Kudüs'te Bir Akşam
9 Nisan 2017 Hayat Gezi

Kudüs'te Bir Akşam


Twitter'da Paylaş
0

Bir an düşüncelerimden sıyrılıyorum. Karanlık taş sokaklardan Kafkaesk görüntüler geçiyor. Siyah giysili, siyah şapkalı adamlar sürüler halinde. Hepsi bir yere yetişmek için hızlı adımlarla yürüyor, âdeta koşuyorlar.
Ayşe Topbaş
Kutsal kentte bir kafedeyim. Yatsı ezanı okunuyor. Huzur içinde çayımı içip, kitap okuyorum. Sokağın önünde kalabalık bir asker grubu var. Aralarında gülüşüp şakalaşıyorlar. Askerlerin arkasında duran tabelaya takılıyor gözlerim. Via Dolorosa. Hz İsa’nın çarmıha gerilmeden önce haçı sırtında taşıyarak ıstırap çektiği yol. Elem Yolu olarak anılan bu güzergâhın pek çok durağı var. Gün boyunca, o sokaklarda yürümüş, bugün pek çoğu Müslüman Mahallesi içinde kalan duraklara girip çıkmıştım. Hz İsa’nın çarmıh sırtında, can çekişerek yürürken kanlar içinde kalmış elini yasladığı taşı, bugün Etiyopyalı rahiplerle dolu kiliseleri, Golgota tepesini arşınlayıp durmuştum. İsa gibi haçı yüklenmiş yürüyüp giden müritlerini görmüştüm. Bu yola atfedilen kutsallık, Haçlı Seferleri dönemine rastlıyor. Ama inançlı ruhlar için zamanın pek de önemi yok. Kitabımda açık duran Rembrandt’ın resmine takılıyor gözlerim. Üç kişi yer alıyor resimde. Sağ tarafta Rembrandt’ın o çok sevdiği koyu fon önünde göz alıcı, âdeta patlayan kırmızı elbisesiyle Esther oturuyor. Esther, İranlıların biricik Yahudi kraliçesi. Işıl ışıl elbisesiyle dikkati çeken kraliçenin karşısında, karanlıklara gömülmüş, gölgeler içinde Hamman yer alıyor. Pek süklüm püklüm bir hali var. Kral ortada, resmin merkezine yerleştirilmiş doğal olarak. Üçü arasında dolaşan gerilim apaçık okunuyor. Birazdan meydana gelecek olaylar resmedilmemiş oysa. Kral öfkeyle içki masasından kalkıp bahçeye çıkacak, geri döndüğünde Hamman’ı Esther’in önünde diz çökmüş, canını bağışlaması için yalvarırken görecek, durumu yanlış anlayıp, gözlerinin önünde sevgili kraliçesine el uzattığını düşünecek. Sonunda Esther’in amcası için büyük bir zevkle hazırlattığı darağacına Hamman asılacak, kendi kazdığı kuyuya düşecek. Bir an düşüncelerimden sıyrılıyorum. Karanlık taş sokaklardan Kafkaesk görüntüler geçiyor. Siyah giysili, siyah şapkalı adamlar sürüler halinde. Hepsi bir yere yetişmek için hızlı adımlarla yürüyor, âdeta koşuyorlar. Gençlerin başlarındaki kara şapkalarının iki yanından saç lüleleri sallanıyor. Yaşlıların neredeyse bellerine kadar inen uzun beyaz sakalları var. Bazıları ellerini sımsıkı tuttuğu çocuklarını âdeta çekiştirerek rüzgâr gibi geçiyorlar karşı kaldırımdan. Şallarını atmışlar omuzlarına. Tallitlerini kuşanıp Tanrı’yı iliklerine kadar hissederek, son sürat geçen kalabalık nereye gidiyor böyle? Bayraklarını simgeleyen mavi beyaz renkli şalların dört köşesinden püsküller sarkıyor. Bu püsküllerin her birinin sekiz ipten oluştuğunu ve her püsküldeki düğüm sayısının da Tanrı'nın isminin İbranice'deki yazılışının rakamsal karşılığına denk