I. Bölüm
Bu dünyada hayatım olmadı, biliyorum. Şifremi unuttuğum için açılamadım; sakinim. Birileri “ateş edin” diye bağırıyordu. Cehennemde bir müzede koru(n)ma altındaydım. Binlerce peri, meleklerle çatışıyordu gökyüzünde. Ölenleri üstümüze düşüyorlardı eriye eriye. Buna yağmur demenin manası yok. İnsana kanla ıslanmak yakışır sadece. Gözyaşlarınaysa sadece kalpsizler sahip çıkar.
Şimdi vaktimi geveze uzayla geçireceğim.
Beş diye bir sözcük duymadım. Geometride şekillerin dört köşesi vardır. Dördü aşınca ismi çokgenlere katılır. Dört, dengenin mimarıdır çünkü aslında. Beşinci olan en baştan dışlanmıştır. Farklılığını burada belli edecektir çekinmeden. Dörtlünün iktidar oyununu bozma ihtimali. Bütün tek sayılar yalnızdır şüphesiz. Ama beşin yalnızlığı başka hüsrandır. Beş yanı denizlerle çevrili ülke. İşte o hep özlenen yerdir.
Beş kere seviştik dedim sevdiğime. Hiçbirini hatırlamıyorum dedi birdenbire. Beş vakit namazdan hangisi hüzünlüydü? Beş mezarlı küçük köy mezarlığı. İşte hepsinin kardeşlik yemini bu. Beş parmağın bir olmaması durumu. Beş yüzlü zarda altıyı aramak. Beş minareden yükselen ezan sesi. Beş köşeli yıldızlar altında suskun. Leş Keş Şeş Heşş Peş. Kötülüğün sırrında dem muhafaza ettim. -Çeş ve -Veş, kelimelerini kaybetti(ler).
Beş avlulu bir manastırda yaşıyorum. Birinci avluda genç keşişler çiftleşir. İkinci avluda kilitli sandıklar sergileniyor. Gece duaları içindir üçüncü avlu. Büyük cinler dördüncü avluda avlanır. Beşinci avluda sevdiğim hayal dolanmakta.
Eflatun ipekten uzun örtülere sarınmıştır. Gözlerini ömrü boyunca hiç açmamış. Bilinmiyor gözleri hangi rengin efendisi. Kirpikleri kuzgun yavrusu tüyünden mürekkep. Yukarıdaki bileklerine sabah esintisi nakşedilmiş. Buzdan halhallar takılı aşağıdaki bileklerinde.
İnci tanesi taşıyor göbek deliğinde. Siyah, küçük bir inci tanesi. İnci, yuvarlaklığından utanıyor kalçaları gördüğünde.
Dudaklarını leylaklarla parlatıyor saat başı. Ve şükrediyor tek yemin etmediğine.
Dişleri çocuk kalmış, hiç büyümemişler. Birer ufak ağız bulutu onlar.
Kadınlarla sevişecek kadar çirkin değilim. Böyle söylemişti bir keresinde bana. Avlunun dört duvarı yetmiyor ermeme. Dört yıldır burada yaşıyorum yürüyerek. Gelecek yıl başka avlular açılacakmış. O avlularda bulacağım aradığım sırrı. Dörtten sonrası belirecek önümde birdenbire. Bir yol göreceğim uzayıp giden. Yolun sonunda kim yaşar; bilinmez. Yolun iki yanına dişiler sıralanacak. Aralarından önemsenmeyen bir inilti gibi. Bir hasret gibi geçeceğim ben. Bir oğlan, heybe uzatacak utanarak. Deve tüyünden, altın bir heybe. Mabedin ondadır diye fısıldayacak biri. Açıp içine bakmayacağım yol boyunca. Mabedin ondadır veya Mabedin ondandır. Lüzumsuzluğa ulaşan kişi, artık göçebedir.
