I
Uyandım. Ama gözlerim hâlâ kapalı. Bir karış uzağımdakini sarmak için kolumu sağıma uzatıyorum. Kolum hedeflediğim yükseltiden aşağılara kayıyor. Boşluk. Parmaklarımı geçiriyorum o boşluğa, sıcak, gül desenli çarşaf. Bu kadar erken kalkmak zorunda mıydı? Bulmayı umduğum gövdenin yerinde olmayışı içimi buruyor. Birazdan gelir diye düşünüyorum. Tuvalete kalkmıştır. Ya da kahve yapıyordur. O an için umursamıyorum. Kendimi yeniden uykunun korunaklı kucağına bırakmak ve gecenin yorgunluğunu azcık daha hafifletmek derdindeyim. Olmuyor. Gözlerimi açıyorum. İlk gördüğüm şey saçlarını kuruttuğu havlu. Komodinin üzerinde. Doğrulup soluma bakıyorum, gardırobun kenarındaki koltuğa bırakılmış karanfil işli bornoz. Ne ara duş aldı ki. Farkına varmamışım. Burnumu koltukaltıma yaklaştırıyorum. Duş almam gerektiğine karar veriyorum.
Kalktım. Hava, sabahın köründe bile tütüyor. Gece ve sıcak gövdemi esritmiş. Altımda lacivert şort. Üstüm çıplak. Gövdelerimizin en sokulgan anında bir an için kendimizi görmüştüm şifoniyerin aynasında. O anı hatırlayınca dudağımın ucuyla gülümsüyorum. Bedenim doygun, aynaya karşı uzun uzun geriniyorum.
Banyoya yöneldim. Girmeden önce eve kulak kesildim. Garip, boş bir sessizlik olduğunun ayırdına vardım. Bu durumdan huzursuz oldum. Huzursuzluğumu yatıştırmak için banyo kapısından dönüp, holü geçiyorum. Salondayım. Bulmayı umduğum orada değil. Salondan balkona çıkınca telaşlanıyorum. Masayı olduğu gibi bırakmıştık. Halbuki kim erken kalkarsa o toplayacaktı, öyle sözleşmiştik. Lekeli rakı bardakları, bardakaltlarında sonuna kadar erimiş mumlar, dolu kül tablası, tabaklarda sulanmış, ekşimiş süzme ve kararmış meyve parçaları. Her şey yerli yerinde. Gözüm balkon demirlerine sarılmış begonvile kayıyor. Benim telaşım onun umuru değil. O, daha çok uzamak, sarmaşmak, çiçeklenmek derdinde.
Son umutla henüz girmediğim banyoya bakınıyorum. Zeminde belli belirsiz bir ıslaklık. Lavabonun kenarına düşmüş birkaç uzun saç teli. Yerinde bulma umuduyla çantasını astığı vestiyere, kapının önünde çıkarttığı babetlerine bakınıyorum. Yoklar. Önce bir anlam veremiyorum. Sonra olabilecekleri geçiriyorum aklımdan. Bu kadar erken kalkıp gitmesini gerektirecek acil bir iş, kötü haber. Mümkün mü? İhtimaller, sorular. Kızıyorum. En azından not bırakabilirdi, ya da telefona mesaj. Aynanın karşısında gerinirken ki doygunluğum, kızgınlıkla yoğrulu karmakarışık düşüncelerle yer değiştiriyor. Sonra merak duygusu, yitirme tedirginliğiyle birlikte kızgınlığa galip geliyor. Yatak odasına dönüp, telefona uzanıyorum. Rehberden ismini bulup… Telefonu kapalı. Alelacele giyinip mutfak masasının üzerinde duran sırt çantamı alıyorum. Arka gözü açık. Umursamıyorum. Evden çıkıp taksi çeviriyorum. Otogara.
Bütün yazıhaneleri dolanıp, tek tek soruyorum. Ne kadar aradımsa da yok. Yaşadığı kente ilk sefer yedi buçuktaymış. Saatime bakıyorum, sekizi çeyrek geçiyor. Çoktan gitmiş olmalı. Gözlerimde hüzünle karışık kaygı bulutları peydahlanıyor. Hemen sonrasında da o bulutlar nem toplamaya başlıyor. Herkesin içinde olmaz ki. Çocukluk bu yaptığı diye söylenip, işe yollanıyorum.
