Baharın gelişiyle nükseden öksürük krizlerim fena halde tıkadı beni. Dün gece yine krizlerden biriyle boğuştum. Uykuya dalabildiğimde saat gece yarısını çoktan geçmişti. Gözlerimi açtığımda güneş gözlerimi kamaştırıyordu. Derin bir nefes aldım, durdum. Durunca göğsüm sıkışır gibi oldu. Çapaklarımın aralığından saate baktığımda akreple yelkovan dokuz buçuğa yakın duruyordu. Hazırlanıp çıkmalıydım dükkânı açmaya çok geç kalmıştım. Babadan yadigar dükkân, baba yadigarı demek az bile kalır, dedem, dedemin dedesinden, beşinci kuşak oluyorum .Tahin, helva beş kuşaktan bugünlere devam ediyor bizde. Yıllar geçti alışamadım esnaflığa. Sevemedim, sevdiğim işi yapamadım. Babama “olmaz ben işlerin başına geçmek istemiyorum” diyemedim. Müzik eğitimi almamı, bunun okulunu bitirmemi çok istedi. Müzik benim için vazgeçilemez bir aşktı, bunu babam da çok iyi biliyordu. Üniversite üçüncü sınıfta otuz beş kişilik derslikte ilk üçe girmiştik, bu üç kişiyle ayrı ayrı ilgilenirdi hocamız. “Sizler müziği bırakmadığınız sürece notalar sizlere eşlik etmeyi hiç bırakmayacaktır. Sesiniz notaları harekete geçirecektir emin olun. Diyaframı sakın boşlamayın haaa,” diyerek gülerdi bize. Ümitliydi bizden.
Üçüncü sınıfın ikinci yarısında babam kalp krizi geçirdi, ölümden döndü. Doktor, “Sakin, stressiz yaşamaya çalışmalısınız. Bir dahaki krizde bu kadar şanslı olmayabilirsin,” dedi. Babam bu duruma çok üzülse de işlerden elini çekmeye karar verdi. Beni karşısına alıp yıllarca desteklediği müzik sevdama tek bir cümlesiyle kararlı, emin son vermemi istedi. “İşlerin başına geçmen gerekir, zaman bu zamanmış.” Gözlerini bir kez olsun benden kaçırmadan söyledi bunları. O an kışa hazırlanan bir çınar ağacı gibi yapraklarım döküldü. Babam tek cümlesiyle yetinmeyip, “Pahası hayat olan bir dava,” dedi. Olduğum yere mıhlandım. Sığınacak bir saçak altı aradım durdum. Hiçbir şey söyleyemedim babama. Sol anahtarı gibi dükkânın başına geçecektim. Müziği temsil eden notalar bensiz artık. Şimdi daha iyi anlıyorum çocuk yaşta kaybettiğim annemin boşluğunu hissettirmemek için yapmış tüm bu olanları babam. Aniden hatırladığım gerçekler kalbime saplanıyor. Soluğumu baharın polenleri değil, geçmişin hızlıca büyüyen dikenli acıları kesiyor, kalbimi ele geçiriyor. Göğsümde şirip şirip beni saran bu boğum, ağzımda bir çığlığa yükselemiyor. Yükselse çığlıklar, notayla buluşacaklar biliyorum. “Hayır ben müzikle devam edeceğim baba,” diyemiyorum. Belki de içimindeki noktürn parçasını Chopın’e bırakmalıydım. Chopin geçince yüzümdeki tebessümü gözlerime doğru ağan kaz ayaklarımda görebiliyorum. Hedefe atılmış oklar gibi. Dükkânın adı geçtiğinde kaşımın tam ortasında dümensiz bir kayık, üzerinde sert dalgalarla boğuşuyorum.
Havalansın diye açtığım pencereden rüzgârın efil efil uçurduğu tül perde beni dalgınlığımdan çıkardı. Yüzümü buruşturdum. Zamanın ve sözcülerin akıntısına kapılmış akrep ve yelkovanla sürüklenmişim. İlaç saatimin geldiğinin farkına vardım. İlaçlarımı içip çıkıyordum.
Dört sokak arkamızda yenice bir fırın açıldığını, lezzetini mahallenin dilinde dolaşırken duydum. İşlerin yoğunluğundan çok uzun süredir bu mahalle tarafına geçmiyordum. Dilden düşmeyen lezzetli fırına vardığımda yemyeşil alanların yerine koca koca binalar dikilmiş, başları bulutlara ha değdi ha değecek ihtişamda. Cemre düşecek ve kuşlar konacak dal bulamayacaklar, şehrin yeşiline, çiçeğine, ağacına, doğasına yüklenen işgal kuvvetleri var, diye geçirdim içimden. Yakamı yanağıma siper ederek, koşar adım çıktım fırından. Bir ürperti tepeden tırnağa gezindi bedenimde. Öyle yemyeşildi ki buralar şaşırmamak mümkün değil.
Yolun sonunda yokuş aşağıya caddeye doğru sallandığımda saçı sakalı birbirine karışmış ben yaşlarda olduğunu düşündüğüm adamla, tekerlekli sandalyesinde oturan yaşlıca bir kadın karşıma çıktılar. Adamın çenesinden sel gibi birleşen terler dökülüyordu. Güneş alev alev tekerlekli sandalyede oturan yaşlı kadının kucağında tutuşuyor, kadın elindeki yelpazesiyle alevleri dağıtmaya çalışıyordu. Rüzgâr un gibi ince bir tozla karışık, oğlu olduğunu düşündüğüm adamın gözlerine siper alıyordu ki, gözlerini diğer elinin avcuyla ovuşturuyordu durmadan.