Hiçbir zaman gitmesin istiyordum aslında. Hep burada kalsın, hep yanımda. Manastırın büyük tamirata ihtiyacı vardı. Sevdiğim soyunsun ve çalışsın durmadan. Tenini hoşgörülen günaha batırıp çıkartsın. Eti kabarsın ahlaksızlıktan, kabir azabından. Güzelliği sadece benim elimden bozulsun. Onun kanıyla temizlensin manastırın koridorları. Çan sesi duymaya tahammülüm kalmadı. Artık ayine giden çocuklar da görmemeliyim. Pencereden içeri bakmamalı kovulmuş peygamberler. Akşam yemeği için, inananları pişirmeliler. Keskin dualar iltihaplandırmalı sözümü, damağımı.
Manastırımız uçsuz bucaksız bir dağda. Dağın adını koymamışlar her nedense. Adı olmayan bir yerde yaşamak. Adı olmayan birini ölesiye sevmek. Ne zamandır buradayım ben; bilmiyorum. O ne zamandır burada; bilinmiyor. Kimse asla dışarı çıkmıyor zaten. Kimse gelmiyor, kimse haber getirmiyor. Sabahları su ve yiyecek bırakılıyor. Kapının önüne kim yaklaşıyor sessizce?
Konuşmanın terbiyesizlik sayıldığı bir sığınaktayız. Düşünmek ve düşlemek hepimize serbest. Uyumaktan korkuyoruz ama belli etmiyoruz. Uyursak bir daha uyanamayacağız sanki. Nöbetleşe kısa dinlenmelere çekiliyoruz tedirgin. Kuşlar farkındalar, biz neden buradayız. Gün boyu üstümüzde öterek dolanıyorlar. Lisanlarını öğrenebilsek anlayacağız kuşkunun sınırlarını. Ancak, gücümüz yetmiyor işte doğaya. Telafisi imkânsız olanın meczup askerleriyiz. Bilmekten kaçınarak matematiği anlamaya çalışmak. Galiba bu tuhaflık, bizim kaderimiz.
Beş tane tanrı bulmam gerekiyor. Bunun için manastırdan kaçmam şart. Kaldığım odanın tavanına bilmece yerleştirilmiş. Tanrılar seri katildir yazıyordu küçücük. Ertesi gün yatağımın altına baktım. Tavandan sonra zemin dile gelebilirdi. İlk cinayetin anahtar getirecek yazılıydı. Ancak, kimi öldüreceğimi bilemiyordum işte. Kimseyle düşmanlığım, kavgam, rekabetim yoktu. Sessizliğin hükmettiği yerde nefret hissedilmez. Sabit durana hasmı zarar vermiyor. Sesli, hareket halinde olan tehlikededir. Bir pusuda mıyım, yoksa bir tuzakta mı? Sözlüğe bakan olsa anlamımı bulur. Bana da söyler belki o zaman. Oysa karanlığa bakan haddini bilir. Acaba ben odamdan hiç mi çıkmadım? Manastır, avlular ve sevdiğim, rüya mı? Kapalı tutulduğum bir hücre mi burası? Bilmeceleri yazan ben olmayayım sakın?
Kenevir yapraklarından terliklerimi giyip dikeldim. Firarı planladığımdan beri çıbanlarla uğraşıyorum. Vücudumun her yerini insafsızca kapladılar. Yüzümden başladım patlatmaya birer birer. Her gün beş tane patlatıyorum. Bir süre ortalıklarda görünmemem lazım. Avluya çıkmaktan kaçınıyor, odamda bekliyorum. Akşam indi mi konuşanlar oluyor çünkü. Kulağımı duvara dayayıp fısıltıları dinliyorum. Kimilerinin aşağıdaki dehlizlere indirildiğini söylüyorlar. Özellikle kaçmaya çalışanların lal edildiğini. Büyük işkenceler varmış oradaki sunaklarda. En isyankârlara tanrının sureti gösteriliyormuş. Gördüğü karşısında aklını tutan şanslıymış. Ancak şimdiye kadar başaran olamamış. Korkunç, güzel, kamaştırıcı, delirtici: Hangisi? Onlar bir daha ıslah edilemezmiş. Bunları tartışıyor birileri; net duyuyorum. Kendimi kontrol altında tutmam zorunlu. Hiçbir şey belli etmemeliyim kesinlikle. Beni hâlâ sakin biri sanmalılar. Buradan kurtulabilirsem sevdiğim için döneceğim. Çıkış dehlizlerde mi, yoksa ön kapıda mı? Beş tanrı mı önemli, tek tanrı mı? Kararsızım açıkçası, ama cesaretimden mutluyum. Kimsenin göze alamadığını yapacağım sonunda.