Suratımda cam kırıklarıyla giriyorum işyerine. Soru dolu bakışları geçiştirip, çantamı masanın kenarına bırakıyorum. En iyisi işe yüklenmek diyorum ya, mümkün değil. Ne yapsam sıcak, doygun geceyi ve bin yerinden kırılmış sabahı unutamıyorum. İlk molada telefonu elime alıyorum. İkircimliyim. Haksızlık var bu gidişte. Anlamsız bir haksızlık. Böyle düşünüyorum ama yine de arıyorum. Yanıt yok. Bu yanıtsız bırakılan aramalar kendimi kötü hissetmeme neden oluyor. Bozuluyor ve bir daha aramamaya karar veriyorum.
Mesaim bitti. Eve döndüm. Önce yatak odasına yöneliyorum. Sonra da sırasıyla banyoyu, mutfağı ve balkonu dolanıyorum. Her şey bıraktığım gibi. İçimden, ortalığı toparlamak, masayı kaldırmak ya da havluları kirli sepetine atmak gelmiyor. Dolaptan bira alıp, balkona kuruluyorum. Böylesine çekip gitmiş olması her ne kadar içimi hâlâ acıtsa da gündüz ki kırgınlığım hafiflemiş. Canı sağolsun diyorsun. O iyi olsun da. Biramı yarılamışken geliyor o yazma duyarlılığı. Yazarsam hafifler, içimi acıtan o duygudan uzaklaşırım diye düşünüyorum. Kalkıp, çantamın arka gözünde duran not defterini alıyorum.
İşte orada. Benim olmayan bir yazı. İhtimamlı, güzel ve eğik. Bütün bir sayfayı kaplamış. Son cümlede noktaya yer kalmamış. Senin beni kırmaya hakkın yoktu diye başlamış. Keşke seni görmeden gidebilsem. Yumuşamaktan korkuyorum diye bitmiş. Doğru, çok içmiştik. Fakat kendimizi tamamen kaybedecek kadar değil. Hatırlıyorum. Her bir anı, konuştuklarımızı, su gibi oluşumuzu. Sonra çok terlediğimizi, birbirimize karıştığımızı. Atladığım bir şey var, ama ne? Bilemiyorum.
II
Ne de çabuk uyudu. Oysa benim bütün gece gözüme uyku girmedi. Bir süre çıplak, geniş göğsünü, uzun, kıvrık kirpiklerini izledim. Sonra ona küstüğümü hatırlayıp, sırtımı döndüm. İçimde yırtılan atlastan kumaşı dikmeye çabaladım, olduramadım. Son yaptığıyla gevşeyen, beni ona bağlayan o iplik dizisini bir türlü sıkılayamadım. Kalktım, odaları dolaştım. Balkona çıktım. İki taze dalın birbirine dolanmasını, içimin açılıp genişlemesini sağlayan masaya oturdum. İçtenlikli, sıcak konuşmalar tavsamış, iç çekişler yerini sıkıntılı oflamalara terk etmiş, inceliklerin yaraları kabuklanmış, anlama çabaları sakilliğe dönüşmüş, hızlanan nabızlar ise durulmuştu. En sokulgan duyarlılığımda yarım bıraktığım rakı bardağı masada duruyordu, dikledim. Ağzıma acılığı bulaştı. Sulanmış süzmeyi çatalladım.
Hava çok sıcak. Saç diplerimden, alnımdan, şakaklarımdan durmadan sular sızıyor. Sızan sular yüzümün engebelerini aşıp bir ırmağa kavuşmaya çabalayan dereler gibi boynuma, oradan da göğsüme dökülüyor. Nereme dokunsam çiğnenmekten çamurlaşmış sakız gibi bir yapışkanlık. O, yaptığıyla duygularımı kırgınlığa bükmeden önce bu cehennemi sıcak da, o çamurlu yapışkanlık da umurum değildi. Fakat şimdi bu evi, bu çukur kenti terk edip, yüksek yaylaların serinliğine sığınmak, kırlangıçların kanatları arasında sakladığı uçmak sırrını belleyip, kaçıp gitmek istiyorum.
Saat sabahın üçü. Gidecek hiçbir yerim yok. Olsa da nasıl gideceğim. Yabancısı olduğum bu kent beni korkutuyor. Aklıma ürkütücü senaryolar geliyor. Sarhoşlar, kopuklar, sapıklar… Karanlığın gölgesine sinmiş önleri kabarmaya hazır hayvansı yaratıklar. En çok onlar bağlıyor elimi kolumu. Sabahı beklemeliyim. Her ne kadar burada içim kıyım kıyım kıyılıyor olsa da, bekleyeceğim.
