Siyah, cilalı ayakkabılarıyla dikkat çeken ayaklarını çaprazlayıp savunma kürsüsüne yaslanmış ve bir eli tiril tiril füme takımının pantolon cebindeyken diğer elinin işaret parmağıyla mahkeme başkanının alnını nişan alarak, “İtiraz ediyorum Sayın Yargıç!” sözlerini söyleyen tabii ki o değildi! Bu eda, çocukken avukatlık hayallerini dolduran etkileyici mahkeme salonu ambiyansının olduğu Amerikan film karesindendi.
Bir yer neye açlık duyuyorsa orada yaşayanlar için en çok o meslek kıymete binermiş. Ercan’ın esmer tenli memleketinde avukat olmanın kıymeti vardı. Bundan dolayı avukatlık mesleğini seçmesinde sinemalardaki duruşma sahnelerinin yanı sıra, çevre telkinleri de etkili olmuştu.
Dersi olduğu günlerde fakültenin otobüs durağına giderken hep yolunu uzatan ama bağrındaki ateşi bir nebze düşüren dar sokaktan yürümeyi severdi. Sokağın köşesinde sırtını eski bir evin soğuk duvarına yaslayıp Serpil’in odasını görebileceği bir açıyı ayarlayarak tül perdeyi kımızı bir mendille aralayacak beyaz bir güvercini anımsatan elleri görmeye hazırlardı kendini. Perdenin ardında varla yok arası bir gölgede sevdiği kadını ararken şu dizeleri söylerdi:
Bir büyük resim çiziyorum gökyüzüne, seyret
Şu bulut ellerin işte, mutlu, serin, beyaz
Ne güç bu rengi bulmak, bu rengi vermek sana
Önce ellerin
Ellerin bir duygudur anlatılmaz.
Serpil’in kırmızı mendil tutuşturduğu zarif ellerini görmeden fakülteye geçtiğinde amfide gözleri görmez, kulakları duymaz, dili tutuk bir ahvalde günü tamamlardı. Bir el görmek onun için Serpil’le uzun uzun sohbet etmek, üşüyen kalbini ısıtmak demekti. Eller şöyle derdi: “Günaydın tek tanem, günün aydın olsun! Seni çok özledim, bütün sabah pencerenin önünde sokaktan geçmeni bekledim, perdelerin ardından görsem de seni, bil ki bahtiyarım.” Bir el, bir mendil bazen tüm imkânsızlıklara, yasaklara rağmen sevebilmenin, sevdiğine ulaşabilmenin işaretler yüklü figürü olur, gelip umudun filizini yüreğin ta orta yerinde yeşertiverir.
Ercan ile aşkları mahallenin diline düşmüştü. Ağabeyleri Serpil’in pencerede görünmesine yasak koyacak kadar dedikodulardan rahatsızlık duyuyor, sevdalarına tahammül edemiyorlardı. “Pencereye çıkamam ama kırmızı mendille perdeyi aralayan el benimdir,” diyerek sözleşmişti Ercan’la. Özlemler büyüttüğü Serpil’in gözlerinden mevsimler bir bir düşerdi, sonbahara kırgın yaprak misali. Yıllar, içindeki hasret yangınını besleyerek geçerdi.
Hayalleri ile gerçekleri arasında koca bir fay hattı vardı. Hayallerinin gücü onun gayret etmesine ve hukuk fakültesine yerleşip mezun olmasına yeterli olmuştu. İlk duruşmaya stajyer olarak katılmıştı. Duruşma salonunun soğuk ciddiyeti, hâkime itiraz etmek bir kenara dursun, müvekkilini savunmaktan geri duracak kadar sert gelmişti ona. Zihnindeki vekillik beklentileri boşa düşmüş ve kazın ayağının pek öyle olmadığını anlamıştı. “Mahkeme duvarı gibi yüzün var” sözünün doğduğu aynı sebeple mesleği ilk kez içini soğutmuştu.
Baro kaydının altıncı yıl dönümüydü. İlk duruşması sabah saatlerindeydi. Mesleğindeki hevesi boşa düşse de, adliye koridorunda dosyalar koltuğunda, cübbesiyle yürürken ayakkabı topuğunun çıkardığı ses kadar duruşuna ciddiyet, kalbine heyecan veren bir ritim yoktu.
Duruşma kapısında, dört yıldır kaçakçılık suçundan yargılanan Selim’in babasının da aralarında olduğu geleneksel kıyafetli sanık yakınları bekleşiyordu. Selim’in babası Orhan’dan, “Avukat Beg, oğlum beraat etsin, dile benden ne dilersen!” sözlerini duyduktan sonra, umutla söylenmiş vaatleri defalarca dinlemenin ezber hareketiyle dönüp salonun kapısında bekleyen kadınlara, “Bakın duydunuz, söz verdi. Oğlunuz berat ederse ne istersem Orhan amca onu verecek,” deyip verilen sözün tescilini oluşturdu Ercan.
