Žižek konuşurken sözün kendisine dönüşerek bir çeşit performans sanatçısı gibi davranır. Böylece çelişkileri kendi kendini konumlandırmasının özünü oluşturur. Bu durum aslında dijital çağın bir sonucudur. Uzmanlaşmanın bu kadar yaygın olduğu bir sistemde, kelimenin geleneksel anlamıyla her konuda sözü olan bir filozof olabilir mi? Ne demişti Stalin? Karşıtların üst bir diyalektik sentezi. Hem olabilir hem olamaz.
1930’ların ortalarında Bolşeviklerin Politbüro’sunda hararetli bir tartışma vardı. Soru netti. Komünizmde para olacak mı, yoksa olmayacak mıydı? Solcu Troçkistler olmayacağını, zira paraya yalnızca özel mülkiyetin olduğu toplumlarda ihtiyaç duyulduğunu, Buharin’in sağcı taraftarları ise Komünizmde elbette para olacağını, çünkü ürünlerin sağlıklı bir şekilde mübadelesi için paraya ihtiyaç olduğunu iddia ediyorlardı. En sonunda Yoldaş Stalin devreye girdi. Bu tartışmanın anlamsız olduğunu olayın eksik değerlendirildiğini kararlı bir şekilde söyledi. Hakikat, karşıtların üst bir diyalektik senteziydi. Politbüru üyeleri bu sentezin nasıl bir şey olduğunu sordular hemen. Stalin son derece yalın bir şekilde soruyu yanıtladı: “Para olacak ve para olmayacak. Bazılarının parası olacak, bazılarınınsa olmayacak.”
Yukarıdaki eğlenceli fıkra, zaman zaman son derece anlaşılmaz da olabilen, ama çoğunlukla neşeli, bazen saldırgan, her zaman burnuyla sorunu olan, günümüz felsefesinin Rock Star’ı olarak görülen Slavoj Žižek’e ait. Daha doğrusu geniş dolaşıma onun sayesinde girdi. Gerçekten de iştahlı retoriği ve esprili kavramsallaştırma yeteneğiyle zamanın ruhu denilen olguya felsefi alandan bir yanıt gibi girdi hayatımıza Žižek. Bugün, psikanalizin ve kültürel teorinin Avrupa’da ortaya çıkmış en parlak, en oyunbaz ve heyecanlı savunucusu olarak kabul görmektedir. Peki ama, bu göbekli, saçı sakalı birbirine karışmış, gözleri fıldır fıldır dönen, devamlı acelesi olan, gençler arasında modern dönemin en karizmatik filozofu payesine sahip olan adam kimdir? Ve daha da önemlisi derdi nedir? Onun hakkında zaten kendisinin söylemediği ne söyleyebiliriz? Muhtemelen hiçbir şey. Belki de birkaç şey. Ne diyordu Stalin: Hakikat, karşıtların üst bir diyalektik senteziydi…
1949 yılında orta sınıf bir ailenin tek çocuğu olarak, o dönemde Yugoslavya’ya bağlı olan Slovenya’nın başkenti Ljubljina’da doğar Zizek. Tito’nun yönetimi altında olan Yugoslavya, görece daha liberal komünist ülkelerden biridir. Üniversite yıllarında Zizek’in bir şansı da, yasalara göre film şirketlerinin, dağıtımını yapmak istedikleri filmlerin birer kopyasını yerel üniversite arşivlerine koymaları zorunluluğudur. Böylece Slovenya sanatının Komünist partinin idelojisi veya sığ bir milliyetçilikle kirlendiği yıllarda Zizek piyasaya çıkan bütün Amerika ve Avrupa filmlerini izleme fırsatını elde etmiştir.
