hikâyesi adlı bu ilk kitabımdaki öyküler, son on yıllık süreçte yazıldı, tamamına yakını değişik edebiyat dergilerinde yayınlandı. Bunlar pek de okurun alışageldiği türden, ezbere okuyabileceği öyküler sayılmaz. Ben, gerek biçimsel anlamda gerekse de içerik/konu, kurgu, teknik bağlamında günümüz Türkiye’sinde ya da dünyada yazılan, yazılmış öykülere fazla benzetemiyorum bu yazdıklarımı. Zaten okuyanlar arasında benzeten pek kimse de yok. Bu durum bazen avantaj bazen de handikap yaratıyor doğallıkla. Öyküleri ani bir esinle, genellikle bir oturuşta, yetişmekte zorlandığım bir süratle kaleme alıyor, sonra üzerlerinde çok uzun süre, tekrar tekrar, karınca sabrıyla çalışıp metne son şeklini veriyorum. Her şeyden çok dikkat ettiğim husus, dilin bilenmesi, kılçıklarından, eksik ve fazlalıklarından arınması. Her cümlenin, her kelimenin üzerinde defalarca, uzun uzun, marazi bir sabır ve tutkuyla düşünüyorum. Sözcüklerle, cümlelerin birbirleriyle fonetik ve semantik anlamda alakası ile uyumu üzerinde de elden geldiğince duruyorum. Hızla, keyifle, eğlenerek, düşünerek okunsun istediğim öyküler yazıyorum. Ben bu tür edebiyatı seviyorum. Öykülerin konuları ise büyük ölçüde fantastik, ancak ve salt kâğıt üzerinde ya da yazar imgeleminde gerçekleşebilecek türden, evsafta olaylar, durumlar. Ancak okurun bunları okuduğunda bir takım masallar, gerçekle alakasız hastalıklı hayaller okuduğu izlenimine kapılacağını da sanmıyorum. İşlediğim; endişelerimiz, tedirginliklerimiz, korkularımız, pişmanlıklarımız, ikilemlerimiz, isyanlarımız ve biraz da tekinsiz, deliliğe yakın duran hallerimiz.
Salt yirmi dokuz harfle sonsuza yakın sayıda cümle, öykü, şiir, roman kaleme almak olası.
MY: “Dilin senin atındır. Sen ona iyi bakarsan o da sana iyi bakar, gideceğin yere götürür,” atasözünden yola çıkarak, kitaptaki dilin gücüne ve fantastik ile gerçeğin harmanlanmasına yaslanalım. Dil hassasiyetinden ve dilin sonsuz olanaklarından konuşalım isterim.
KK: Otuz yıldır kesintisiz olarak çok titizlikle seçilmiş romanlar, öyküler, şiirler –büyük oranda roman– okuyan biriyim. Bunların dışındaki türlerde pek okuma yapmadım, yapamadım, motive olduysam da konsantre olamadım. Kişi sürekli olarak usta, yetenekli yazarlarca –ülke ve dünyanın en iyileri– kaleme alınmış edebiyat kitapları okuyunca, ister istemez dilin muazzam boyutlardaki ifade gücünü, bu ifade olanaklarının bütün bir insanlık tarafından durmadan kullanılsa bile tüketilmesinin mümkün bulunmadığını görüyor, buna defalarca şaşkınlıkla tanık oluyor. Salt yirmi dokuz harfle sonsuza yakın sayıda cümle, öykü, şiir, roman kaleme almak olası. Bu hâl karşısında, bir okur olarak heyecanlanmamak, bir yazar sıfatıyla da biraz korkmamak mümkün değil.
Wittgenstein’ın dediği gibi, “Eğer dilimin sınırları dünyamın sınırları ise, evren kadar büyük bir alanda yaşıyorum, yazıyorum demektir.”
