Küpeli
27 Ağustos 2019 Öykü

Küpeli


Twitter'da Paylaş
0

Uzun zaman oldu buraya gelmeyeli. Ben diyeyim beş, onlar desin on yıl. Hâlâ o koku, hamurla karışık rutubet. Tamam vedalaşmak güzel ama onca iş arasında kalk buraya gel. Ortalıkta dolanan bir sürü eski tanış. Bir iki lafla başından da savamıyorsun ki. Yıllar geçmiş görüşmeyeli. Nerede yaşıyormuşum? Evli miymişim? Ya çocuk? Bilseydim boynuma bir kart asar öyle gelirdim. Üniversiteden beri şehirde yaşıyorum. Mühendisim. Evet çok güzel bir kız sayılmazdım ama evlenmeyi başardım. Şimdi benim de bir kızım var ve evet babaannemi severdim.

Severdim ama hayat koşturmacasında çok vakit ayırıp da göremedim onu, yalan yok. En son ne zaman geldim bu eve, hatırlamıyorum bile. Sude vardı evet. Görmüştü Sude’yi. Hatta bir bebek takımı örmüş elcağzıyla, beyaz. Kız da olsa erkek de olsa giyermiş diye beyaz. Boşanma teraneleri başlamadan gelmişiz demek ki. İyi. Zaten yaşlı kadındı, bir de onu mu üzseydik? Gerçi hâlâ boşanmadık ama bu meret girdi mi ilişkinin kanına bir kez, çıkmıyor kolay kolay. Ne alacağım ki ben bu evden şimdi? İstediğim pek bir şey yok. Eski püskü eşyalar sonuçta. Hatırası kalsın desek, bir kutuya konup bekleyecek.

“Bence Sultan alsın işte ne var ne yoksa.”

“Olur mu canım?”

“Alsın tabi abla. Kız onca yıl gül gibi baktı. Her şeyin hatırası da vardır onda hem.”

“Onda var da bizde yok mu? Sonuçta biz torunuyuz. Önce biz seçeceğiz ablacım. Kalanlardan Sultan da baksın elbet. Orhan sen karar verdin mi neleri alacağına?”

“Yok abla ya. Bir şey istemiyorum ben.”

Yok abla ya. Acele ettirmesene gene. Hep telaşe, hep telaşe. Kadın gömüleli bir gün anca olmuş. Biz çul çaput seçiyoruz burada. Ayıp değil mi bu? Mezar soyguncuları gibi. İstemiyorum ben bir şey. Ne alayım ki? Hepsi babaanne eşyası işte. Sanki kullanacağız. Tümüyle saçmalık. Zaten bir şey alınacaksa herkeste aynısından olmalı. Hakkaniyet açısından. En az üç tane olmalı yani. Üç saat varsa birini ben alırım belki. Birini Sevim, birini Nurcan Ablam. Yoksa haydi çöpe. Onunla mı uğraşacağız ya? Zaten n’apacaksak eski püsküleri. Bir garibana veririz sevinir en azından. Bekar adamın evinde işli yastık, gonglu saat, gaz lambası ne arasın?

“Cancağızlarım tutuverin bakayım şunun ucundan.”

“Abla saksıyı mı alıyorsun ya? İnanmıyorum sana.”

“Tut ucundan tut, çok konuşma Orhan. Saksıyı almıyorum ben, sarmaşığı alıyorum. Tamam mı?”

Çünkü sarmaşık ruhlu kadınlar eviydi bizimki. Siz bilmezsiniz tabii. Sonradan gelme şımarıklar. Biz çektik ne çektiysek. Annem, ben, halam, babaannem. Siz nereden bileceksiniz? Bir zamanlar bu evdeki her kadın ayrı bir şeye sarılırdı, yaşayabilmek için, sarmaşıklar gibi. Biri düz duvara uzandı durdu yıllarca, uzadıkça çakılan çivilerle kendini hayata tutundu sandı, zavallıcık. O duvar babamdı, babamızdı. Hani sizi hep şımartan o adam. Bütün o sinirini durmadan anama, arada bana kusardı. Salyalı salyalı bağırırdı. Anamın hayata tutunma çabasını rafyalarla süslerdik.