Geçen sabah odamın kapısını açtı karanlık. Bir grup yabancı girip durdular. Bir grup yabancı garip durdular. Sana dediler, yeni ten getirdik. Benim yeni tene ihtiyacım yok. Bunu anlatmaya çalıştım onlara kibarca. Kesinlikle bununla örtünmelisin diye direttiler. Ne kadar çırpındıysam da sözümü dinletemedim. Yeni ten, beyaz, şeffaf, parlaktı. İki kolu kalmış ahtapota benziyordu. Karada yaşayan ahtapotlar insanla beslenir. Kaybettikleri kollarını sindirdikleri hafızalarda ararlar. İte kaka giydirdiler yeni teni. Oysa eski tenimde kokular taşıyordum. Eski tenimde eski kokuların imparatorluğu. Eski kokuların imparatorluğunda ölü şehzadeydim. Ölü şehzadelere yeni ten lüzumsuzdur. Seni dediler, aşağıdaki dehlizlere indireceğiz. Orada mesut olursan eğer, ödüllendirileceksin. O defa yukardaki dehlizlere çağrılacaksın. Aşağısı ile yukarısını tereddütlerinle karşılaştır. Baskın olanı değil, suskunu seç. Güzel olanı değil, temkinliyi seç. Paranormal acıların merkezinde sen de sevilebileceksin. Bu şansı kesinlikle kaybetmemelisin fikrimizce. Kendi şahdamarını sevgilinde arama. Büyük koroya katılma vaktin yaklaşmakta. Tekrara düşmenin kusursuz azametiyle çoğalacaksın. Köklerini yapraklarında görmenin mucizesi bu. Unutma; olmazlara inan, gerçekleşmezlere sığın. Hiç beklemeden Beş’e geç hemen. Beceriksiz olanı değil, telaşlıyı seç. Çaresiz olanı değil, bıkkını seç. Onlarla mesut olursan eğer, öykülendirileceksin. Senin de bir yaşam öykün yazılacak. Öykünü kimselere gösterme bundan böyle. Uslu durursan bir de bahçe verecekler. Aynısefalar, frenküzümleri, zambaklar yetiştirebileceksin. Kuşkonmazlardan, fesleğenlerden uzak tut kendini. Yahut, okaliptus ağaçları dik kalplere. Tüm kanı emerek büyüsünler, olasılık. Bitkilerin çemberinden çıkartabilirsin tabiatı elbette. O defa ötelerdeki dehlizlere yollanacaksın. Yolculuğunda mesut olursan eğer, öldürüleceksin. Cesedin armağandır; açma o paketi. Cesedinin içinden ne çıkabilir; bilinmez.
Konuştular, sonra alıp beni götürdüler.
II. Bölüm
Bu anakondanın içinde işim ne?! Ne zaman, nerede yuttu beni?! Tasviri imkânsız bir canlının gövdesindeyim. Medeniyetler yıkılmış, hatta örtülmüş kalıntıları. Nefsime hâkim olamam artık kesinlikle. Kızarım, bağırırım, yükselirim, küserim, konuşmam. Bu beş fiille yaşarım ölürüm. Ama ihtimaller dahilinde, anakondadan kurtulmam. Kesici bir alet bulursam buralarda. Yarar, kanatır, parçalar, çıkarım dışarı. Yüzüme bir mask takmışlar; farkettim. Hay Allah Hay Allah Hay! Bazen mısırlı oluyorum, bazen perulu. İçimdeki çin seddini yıkabilecek orduyum. Tek mızrağım var apış aramda. Vahşiyim, evet, vahşi ve gaddar. Savaşmak için yaratılmış bir heykelim. Gri, tozlu, soğuk ve mükerrerim. Sağımı soluma, solumu dibe taşımışım. Beşe sıkışmış bir kadavra bakıcısıyım. Ne dörde dönebiliyorum, ne altıya. Ne üçe bölünebiliyorum, ne ikiye. Beşte beş duyumdan mustaribim öyle. Bu anakondanın içinde işim ne?!