Yalnız şunu da unutmamalı ki, nasıl ki notalar Mozart için ifade ettiği şeyi, sıradan, müzik sanatıyla alakasız bir kişi için ifade etmiyorsa, sürekli iyi metinler okuyarak ve yazmaya çalışarak edebiyatta belli bir ustalıkla beğeni düzeyine erişmiş kişi ile onunla bir alışverişi olmayan ya da zayıf olan kişi için de dil sıradan bir araçtır. Kişi, vasat üzeri bir okur ya da yazar değilse, dil karşısında duyulması gerekli hayretle hayranlığı hissedemez. Onun için dil, doğal bir anlaşma ve anlatma aracıdır sadece. Sıradan bir şeydir. Şaşılacak bir olgu da değildir. Onun sofistike yapısını algılamaz. Dilin olanaklarının peşine hazırlıklı bir kâşif gibi düşmek, salt iyi ve iddialı yazarlara özgüdür.
Fantazi konusuna yukarıda değinmiştik. Açmak gerekirse, ben gündelik yaşama ilgi duyan, onun göbeğinde yaşayan, mahalle, çocukluk anıları ve aşk ilişkilerinden hareketle yazan biri değilim. Hiçbir zaman da olmadım. Bunu başaramayacağım gibi, zaten yeğlemem de. Münzevi ve kitabi denilenlerdenim. Hayatım okumakla geçmekte. Bahsettiğim tarzda öykü yazan çok yazar var. Bazıları çok başarılı, bazıları da safiyetle salt başarılı olduklarını düşünüyor ve o minvalde üretmeyi sürdürüyor. Dile hâkimiyetiniz ve hayal gücünüz yoksa hiçbir edebiyat alanında, hiçbir tür ve tarzda başarılı olma şansınız yok. Benim yazdıklarımın bir kısmına otobiyografik, fantastik ve distopik fabl diyebiliriz belki. Koyu renkli bir mizah çoğu öyküme egemendir. Yalnız bu aşamada mutlaka belirtmek gerekir ki, gündelik yaşamın uzağında yazmanız, insan ve onun temel duyguları, varoluş halleri hakkında yazmadığınız anlamına gelmez. Benim bütün öykülerimde, sık sık bir hayvan –genellikle böcek ya da karınca– kılığında da olsa, var oluşunu anlamlandırmaya çalışan ya da sorgulayan insanlar mevcuttur. Delilikle normallik arasındaki sınırda tedirginlikle, ürkeklik ve asabiyetle gezinen karakterler. Normal olanı sıkıcı bulurlar ama delice olana yönelik de haklı ve yoğun bir kaygı beslerler. Deneyimli okur bunu görecektir diye ummaktayım. İyimser bir insanım zira.
MY: Öyküleriniz merkeze alınan bir cümleden hareketle bir sözü açmak, derinliklerine inmek gibi. Okurlarınıza öykü anlayışınızdan konu açar mısın?
KK: Aslında benim öykü anlayışımla, yazdığım, yazabildiğim öyküler arasında bir koşutluk, bir paralellik kurmak da güç. Ben yazarken kendimi ve okuru şaşırtmayı, beklenmeyeni yaratmayı seviyorum. Bir cümle ya da imgeden yola çıkarak, tamamen hazırlıksız bir durumda, doğaçlama, büyük bir süratle, heyecan, gerginlik ve sabırsızlıkla yazıyorum ekseri. Ortaya çıkan şey bana göre işe yarar bir hammadde ise –ki genellikle Tanrı’ya şükür öyle oluyor– onu delicesine bir sabırla yoğurarak öyküye ya da bir şeye benzetmeye çalışıyorum. Ancak metne asla yeni karakterler, cümleler eklemem ya da olanları çıkarmam. Sadece imlayla noktalamaları değiştiririm. Cümleleri uzatır ya da kısaltırım. Bir insanın üstünü başını düzeltmesi gibidir bu. Düşünmeden, trans halinde yazıyorum, asıl kaynak bilinçaltım olsa gerek. Orada yatan ilgiler, endişeler ve diğer yığılı malzeme, çökelti artık her neyse. Öykülerin hızla, hazla, gülerek, düşünerek okunması, bir edebiyat deneyimi yaşandığının en azından deneyimli, seçici okur tarafından kesin olarak fark edilmesi benim için en önemlisi. Bir de tabii cümleler iyi giyinmiş, sağlıklı, dinç görünüşlü olmalı. Salaş cümle sevmiyorum. Orada tam bir disiplin söz konusu. Edebiyat her şeyden önce bir üslup çabasıdır bana göre. Büyük yazarların özelliği, dil gibi zor bir enstrümanı ustaca çalabilmeleri, dili akort edebilmeleri, vahşi bir atı yatıştırır gibi onu kendilerine alıştırabilmeleridir. Benim otuz yılda binlerce iyi yazar ve kitap okuyarak edebiyattan anladığım ancak budur. Başkaları dilediklerini anlayıp savunmakta özgür tabii. Beni pek ilgilendirmiyor o kısmı.