İlk gençlik yıllarından itibaren Slovenya’nın içrek sanatsal üretiminden kurtulmak için İngilizce edebi metinler, özellikle dedektif romanları okumaya başlamıştır. Felsefe ise henüz 17 yaşındayken aklını çeler. Belki aradığı cevaplar değil, ama kesinlikle aradığı sorular oradadır. Üniversitede önce felsefe ve sosyoloji lisansını tamamlar, ardından felsefe yüksek lisansı yapar. 400 sayfayı aşkın yüksek lisans tezi Fransız Yapısalcılığı üstünedir. Lacan’ın düşünceleriyle bu dönemde tanışır. Kendisine üniversitede bir pozisyon sözü verilmesine karşın, tezi siyasi olarak kuşkulu bulunduğundan söz konusu pozisyonu partiye yakın başka bir adaya verirler. Bundan sonraki yıllar Žižek’in geçimini sağlamak için çeviri yaptığı, Komünist Birliğin Merkez Komitesiyle yakınlaştığı, Lacan’ın teorisiyle daha da hemhal olduğu yıllardır. 1981 yılında felsefe doktorasını bitirir ve hayranı olduğu düşünürlerle tanışmak için ilk defa Paris’e gider. İkinci doktorasını da Paris Üniversitesi’nde psikanaliz alanında yapacaktır. Bu dönemde Jacques Lacan’ın asistanı, damadı ve baş takipçisi olan Jacques Alain Miller ile çalışacaktır. Bir süre sonra da kaderin tuhaf bir cilvesi ve Žižek’in garipliklerinin bir diğer eseri olarak, Yugoslavya’dan 1990 yılında ayrılarak bağımsızlığını ilan eden Slovenya’nın ilk demokratik seçimlerinde devlet başkanlığı için adaylığını koyar. İşin tuhafı kıl payı kaybeder. Böylece Slovenya bir filozofu devlet başkanı seçme şansını kaybetmiş olur. Yurtdışında birçok üniversitede konuk öğretim üyesi olarak çalışır ve inanılmaz bir üretkenlikle birbirinden ilginç metinler yazar. Slavoj Žižek beğenelim beğenmeyelim son yılların en kışkırtıcı felsefi fenomenlerinden biridir.
Her şeyden önce Žižek’in büyüsü kanımca onun yaygın kültüre ve gündelik deneyimlere ilişkin çözümlemelerinden gelmektedir. Tuvaletler de, Trantino da, vajina da, Matrix de onun teorik çerçevesinin içine kolaylıkla girebilir. Žižek bundan yüksünmek ya da bunları küçümsemek bir yana, ideolojik ve eleştirel çözümlemelerinde bu popüler kültür unsurlarını doğallıkla kullandığı gibi bunların kurumsallaşma süreçlerine de ışık tutar. Yüksek felsefenin de düşük kültürün de çerçevesini ideoloji çizmektedir.
Žižek tüm hayatı boyunca aykırı olmuş ve ortodoks düşüncenin karşısında konumlanarak bir anlamda kendi ekolünü yaratmıştır. Ülkesindeki baskın poetik kültüre karşı dedektif romanlarını ve Hollywood filmlerini tercih etmiş, öğrenciyken resmi komünist düşünce biçimi yerine Fransız felsefesine ilgi duymuş, mesleki kariyerine odaklanıp üretmeye başladığı zamanda geleneksel Lacancı çizgide devam etmektense Lacan’ı baştan yorumlamıştır. Žižek ana akım içinde hep bir ayrık otu olarak kalacak, ancak buna rağmen tuhaf bir biçimde popüler olacaktır. Ancak Zizek’in popülerliği kendi paradigmasının yanında entelektüel kavramını tersyüz etmesinden de gelmektedir. Ancak bunun en hafifinden iki sonucu olmuştur.
Emile Zola’nın tarifini çizdiği, bugün kendisine birçok anlamın yüklendiği entelektüel kavramı aynı zamanda bir çeşit kurban kültüdür de. Kurban entelektüel olgusunun uzun bir tarihi vardır. Çoğu zaman gerçeği iktidara doğrudan söyleme eylemiyle ilişkilendirilmiştir. Foucault’nun "Parrhesia" sözcüğüyle ifade ettiği bu durum, her koşulda doğru bildiğini söylemek olarak tanımlanabilir. "Parrhesia", Yunan edebiyatında ilk kez Euripides’te (M.Ö. 484-407) karşımıza çıkar ve bu tarihten itibaren sürekli kullanılır. Bugün birçok dilde ifade özgürlüğü dediğimiz kavramın kökenini oluşturur. Ancak Foucault bu sözcüğü kullanırken, doğru bildiğini her koşulda, özellikle de zarar görebileceğin anda da söyleme olarak yorumlar. Burada retoriğin bir önemi yoktur. Salt hakikattir sahnede olan. Filozofların popüler bir tasviri, gerçeğin taşıyıcıları olup akıntıya karşı gelmeleri ve bu nedenle muhtemelen kurumsal konumlarını veya meşruiyetlerini riske atmalarıdır. Bir entelektüelden de beklenen budur. Peki Žižekne yapmaktadır?