Beni aşağı aldılar; burası tuhaf. Burası cennetten muaf, temelli tuhaf. Hep birileri bağırıyor yan taraflarda. May May May diye haykırıyorlar. Mun’u unutmuşlar; o hece yok. Salavat getirdim, artık ölmek zamanı. Yüzüm gözüm cangıl oldu; kederliyim. Avcılar yaklaşmakta; her hatıram safari. Bir ağabeyim vardı; beni severdi. Annem babamla kaçtığında buraya getirdi. Hatırladım; manastırın önünde arabadan indirdi. Burada yaşaman kaçınılmaz kardeşim dedi. Abi, bırakma beni n’olur dedim. Seni cebir mahfetti, yazık dedi. Tamam, bir daha denklem kurmam. Bir daha asla rakam saymam. Sayıları görmezden gelirim abi dedim. Sustu; beni görevlilere teslim etti. Yalvardım; gitme, bırakma beni diye. Bıraktı beni; bindi arabaya; gitti. Ağabeyim, nüfus kütüğümden böyle çıktı. Bu anakondanın içinde işim ne?!
Ben kaça kadar okudum acaba?! Liseden sonra ilkokula gittim sanırım. Üniversiteyi bitirince anaokuluna yazdırdılar beni. Uzay matematiği hususunda fazla hassastım. Sıkça uzaya gidip sayı toplardım. Bir İki Üç Dört Beş. Bunları toplardım hep teker teker. Beşe kadar saymasını öğrendiğimde erdim. Beş yaşındaydım o zaman; gerçekten. Altıya geçemedim, altıya geçmedim asla. Altı şeytandı; beş tanrıya dahildi. Bir kere altı çıktı ağzımdan. Hemen gidip gusül aptesti aldım. Beş gece Kur’an okudum uyumadan. Ölünce beş mezara gömün beni. Böyle dua ettim hiç durmadan. Beş kere tatmin ettim kendimi. Biri çağırsa beş adım attım. Seslensem, isimleri beş kere ünledim. Bir yılan yuttu şimdi beni. Ne zaman, nerede yuttu acaba?! Bu anakondanın içinde işim ne?!
Hayatında serap gören arkadaşım var mı?! Rüya, kâbus, serap, karabasan, yanılsama?! Hangisi mutlu edecek şimdi başlasa?! Kalbimdeki vahaya kim ulaşacak; sevgilim mi?! O, yukarıda kaldı; aşağı getirmediler. Büyük ihtimal kafatasını açtılar çekiçle. Aklındaki sayıları çıkarttılar birer birer. Umarım, beş’i bulamamışlardır; altı’yı almışlardır. Bir İki Üç Dört Altı. Beş onda kalmalı; beş önemli. Yoksa neden beş parmağım bulunsun?! Nefesim yosun koksun diye yüzdüm. Yüzerken balık yuttum bir sürü. Küçük balık, büyük balık; önemsiz. Kâh istavrit, kâh balina: Yuttum. Tarihe geçeyim derken takvim oldum. Pazartesi olayım derken cuma oldum. Ocak olayım derken mayıs oldum. Hepsi beşti; cuma da, mayıs da; beşti. Üstümdeki yeni teni asla çıkartmadılar. Masonlar, İsrailliler, Lion’lar ziyaretime gelmediler. Beş köşeli yıldızı göğe astım. Beş yapraklı yoncanın yanına yattım. Beş ana kıtaya ayak bastım. Beş lider seçtim kendime birdenbire. Stalin, Hitler, Atatürk, Saddam, Tito. Beş oyuncuyu soktum futbol takımıma. Şakir, Ahmet, Cemil, Hasan, Kâmil. Pusulada beşinci yönü keşfe çıktım. Kavşaklara beşinci yolu sokmaya çalıştım. Bir yılan yutar şimdi beni. Ne zaman, nerede yutar acaba?! Bu anakondanın içinde işim ne?!