geldiğini işitmiştim bir yerlerde. Tanrının varlığını sürekli düşünmek, talliti üzerine almak, onu kuşanmakla oluyor. Ardı arkası kesilmiyor kara giysili adamların. Sokak lambalarının yansıdığı taşların üzerinde gölgeleri bir görünüyor, bir kayboluyor. Hasidikler en koyu dindarlar. Sürekli Tevrat okuyup, kapalı bir cemaat halinde yaşıyorlar. Cemaatleri bizdeki Fatih Çarşamba Cemaatine tekabül ediyor muhtemelen. Önümde açık duran kitabı kapayıp çantama atıyorum, hesabı isteyip Hasidiklerin ardından yola koyuluyorum. Kutsal kentin labirent sokaklarında hızlı hızlı yürüyoruz. Arada bir duruyor, kentin taştan kemerlerinin fotoğrafını çekiyor gibi yapıyorum. Amacım kemer filan değil elbette, kadraja kentin siyah sakinlerini almak. Öfkeleniyor kimileri, o zaman duruyorum. Bugün şabat, elektrikli eşya kullanmak hele hele fotoğraf çekmek külliyen yasak. Meyve suyu satan Filistinli bir çocuğun yanına sotalanıyorum. Tezgâhın arkası göze çarpmamak için doğru yer. Bir müddet sonra peşlerine takılıyorum yeniden. Güvenlikten geçiyoruz hep birlikte. Yürüyen banta bıraktım, aldım çantamı. Kapıdan çıktığımda Batı Duvarı karşımda duruyor. Nam-ı diğer Kotel ya da Ağlama Duvarı. Bir müddet merdivenlerin tepesinde kalakalıyorum. Çok etkileyici bir görüntü var karşımda, duvara kapanmış, dualar okuyan yüzlerce insan. Burayı ilk kez bu kadar kalabalık ve neşeli görüyorum. Kral Herod döneminden kalan ‘’Ağlama Duvarı’’, Yahudi inancına göre Süleyman Mabedi'nden geriye kalan tek parça. Sağ tarafında kadınlar, sol tarafında erkekler dua ediyor. İlahiler söyleyerek, Mabed’in yıkılmasına ve Yahudilerin dünyanın dört bir yanına dağılmasına yol açan olaya ağlıyorlar. Kotelin ziyaretçileri küçücük kağıtlara yazdıkları dileklerini duvara iliştiriyorlar. Baş Haham dilekleri alıp Zeytindağına gömsün diye. Herkes Esther kitabından bölümler okuyor. Çünkü bugün Purim Bayramı. Farsça Pur kelimesi kura demek. Vezir Hamman Yahudileri yok edeceği günü tayin etmek için kura çekiyor. Oradan kalmış bayramın adı. Yahudileri yok etmeyi planlayıp, sonunda kendisi yok olan Hamman ve cesareti sayesinde İsrail halkını katliamdan kurtaran İran’ın gözüpek Yahudi Kraliçesi Esther’in kahramanlıkları coşkuyla kutlanıyor bu gece. Kadın ve erkeklere ayrılmış iki bölümün tam ortasında duran, her iki sahneye de hâkim durumda bulunan plastik bir sandalyenin üzerine çıkıyorum. Benim gibi üç beş yabancı da beyaz plastik sandalyelerin üzerinden seyrediyor etrafı. Siyah şapkalar yüzlerce taş duvarın önünde. Bazıları ileri geri yürüyerek okuyor kutsal kitaplarını. Kalabalığın içinde sürekli bir dalgalanma. Başım dönüyor âdeta. Dualarını okurken durdukları yerde ileri geri sallanıyorlar. O denli hızla sallanıyor ki bazıları, şapkaları ve lüleleri başlarından fırlayacak. Kadınlar bölümüne çeviriyorum başımı. Burada da genç kızlar el ele tutuşmuş halkalar halinde Esther şarkıları söylüyorlar.

Twitter'da Paylaş
0

YORUMLAR


İLGİNİZİ ÇEKEBİLİR