Bu kaçıncı gelişimdi evine. Hatırlamıyorum. Daha önce böyle bir şey yapmamıştı. Aramızda ki üç saatlik mesafeyi saymazsak dal yaprak kadar da yakındık birbirimize. Tanıdığım kimseler gibi değildi anlatışı, dinleyişi. Bahar dalını sever gibi konuşurdu. Anlattığımı, bir körün duyarlılığıyla dinlerdi. Kirpiğini kırpıştırmadan, öylece, dimdirek bakar, anlatmadıklarımı sezmek için yüzümdeki her mimiğime ihtimamla eğilip, dile getiremediğim şeyleri içtenlikli sezgisiyle kavrar, sonra da gözleri nemlenirdi. Gülümsediğinde sakallarının altında yatan gamzesi belirginleşir, içimde bir yerlerde annelikle kadınlık arasında kalan yerlerim açılıverirdi. Ama işte en korunaksız anımda yakaladı beni. Anlaşmamız öyle değildi oysa. Söz vermişti kırmayacağına. Kırıldım ya, yine de onu öyle bebekler gibi uyurken bırakıp gitmekle, dağılan duygularım arasında bir çelişki durağındayım. Kimsesiz, bungun.
Kafamın içi arı kovanı gibi uğulduyor. Kıyaslar, benzetmeler, yaptığı edimin sakilliği. Düşünüyorum da, ettiğimiz içki içmek değildi. Denizden esen rüzgârın çınar altlarına taşıdığı serinlikte duası tane tane konuşmak, gülümsemek, secdesi, dudaklarımıza götürdüğümüz rakı kadehlerinin çıngırdayan sesiyle süren bir ayindi bu. Damarlarımızda koşacak atların, bütünün iki ayrı parçasının birleşmesini tamamlayacak gölgelerin devinimleriyle sonlanacak bir ayin.
Tasarlasan yapamazdın böyle bir şeyi. Gecenin ihtişamı maddi varsıllıktan değil, yürek yakınlığıyla, dilde işlenmiş buğulu sözcüklerle, bulutsu parmakların duyarlılıkla biçimlenmiş dokunuşlarıyla zenginleşmişti. Ama işte her Kül Kedisinin büyüsünün bozulacağı bir saati vardı. Benimkisi ayinin en sonuna denk gelmişti. Masayı toplamadan, ilk kalkanın toplaması gülüşmesiyle geçmiştik içerilere. Farklı renklerdeki iki taşın sürtünmesinden çıkan kıvılcımlar koca bir ormanı tutuşturmaya yetmiş, masadaki usullacık konuşmalar yerini güneşte yanan esmer kayaların üzerinde cızırdayan sulara bırakmıştı. Saç diplerimden, alnımdan, koltukaltlarımdan fışkıran sularla tersine akan çağlayanlar gibi dağ doruklarını tırmanıyordum. Doruklara ulaştığımda bir süre gözlerimi yumdum ve iki yorgun ağaç gibi yanyana düştük. Gövdelerimiz yaz yağmuru sonraları topraktan yükselen buğuyla kaplanmıştı. Yangın sonralarını tütüyorduk. Kristal bir bardağın kırılganlığıyla yaklaşıp, henüz kasılmalarını tamamlamamış gövdemle ona sokuldum. Kolumu sular altında kalmış göğsüne uzattığımda ateşte unutulmuş maşa misali yanan elini bileğimde buldum. O, öyle yapınca, kendimi, sonu gelmiş bir filmin önemsiz figüranına benzettim. Kasılmalarım anında kesildi. Doygunluğum buruldu. Çok geçmeden nefes alışverişleri değişti, kirpikleri üst üste yıkıldı. Ben, bileğimdeki yanıkla öylece kalakaldım.
Başka zaman, farklı koşullar olsa, önemsemezdim. Yaptığı şey içimde karanlık gölgelerin içine saklanmış ince kabuklu bir yarayı çağırmıştı belki de. Bilmiyorum. Bildiğim, o uyurken yarım paket sigarayı içip, ayla güneşin yer değiştirmesini beklemiş olduğumdu.