Eskiden bir masam vardı şahane. Beş ayaklıydı, hiç kimseye söylemedim. Yemek yiyemezdim üstünde, genellikle kusardım. Masam aslında şeffaf bir ekrandı. Ölü dolu hafızamı ondan seyrederdim. Takımyıldızları arasında önemsiz boşluktum. Satürne halkası bir nişan yüzüğüydü. Galaksinin ötesine geçtim mi belleğim yenilenirdi. Şekilsiz hayvanların göğsünde uyanırdım sanki. Ürkütmezlerdi beni; onlar için hiçtim. Bu sonsuz uyumsuz karanlıkta siyahtım. Evet, ben de siyahtan yanaydım artık. Çünkü karardıkça onlara benzemeye başlamıştım. Aralarına kolayca sığınıyor ve kayboluyordum. Işıksızlık benim evrenimde gurur kaynağıydı. Delikler önemliydi; arkalarında olanlara meraklıydım. Açıldıkları yerde yaşananlardan mahrum kalamazdım. Benim de geçmem gerekliydi öbür yana. Ceninsem, bulunduğum rahmi tanımam kaçınılmazdı. Uzayın bir plasenta olduğunu anlamıştım. Şükürler olsun, kese asla patlamıyordu. Adrenalin dolu bir havuzda bekletiliyordum. Ayağa kalkmam ölümcül bir hataydı. Yürümek mi, yüzmek mi; uçmak daha doğruydu.
Peki ama büyük sevgilim neredeydi?! Neden bana bir mesaj yollamıyordu?! Tekrar yukarı çıksam onu bulabilir miydim?! Göğsüme eğilip baktım; süt geliyordu. Evet, hamileydim; çocuğuma ad koymayacaktım.
Sonra soyundum; çok şekilsizdim birdenbire. Hep erkek olduğumu söylemişlerdi bana. Oysa memelerim ve vajinam vardı. Kadınmışım ben meğer; birdenbire öğrendim. Erkeklerin hipotenüsü hakkında konuşmak istemiyordum. O uzun kenar onların asasıydı.
Yine birdenbire onlar geldi içime. Dediler, gidiyorsun, en yukarıya. Buradaki dersin bitti; şimdi teneffüs. Kafama sert bir cisimle vurdular. Manam dağıldı; hacmim ağır yaralandı. Lejyoner değil, lezyonerdim açıkçası artık. Kalçam çıktı, ağzıma girdi birdenbire. Bacağım koptu, gözüme saplandı sanki.
Açılsam, kapandığım vücut kadardım belki.
III. Bölüm
Yukarıda her şey beklediğimden güzeldi. Harfler, rakamlar arasında asansörler işliyordu. Örneğin, C’den 4’e gidebiliyordun istediğinde. Orada dört harfli kelimeler vardı. Hepsi de C harfiyle başlıyordu elbette. Tam tersi de mümkündü asıl ilginci. 4’ten C’ye gittiğindeyse durum farklıydı. İçinde dört C olan kelimeler. Boşluktaki bu asansörler üstüste, çaprazdı. Eşanlamlı kelimeler reyonları ayrıksıydı. Biraraya gelip örgütlenmelerinden korkulmuştu belli ki. Birinin bir başkasını görmesi yasaklanmıştı. Kimse kimsenin varlığından haberdar değildi.
Anahtarı nasıl bulacaktım şimdi ben? İki olasılığı değerlendirebilirdim; şansım buydu. Birincisi, A’dan 7’ye giden asansör. İkincisi, 3’ten A’ya giden asansör. Önce B’den 6’ya gidenine bindim. Bistüri kelimesiyle memelerimi kestim; kurtuldum.
Esfel-i Safilin diye bağırdılar kuytulardan. Bakındım; hiçbir işaret, kıpırtı yoktu. Ağabeyim karmatidir benim diye yanıtladım. Sizin gibilerle çok vakit savaştı. Sabretmek hususunda bir kanaat önderiydi. Şimdi uzaklarda yalnızca muz soyuyor. Muzlar, elleri kopmuş maymunlar için. Bir süre sessizlik oldu; düşündük. Esfel-i Safilin diye bağırdılar yeniden. Aritmetik, cebir, geometri nazara gelmişti. Onlarla kesişmemeli, belki paralel durmalıydım. Sesimi çıkartmadan havada asılı kaldım. Suya kazılan bir kabir gibi. Suya yazılan bir cümle gibi. Suya çizilmiş bir beş gibi. Sözümü çıkartmadan havada asılı kaldım.