Gıcırdayan tekerlekli arabayla ilerlerken “Bak bizi bu hale koydu” dedi teyze, adam da “Onun bununla ne ilgisi” var gibi bir şeyler söyledi. Aralarında geçen konuşmanın bütününü hiç bilmiyordum. Birbirleriyle çatışmalarının nedeni bir kadın mı? yoksa işini gücünü mü kaybetmişti hiç bilmiyordum. Onları arkalarından takip ediyordum. Adamda ilgimi çeken, yorgun omzunda tüfek gibi asılı duran, iki kancasına urganla bağlanmış metalik renkte bir darbukaydı. Darbukasını kendisinin celladı yapmış, urganla kendi infazını verircesine boynuna asmış. Oysa neşeye dönüştüren müzik aletiydi bu. Epey yürümüştük. Dükkâna yaklaşmıştım, onlarla yolculuğum sona erecekti.
Dükkânımın yan tarafındaki büfeden su almak için girip çıktığımda ikisini de gözden kaybettim. Açmak için anahtar deliğine eğildiğimde hemen arkamda gördüm onları. Bakışlarımı onlara doğru çevirdim.
Adam kaldırdı dudaklarını, o an yaşlı teyzeye bir gülüş bıraktı. Kopkoyu bir hava esti hemen yüzünde. Ne çabuk ifadesi değişiyor adamın. Eriyerek intihar eden bir ifade, belki hikâyesini bilsem aşk yüzünden bu hale bürünmüş derim.
Yaşlı kadın sadece çevreye gülümseyen bakışlar bırakıyor, ara ara yanaklarını balon gibi şişirip üflüyordu.
Güneşe gömülü arkeolojik buluntu gibi çöktüler kalabalık olan caddeye. Kırmızı titrek parmaklarıyla paketten çektiği sigarayı ağzına götürdü adam. Güneşten ateş ister gibi bakıştılar. Yaşlı teyzenin yeleğinin cebinden çıkarıp verdiği kibrit ile dünyayı tutuşturacak, ateşe verecek gibi harladı adam. Derin bir duman çekti, sonra hafif hafif salarken güneşi saran, güneşi kendinden kapatan, bulut geçişinde akan bir gözyaşı bıraktı. Elinin tersiyle uzandı, akıntıya karşı kürek çekti. Ayağının dibinde, kürekten düşen damlanın buharında yüzünü ısıttı. Başını sağ sola sallayarak celladını boynundan çıkardı, eliyle tüm bulutları dağıtmak istedi. Yüzü o an tek bir hatta dönüştü. Yaşlı teyzeye baktı, ondan gelen gülümsemeyle celladına ritim verdi. Bulutlar iyice aralanmış, ritmin yoğunluğuyla değişmişti. İstiflediği sigara pamukla buluştu, baş parmağıyla ezdi onu. Kırmızı paketten bir sigara daha yaktı. Çektiği nefesle gemiler karaya oturmuş, karabulutların gölgesinde denize bakar gibiydi. Nefesini boşaltırken güneşte kurutulmuş gülümseme bıraktı.
Verdiği ritimle karabulutlardan hafif hafif çiseleyen bir yağmur olmuş yağıyor, baktığı denizden kıyıya vuran dalgalar gibi şarkının sözleri dökülüyordu. O sırada Ciğeri kendinden geçiren bir sese mıhlanıyorum. Yoldan geçenler şaşkın bakışlar içinde toplaşıyorlar. Sokağa düşmüş şarkı, toplaşanların dilinde ritim buluyor, bir çığlığa dönüşüyor. Güneşte kuruyan ırmak şelaleye dönüşmüş. Gölde buluşmaya hazır. Sesinin son vuruşunda soluğunu düzenleme hareketi o kadar tanıdık ki yıllar önce bize öğretilen bir şekli vardır. Diyafram çıkarken şekle sokma diyorduk biz bu harekete.
O an şarkının bir nakaratında “leyla leyla terk etti beni” sözlerini geçirdi. Sufleye durmuş bir ses çıktı diyaframdan. Ciğeri körükleyen ses çatallaştı. Nakarat tekrar tekrar yankı buldu her “leyla leyla” tekrarında ses detone oluyordu. Kelimeleri bir yayığın içinde sıçrarcasına dudaklarının arasından fırlatıyordu. Yaşlı kadın o an çenesindeki terleri sildi. Güneş alev alev bulaşmış, rüzgâr un gibi ufalıyordu. Ellerini ağır ağır kaldırıp “leyla leyla” dediği anda balyoz gibi yumruğunu indiriyordu başına. Güneşe gömülü yerinden ok gibi fırladı adam.
Çevresindekiler bir an ne olduğunu anlayamadı, celladını destursuz topladı.
Arkamdan bir ses, “Açık mısınız?” dedi. Kapıyı sonuna kadar açtım buyrun dedim.
Vitrinden sallapati bir halde geçiş töreninde ilerler gibi geçiyor, dudaklarında fırlayan gür sesiyle bağırıyordu, “Leyla leyla leyla”.