Žižek doğru bildiği konuda konuşmakta ve yazmaktadır. Belki de fazlasıyla. Seminerleri ve konferansları elbette metinlerinden çok daha fazladır. Sinemadan kuantum fiziğine kadar çok çeşitli konularda aralıksız yorum yapmakla kalmaz aynı zamanda düzenli olarak çelişkili pozisyonlar almakta da ısrar eder. Çelişkileri çoğunlukla retoriktir. Žižek konuşurken sözün kendisine dönüşerek bir çeşit performans sanatçısı gibi davranır. Böylece çelişkileri kendi kendini konumlandırmasının özünü oluşturur. Bu durum aslında dijital çağın bir sonucudur. Uzmanlaşmanın bu kadar yaygın olduğu bir sistemde, kelimenin geleneksel anlamıyla her konuda sözü olan bir filozof olabilir mi? Ne demişti Stalin? Karşıtların üst bir diyalektik sentezi. Hem olabilir hem olamaz.
Dijital teknolojiler bağlamında bu tür bir kendi kendini konumlandırmanın bu çağın kültür tüketicisine ziyadesiyle çekici geldiğini ancak öte yandan buna bağlı olarak geleneksel entelektüel otorite kavramını da aşındırdığını Zizek örneğinde çok net olarak görebiliyoruz. Bu tip performatif bir konumlandırma, son noktada bir akademi-medya gerilimi doğurmakta. Žižek kamusal alanda entelektüel bir ünlü haline geldikçe, yazıları ve müdahaleleri akademik çevrelerde daha fazla sorgulanır olmuştur. Bunun yanında Zizek tamamıyla akademik bir ret de almamıştır. Prestijli üniversiteler her zaman ona çalışma imkânları sunmuştur.
Žižek’in Hegel ve Marx çalışmalarının bir diğer sacayağını oluşturan Lacan okumaları onun teorisinin tabiri caizse hayal gücünü oluşturur. Lacan’ı Fransa’daki gibi psikanaliz pratiğiyle sınırlamaz, tam tersine Anglosakson ülkelerdeki gibi ama bunu çok daha fazla ileri götürerek kültür okumasının bir anahtarı haline getirir.
Slavoj Žižek, her yeni kitabı çıktığında, aslında hep aynı kitabın farklı bir versiyonunu yazdığını söyler. Haksız sayılmaz. Son dönemde, değişimi okuyamadığı, fazla geleneksel kaldığı yönündeki eleştirilere aldırmadan dikkatimizi hala ideoloji üstüne çekmeye devam etmektedir. Kimlik siyasetinin ve yerellik kavramanın iyice baskın hale gelmesine rağmen evrensel bir siyasi öznelliğin önemine vurgu yapar. MeToo hareketi ve Weinstein vakası üzerinden, durumun "toksik erkeklik" kavramına sıkışmasına ve bir çeşit pataloji olarak görülmesine itiraz ederek gerçek eşitsizlik ve sömürü rejimine, güç ilişkilerine ve patriyarka ideolojisine ısrarla dikkatleri çekmeye çalışır. Mutlak olanın ve mutlak olan etrafında kurulmuş ontolojik sistemlerin başarısız olduğunu artık kabul etmemiz gerektiğini söyler. Yani Sovyet deneyiminin başarısızlığına yanıt olarak, bunun gerçek sosyalizm olmadığı yönündeki kolaycı cevaplara sığınmanın çıkışsızlığını vurgular.
Žižek’in metinlerinde kimi zaman son derece parlak, kimi zaman anlamsız olabilen müstehcen bir mizah vardır hep. Büyük laflar etmeden önce mizahı kullanmayı sever. Bu onun performatif dilini tamamlayan en önemli özelliğidir. Žižek ana akım felsefi, dini ve siyasi söylemlerin zeminini oluşturan ideolojik yapıları önce müstehcen bir mizahla sarsıp, onun asık suratlı, ciddi kisvesini tersyüz eder. Her türlü kutsala güleriz. Gülmek eleştirinin başladığı noktadır. Tam da bunun arkasından ideolojiyi konuşmaya başlarız… O zaman onun temsil sorununa değinirken anlattığı bir fıkrayla yazıyı noktalayalım.
Moskova'da açılan bir sanat sergisinde, Lenin’in karısı Nadejda Krupskaya'yı, genç bir Komsomol üyesiyle yatakta gösteren bir resim sergilenmektedir. Resmin adı "Lenin Varşova'da"dır. Kafası karışan bir ziyaretçi rehberlerden birine "İyi ama Lenin nerede?" diye sorunca, rehber sakin ve vakur bir edayla cevap verir: "Lenin Varşova'da".