Selim’in mahkeme salonundan özgür bir insan olarak çıkması adliye koridorunu bayram yerine çevirmişti. Ercan sevinçlerini bir süre izledikten sonra cübbesini koluna atıp şakayla karışık bir edayla şöyle dedi. “Bak Orhan amca, şahitler huzurunda sözün vardı, dile benden ne dilersen demiştin.”
Selimin babası Orhan amcanın yenilediği, “Hakkındır Avukat Beg, dile benden ne dilersen!” sözü, Ercan’a, Sahi! Ne istemeliyim, sorusunu içinden söylettirdi. Orhan amca Ercan’ın sadece vekillik ücretinden ibaret olan talebini söylemesine fırsat vermeden şah damarı şişene kadar vücudunu kaskatı kesip gövdesini eğip sağ elini hava basar gibi defalarca indirip kaldırarak, “Hatun, Avukat Beg’e bir teneke peynir bas, böyle bas bas, sıkıştır sıkıştır, susuz olsun!” sözüyle Ercan’ın ikramiyesi bir kenara dursun vekalet ücreti tuz buz, bir teneke köy peyniri tesellisi olmuştu.
Baro tarifesini bile müvekkillerden tahsil etmek zengin avukat işiydi artık. Dava masrafları çoğu zaman üzerinde yük kalıyordu. Borçlarıyla her ay cebelleşirken her defasında doğru meslek seçtiğine fakat mesleğinden para kazanabileceği bir şehirde yaşamadığına inanıyordu. Artık mahallenin avukatı olduğu hakikatini benimsemişti.
Üçüncü duruşmadan sonra ofisine uğramadan eve doğru otomobiliyle yol aldı. Radyodan yayılan türkünün sözlerine yüksek sesle eşlik etti:
Parsel parsel eylemişler dünyayı
Bir dikili taştan gayrı nem kaldı
Dost köyünden ayağımı kestiler
Bir akılsız baştan gayrı nem kaldı”
Türkünün sözleri zihninde dehlizler açmış, kendisini öğrencilik yıllarına götürmüştü. Zır zır çalan cep telefonundaki aramayı son çağrıda fark etti. Arayan, gözünden sakındığı annesi Hatice Hanım’dı. Annesinin bir fön misali ruhunu sarmalayan sıcak sesi, ılık nehirler gibi ferahlık vermişti içine. Annesi, Ercan’a banka havale dekontuna eklediği ‘süt parasıdır’ ilavesinin sebebini soruyordu. Ercan, “Anne, süt parası işte! Hani ola ki sütünü helal etmezsin! Helalliğini garantiye alıyorum!” cümlesinin ardından, çocukça bir muziplikten ibaret olan şakasına kahkahasını ekleyerek devam etti.
Eve geçmeden komşusu Nusret’in marketinden alışveriş yapacaktı. Nusret, Ercan’a kapağı hiç açılmadığı halde yarısı dolu olan bira şişesini göstererek, “Ercan kardeş, bu şişeyi hiç açmadım, fabrika yarım doldurmuş. Zaman zaman siparişlerimin içinden böyle şişeler çıkıyor. Dava edersek bir şey çıkar mı?” diye sordu. “Evet ederiz ve davayı da kazanırız,” dedi Ercan. Nusret’in haydan gelen bir parayı avuçlarında hissetmişçesine söylediği, “Ercan kardeşim, bu davayı kazanalım, ekmek, Kuran çarpsın ki sana dört kasa bira vereceğim!” sözünün ardından, Ercan iç çekerek, “Olur Nusret abi, olur!” diyerek evin yolunu tuttu.
Yemekten sonra eşi Serpil üzerine yonca desenleri işlediği, çeyizinden kalma dantel örtüsünün serili olduğu sehpaya tatlı servisi yapıyordu. Ercan, “Ben gelirken tatlı almadım canım, sen mi aldın kadayıfı?” diye sordu. Serpil yüzünü buruşturup üfleyip püfleyerek cevap verdi. “Alt komşu Fatma Hanım, kızının boşanma davasını aldığın için çok teşekkür etti sana. Afiyetle yesin deyip bir kilo fıstıklı kadayıf getirdi.”
Ercan mesleğinin altıncı yıl dönümünde sadece hayallerinin değil cüzdanının da boşa düştüğünü anlamıştı. Çocukluk aşkıyla evlenmesine Serpil’in ailesinin müsaade etmesi cübbenin kalbine ikramiyesi ve dünyanın en büyük hazinesi olduğunu düşünerek hoş bir tebessümle teselli etti kendini.