Vakit geldi. Birazdan otogara giden minibüsler çalışmaya başlardı. Masayı kendi dağınıklığıyla bırakıp, banyoya yöneldim. Tenimin tuzunu ılık sulara bıraktım. Ona bakmamaya çalışarak giyindim. Gitmeye gidecektim ya, içimin yangınını, dalımın kırıklığını ona duyurmalıydım. Mutfağa geçtim, sandalyeye astığı sırt çantasının arka gözünü açtım, durmadan bir şeyler karaladığı not defterini çıkardım. Onu da beni de örseleyecek cümleler kurmamaya özen gösterdim. Noktasız bitirdim kırgınlığımı. Çantamı aldım, babetlerimi giydim ve çıktım gittim.
III
Bir hafta geçmişti o sabahın üstünden. Çok düşünmüş fakat niye gittiğini, neden telefonlarıma yanıt vermediğini anlamlandıramamıştım. Kendimi onun yerine koymuş, doluyu alıp boşa aktarmıştım ya, yine de bir sonuca ulaşamamıştım. Sonunda vazgeçmiş ve kendime yapılan haksızlığı sineye çekerek, içkiye ve yazıya karışmıştım.
Kargonuz var demişti görevli çocuk. Şaşırmıştım. Kimselerden gelecek bir şeyim yoktu. Suratım asıktı. Paketi isteksizce açtım. Gördüğüm şey, asılmış suratımın tazecik yapraklarla yer değiştirmesini sağladı. Çünkü paketteki şeyi istediğimi ondan başkası bilemezdi. Kuşlu bir gömlekti. Yalnızca ona bahsetmiştim. Kabahatimin ne olduğunu bilmesem de beni affettiğini anladım ve hemencecik aradım. İkiletmeden açtı telefonu. Sitemsiz konuştuk. Sanki kimse gitmemiş, kalan, o geceyi kafasının içinde tekrar tekrar oynatmamış, kırılmış oyuncaklarını onarmaya çalışan beceriksiz bir çocuk gibi gözyaşlarını sümüğüne karıştırmamıştı. Yatağını özleyen sular misali aktı gitti cümlelerimiz. Kapatmadan önce yeni bir ayin için sözleştik.
Buluştuk. Sanki birisi gitmemiş, diğeri kalmamış gibiydik. Öyle özlem doluyduk ki rakılara düşmeyi bile beklemedik. Serin akşamüstlerini çağırarak, orman yeşillerine bulanarak, çağıldayan pınarlara bata çıka seviştik. Durulunca, yangın sonraları tüten ev yıkıntılarına benzemiştik. Halimize güldük. Sonra ayin, sonra yine alevler içinde koşturan atlara dönüştük. Ne de güzeldik.
Günleri, ayları ve o geceyi imleyen iki yılı devirmiştik. Eksildiğimizin farkında olmayarak, harflerin cümlelere dönüşmekte zorlandığını sezemeden, yangınlarımızı soğutan soğuk suları görmezleyerek, buluşmalarımızı, ayinlerimizi erteleyerek yavaş yavaş tükenmiştik. Ben bunların hiçbirinin farkında değildim. Oysa bilmeliydim. En azından tahmin etmeliydim gelmekte olanı. –duyarlılığım buna müsaitti- Bana göre her şey yolundaydı. Ama o öyle değildi. O, gördü, hissetti, unutmadı. Son buluşmamızda hiçbir şey demedi. Gözümün içine bakarak çalamadı bıçağı göğsüme. Kendi korunaklı alanına çekilmeyi bekleyip, aradı. O geceden dem vurdu. İki yıl önceki geceden. Suçumu söylemeden, tane tane anlattı o gecenin durmadan içinde büyüdüğünü ve artık içi içine sığmadığını. Benim çok değerli olduğumu, kaybetmek istemediğini, ziyaretime geleceğini ve sık sık arayacağını söyleyerek kapattı telefonu.
Ben hep bekledim. Kurumuş çalılara dönüşerek, yangın ertesinin külünü eşeleyerek bekledim. İçimde bir yerlerde iki yıl öncesinin sürprizini bekleyerek. Ama gelmedi. Sonra umudumu aramasına düğümledim. O olasılık da gerçekleşmedi. Göğsümde büyüttüğüm kuşum uçup gitmişti. Farkına varınca not defterini çıkartıp bir kuş ağıtına yeltendim.