Hakaret sahipleri tereddüt etmeden gittiler. Birinin Pisagor diye inlediğini duydum. İntegrali türevle, logaritmayı matrisle karıştırmamalıydım. Tüm matematiğe birden hâkim olmalıydım. Abaküs, çarpım tablosu, cetvel, pergel. Hatta iletki ve çarpanlar şarttı. Kesirleri alt alta dizmeli, hızla toplamalıydım.
Çemberin pi ile ilgisi kesilmeli. Pi sayısı, virgülden sonra tanrıdır. Gezegenin çemberi, pi sayısı, tanrı. Üç virgül on dört formülü. Mesele, virgülden sonraki beşlerin tekrarı. Büyük olasılık anahtar oradaki beşlerde. Evet, anahtarın anahtarı için hazırım. Anahtarın gizemi yerini telaşa bıraktı. Ben bunu anlayınca boşluk doldu. Asansörler, reyonlar bir bir silindiler.
Suç, insanın bir yerini ağrıtır mı? Karıncalı ekran dağınık beyni tanımlar mı? Çilenin tekerrürü zamana anlam katmayacak. Çilenin tekerrürü bilginin sınanmasını kutsamayacak. Ben uzuvsuz ve istikrarsız yolcuyum. Ne sevgilimi, ne kendimi kurtarabileceğim. Hissetmek’i anlamak’la karıştırmaya başladım çünkü. Sahiplenmeyi huzurun olmazı sanmakla yanıldım. İtimat etmeyi riayet etmek saydım. Birdenbire saydım: Üç Dört Beş. Sonraki rakamları hatırlayamamak çok korkunçtu. Dipsiz göğün içinde kuyu görmek. Kör olup kör kuyu görmek. Çolak olup orada çıkrık çevirmek. Sağır olup elzem sesleri işitmek. Topal olup aşka doğru yürümek. Bunların hepsi beni bana bağışladı. Akıl vakur davransa da kalp sövüyor. Kalp imana gelse de akıl firarda. Bedenin tesellisi bir ruh taşıması. Ruhun tesellisiyse bedenin ölümcüllüğü işte!
Ben aranan bir kaçağım artık. Hakkında vur emri çıkmış biri. Hakkında dur emri çıkmış biri. Belki hücremde daha mutluydum, güvendeydim. Özgürleşme hissine kapılmam felaketim oldu. Sevgilimin izini, kurduğum hayalleri kaybettim. Ayağımı yere basamıyor, sırtımı dayayamıyorum. Bu, boşlukta duruş, sinirlerimi bozuyor. Biri beni kurtarsın diye seslendim. Sesimi yükselterek bir daha denedim. Cümlem yankılanarak en uzağa gitti.
Bir Beş’e mi sıkıştım acaba ben?! Konuşmamı sürdürsem nereye kadar gidecek?! Ölçtüm biçtim: Her organım beş. Örneğin beş santim hep çüküm. Hep beş santim burnum mesela. Tarttıydım: Beş gram çıktıydı bedenim. Beş kişilikli biri olarak yaşamak. Beş alınyazısıyla cebelleşmek aynı gövdede. Bu beş beni artık bırakmaz. Hemen hemen hemen köşelerimi saymalıyım. Üçgen miyim, dörtgen mi, beşgen mi; yoksa yoksa?!
İlerde bir cep telefonu çalıyor. Oraya doğru boşlukta yüzüyorum şimdi. Evet, yanılmamışım; bir telefon bu. Havada, kendi ekseni etrafında dönüyor. Hem dönüyor hem de çalıyor durmadan. Elimi uzattım ve hızla yakaladım. Gizli numaradan arıyor biri; çalıyor. Açsam ne diyeceğim karşımdakine sanki. İnatla, ısrarla, sınırları zorlayarak çalıyor. Mekanik bir köpek ulumasıyla çalıyor. Fantastik filmlerde izlemiştim benzer sahneleri. Yapacak bir şey kalmadı; açıyorum.