Metafor, alegori kullanıyorum ama bunu bilinçli olarak yapmıyorum, sonradan fark ediyorum öyle olduklarını ya da öyle de okunabileceklerini.
MY: Melih Cevdet Anday’dan bir epigraf paylaşmışsınız: “Mavi mavi camlar topladım/ Yoksul fıskiye yıldızları/ İsa da düşünde böyle yapardı/” Buradaki metaforlardan hareketle sizin edebiyat evreninizde hangi metaforlar yer almakta?
KK: Yazarlar genellikle metafor kullanmadıklarını söylerler. Bunu şairlere uygun görür, onların hakkına tecavüz eder görünmek istemezler. Beckett, Godot’un metafor olmadığını söyler. Godot, salt Godot’tur. Ionesco’ya göre de gergedan gergedandır, fazla kurcalamayın der çok sıkışırsa. Tabii bunlara inanmak zorunda değiliz. Zaten inanmamalıyız da. Ben bu konuda biraz daha dürüst davranacağım. Metafor, alegori kullanıyorum ama bunu bilinçli olarak yapmıyorum, sonradan fark ediyorum öyle olduklarını ya da öyle de okunabileceklerini. Yazarlar kullandıkları teknikleri konuşmak, ifşa etmek istemez pek. Sorulduğunda da sinirlenip inkâr ederler genelde. Hele de yaygın bir teknik söz konusu ise. Yani Godot asla yalnızca Godot değildir ama siz yine de Beckett’e bunu söylemeyin. Adam oldukça iri.
MY: Birden çok türde kalem oynatsanız da ilk kitabınız öykü. Ne dersiniz?
KK: Birden çok türde kalem oynatmak, yazarın okuma politikası ile ilgili biraz da. Yani çok okuduğunuz farklı türler varsa, o türlerde yazar olarak başarılı olma şansınız yüksek sayılabilir. Ben büyük yazar, şair ve öykücüleri okudum. Tabii tümünü değil. Genellikle de yabancı, yani çeviri edebiyatla beslendim. On yıl kadar şiir sahasında şair ve şiir üzerine düşünen kişi sıfatı ile yazdım, dergilerde sıklıkla göründüm ama kitap hevesim hiç olmadı. Öyküde de yoktu aslında ama bir yakınım beğendiği bir öykümü Facebook hesabımda okuduktan sonra, bu öykünün hiçbir zaman bir kitapta okurlara erişemeyecek olması ne acı gibi bir yorum yaptı. Böyle çıkışlar nedense beni kışkırtır. Aksini kanıtlamak isterim. Öykü kitabı fikri buradan doğdu. Bir yayınevince kabul edilmesi ise üç yılı buldu. Buradan editörlere, yeni yazar adaylarına ret yanıtı yollama konusundaki istikrarlı ve kararlı tavırlarından dolayı içten tebriklerimi iletmek isterim. Amacınız o mu bilmiyorum ama yazar adaylarını daha iyi yazmaya zorluyorsunuz, sağ olun, var olun.