“Aramadı. Bugün de aramadı. Oysa ararım demişti. Mutlaka görüşürüz, geleceğim demişti. Yanında susabildiğim tek ağaç sensin’ i de eklemişti. Demek böyle oluyordu. Mesafeler, soğutuyordu bazı şeyleri. İnsan dediğin, nisyanla maluldü.
Belli ki aramayacaktı. Ararım demişti ya. Demek ki hislerinin sönümlendiğini, merak duygusunun giderildiğini, konuşulacak bir şey kalmadığını içinde bir yerlerde kanıksadı. Belki bir yaşam gailesi tutturdu, gülüşecek yeni birilerini buldu. Zamanı birlikte ağrıtacak ya da tek bir ter damlasında soluklanacak. Belki de yaralarının kabuğuna dokunmak yalnızken güzeldi. Kim bilir?
Nasıl olur diye düşündüm. Gecenin bir yarısı kendi kırgınlıklarımı, kopan yaprakların dalımda bıraktığı boşluğu unutup, yanı başımda nefesi kesilen rüzgârını avuttuğumu, soluğunda bir nehri bağışlayan dağı, bir yarayı sağaltırcasına devinen cümleyi, göğsümde kendi serçesini öptüğünü nasıl unuturdu? Şaşırdım. Uzun uzun sustuklarımızı, geceyi sessizce adımlayan kelimeleri, tek bir mimiğin anlatabildiklerine şaşırdığımızı… Yaşantılarımızın buruk anılarıyla dolu fotoğraf albümlerini, dinlenmiş, olgunlaşmış, ovulup parlatılmış o anıları bir sigarayı bölüşür gibi bölüştüğümüzü… Daldım gittim.
Beklemek; deniz fenerlerinin, kayaların, kalebentlerin işi. Rüzgâr burgaçlarının göğsünü yontacağını bile bile beklemek… İnsan dediğin, gökte bulut. Yaşam ne yan eserse, o yan sürükleniyormuş. Bazen çivilenmiş gibi de kalabiliyor, rüzgârsız. Ama en çok deniz gibi kendini kıyıya vurup duruyor. Her vurduğu kıyıdan bir şeyler kopartarak ya da özünü bırakarak çekiliyor kendi içine. Bunları tek tek anımsattım kendime.
İnsan, göğsünde büyüttüğü kuş kadar varmış. Bunu bildim. Gözlerimi kapatıp onun pırpırlanan kanatlarını taradım, ağzının içinde biriken soluğuna eğildim. Düş kurdum, düşler bozdum. Göğüs kafesimi terk etmiş olduğu aklıma gelince gözlerimi açtım. Yazıp yollamak üzere acıtabilecek bir metin tasarladım kafamda. Sonra vazgeçtim. Acıyı acıyla ovmak, kesiğe tuz basmak benim harcım değildi. Buna sevindim. Eksilen kuşun da kendi cümlesi ve uçmak için gerekçesi vardı. Anladım.
Deniz kenarlarını ne çok sevdiğini anımsadım. Uzun suskunluklarda dalgaların hışırtısına göğsündeki ağrıları usulca bıraktığını, gözlerini ufuk çizgisine sabitleyip orada bir anıyı adımladığını, adımladığı o anının göğsünde sızım sızım yaralara denk geldiğini anlatmamıştı. Bütün bunları nereden bildiğimi düşündüm. Elbette kısalıp uzayan nefes alışverişlerinin içinde devinip duran sözcüklerden, taşrayı sızı gibi göz bebeklerinde taşımasından, durup durup sarılma isteğinden…
Son konuşmadaki sesinin tınısına eğildim. İnanarak mı inanmasız mı konuştuğunu, ağzının devinimlerini, yüzündeki mimikleri getirdim gözümün önüne. Unutuş kuyusundan o gün söylenmiş cümleleri çekip çıkardım. Harflerin tozuna üfledim. Hala sıcaktı. Bugün ki kadar sıcak. Sanki az önce dilde işlenmiş ve dudaklar arasındaki tornadan çıkmış gibiydiler. Oysa o konuşmanın üzerinden hayli zaman geçmişti. Ayırdına vardım. Göğsümde büyüttüğüm kuşun gittiği yerden dönmeyeceğini bilince bir ağlamak tutturdum…”
Yeltendiğim ağıt bittiğinde sanki sonrası olabilecekmiş gibi üç nokta koydum sonuna. Yazdığımı okudum, okuduğuma ağladım ve gidip uyudum.