– Alo, diyorum, alo, buyrun, kimsiniz?
– Bizimle irtibat için beşe basınız.
Beş tuşu bozuk, basmıyor ama.
– Beş tuşu bozuk, basmıyor, diyorum.
– Bizimle işbirliği için beşe basınız.
– Beş tuşu çalışmıyor, neden anlamıyorsunuz?
– Hikâyenin beşinci bölümünü göremeyeceksiniz, diyor.
– Hangi hikâye, ne hikâyesi; anlatın.
– Bizimle barışabilmek için beşe basınız.
– Sevgilim nasıl, hayatta mı, sağlığı yerinde mi?
– Sevgilinizle konuşabilmek için beşe basınız.
– Arkadaşım, niçin dinlemiyorsunuz, tuş arızalı.
– Menüye dönmek için beşe basınız.
– Çıkartın beni buradan, lütfen, hemen!
– Telefonu kapatmak için beşe basınız.
– Beş yok, beş asla olmadı!
– Abinizi görebilmek için beşe basınız.
– Abimden haber alamıyorum, unuttu mu beni?
– Asla diyebilmek için beşe basınız.
– Beş tuşunda temassızlık var, duymuyor musunuz?
– Beşi iptal için beşe basınız!
IV. Bölüm
Bayılmışım herhalde; beni hücreme taşımışlar. Kaç kelime bildiğimi hesaplamayı düşünüyordum. İnsan kaç sayı bildiğini bilmez. Matematik öğrendiyse bütün sayıları bilir. Ama kelimeler öyle değil hiç. Kelimeler tanımlamayla adlandırılır; sayılarsa adsızdır. Beş bir kelimeyse tanımlanmıştır birilerince. Sayı olarak 5 ise vardır zaten. Eşyalar, olaylar sayıya dönüştürülürlerse ölümsüzleşirler. Bütün sır, bütün anahtarlar bu. Kâğıt üzerinde kaybettiğini akılda bulabilmek. Akılda kaybettiğini sayarak yeniden bulabilmek.
Gücüm kalmadı; sedirime uzandım sereserpe. Olacakları yönlendirmeden sonuçları bekleyeceğim gibi.
Beşe sıkışmış tüm sayılar; farkındayım. Onlar için üzülüyor, müdahale edemiyorum. Sayıların çığlıkları, kelimelerin kahkahalarını bastırıyor.
Beni kimse özlemedi, özlemeyecek de belli. Hücremde beşin gelip sonuçlanmasını bekleyeceğim. Son rakam beşti; bilimden saklanmıştı. Bu çözüme ulaşanlar gizlice öldürülmüştü. Beşin tarikat olduğu iddia edilmişti. Büyük bir iftiraydı aslında o. Savunma yapamamış, kendimizi temize çıkartamamıştık. Kalabalıktık; mahkeme manastırdaydı; herkes tutuklandı. Sevgilim de tutuklandı; onun infazı bitti.
Şimdi sıra bende sanırım böyle. Abim cenazemi almaya gelse bari. Burada apar topar gömmeseler duasız. Elektriksiz, uzaysız, ruhsuz, görüşsüz kalmasam.
Gözlerimi kapatsam, biraz uyusam, uyusam...
V. Bölüm
Hastanemizde uzun zamandır şizofreni tedavisi gören, en belirgin semptomu sayı saplantısı olan hastamız bu sabah kaldığı özel odada hayatını kaybetmiştir.
İlaca ve şoka karşılık vermediği için ağırlaşan bir tablo izleyen hastanın ölüm nedeni olarak hiçbir bulguya rastlanamamış, rapora ‘akıl rahatsızlığı sonucu ex’ ayrıntılı olarak eklenmiştir.
Hastanemizde gerçekleşen bu ölüm, bir ilk olarak dünya tıp tarihinde yerini alacaktır.
Başhekim
İmza