Halamınsa camının altında bir sarmaşık vardı. Asmaya dolanıp balkona çıkan. Zaten hayata kaçışı da oradan oldu ya Güzel Nuriye’nin. Bir gece o sarmaşıktan aşağı kaçıverdi sevdiği adama. Bir daha bizden yüzünü gören olmadı. Ah baba ah, ne vardı bu kadar sert olacak? Neden bir daha halamı göremedik? Evlenmek ölmek demekti o yüzden, ben çocukken. Biri evlenirse bir daha göremeyeceğiz diye hep üzülürdüm. Komşu kızları gelin olurken eteklerinin dibinden ayrılmamam o yüzdendi, sandıkları gibi gelinliklere bayıldığımdan değil yani.

“Of abla ya. Kırılacak şimdi bu. Yok mu senin koca şehirde sarmaşık? Hey Allahım!”

“Çok konuşma Orhan. Geldik işte arabaya. Aç kapıyı.”

“Abla, ben bunu alsam olur mu?”

“Neymiş o Sevim, göremiyorum ki?”

“Beşik. Kimin beşiği kimbilir. Ben alayım mı? Çok otantik.”

“Ha babamın beşiği o, e olur tamam, al al. Bir tane daha doğuracaksın ama.”

“Aman abla. Âlemsin. Bu yaştan sonra.”

“Bence herkes aynı şeyleri almalı.”

“Nedenmiş Orhan?”

“Adil olsun diye.”

“Adalet güzel bir duygu da Orhan’ım, her yaşanan adil mi ki?”

“O ne demek abla ya?”

“Benim bu evdeki anılarımla, senin bu evdeki anıların aynı değil ki Orhan. Hem ben bu evde büyüdüm, sizin gibi apartman dairelerinde değil. Sen okumuş adamsın cancağızım, aradaki farkı  anlamadın mı?”

“Neyse abla ya, hadi kapat kapıyı. Ben bir şey almayacağım zaten.”

“Dur, bir de mutfak balkonunun altında bir sarmaşık vardı.”

Babaannemdi o sarmaşık işte. Mutfağın dibinde. Balkonu çepeçevre saran. Hatta bence tüm evi, mahalleyi, dünyayı. Konu komşuya karşı ayıbı örter, sıcak yaz günlerinde serin bir soluk verirdi. Günlük işleri annem yaparken, babaannem kanaviçeden yastık işlerdi o sarmaşığın içinde. Karı kocanın ayrı yastığı olmaz Müzeyyen, derdi bir de. Büyüyünce anladım nedenini, ayrı yastıklarda yatarken. Siz de bilirsiniz gerçi bunun acısını. Bilirsiniz de söyleyemezsiniz, o ayrı.

Ah babaanne ah. İşe yaradı mı dersin verdiğin o öğütler? Bilmem. Hâlâ evliyim işte. Sabretmeyi senden öğrendim, kanaviçe işlerken. Son kanaviçemi de bu evde işleyip çıktım. Gelin oldum ben de. Tam senin istediğin gibi. Evlenmek ölmek değilmiş aslında babaanne, evlenmek dünya değiştirmekmiş. O yeni dünyaya aitsen ne âlâ, ama yok değilsen, hah işte o zaman başka. Ben aittim babaanne, sayende. Ama bu kadar ister miydim ısrar etmesen, bilmem. Mahir’in oğlu Mahur. İşlediğim tüm yastıklar onun içinmiş. Ne zaman ki bunlar eskidi artık diye attık, işte o zaman başladı öteki dünya. Senin yastığın duruyor mu acaba hâlâ? Dedem öldüğünde bile atmadığın. Çukurunda kokusu durur güzel kızım nasıl kıyarım, derdin. Bizse olmayan o çukura bakar, yaşlılığına verirdik. O çukur senin yüreğindeydi, o yüzden biz göremedik. Bizim yüreklerimiz dümdüz babaanem, çukursuz, uçsuz bucaksız. Köksüz, sapsız. Sarmaşıksız.

Ben sarılamadım hiçbir şeye cancağızım, teneke saksıdaki küpeli gibi kalakaldım öylece.

“Küpeliyi de alacağım Orhan. Gel benimle.”

“Abla o ne?”


Twitter'da Paylaş
0

YORUMLAR


İLGİNİZİ ÇEKEBİLİR