Kendini insanlığın dışına atan Sade'ın, uzun ömrü boyunca bağlandığı tek bir meşguliyeti oldu: İnsanları yok etme olasılıklarından hiçbiri dışarda kalmayacak biçimde sıralama yapmak, insanları yok etmek, onların ölümünü ve çektikleri acıları düşünerek zevk almak.
En güzeli de olsa, bunların örnek bir tasvirini yapmak Sade için pek az anlam taşırdı. Yalnız ve yalnız bitmek tükenmek bilmeyen bu sıkıcı sıralamayı yaparak kendi önüne boşluğu, çölü serme erdemini gösterebilirdi; kudurganlığı da bunları istiyordu (ve kitapları, bugün hâlâ okurlarının gözlerinin önüne çöl görüntüleri seriyorlar).
Sade'ın eserlerindeki canavarlık bunaltıcıdır; anlamı yaratan da bu sıkıntıdır. Hristiyan Klossowski'nin belirttiği gibi," bitmek bilmeyen romanları, bizi eğlendiren kitaplardan çok, sofuların kitaplarına benzer. Kitaplara düzen veren "mükemmel yöntem", "ruhunu tanrısal gize sunan ... din adamının" başvurduğu yöntemin aynıdır. Onları tıpkı yazıldıkları gibi, tanrıbilirnin gizinden daha derin ve daha kutsal bir gizi arayıp bulma kaygısıyla okumak gerekir. Edebiyat kültürü bakımından kararsız, şakacı, 4 çekici ya da öfkeli, tutkun ya da neşeli olan, şefkat hatta belki de pişmanlık duyabilen bu adam, kitaplarında hep aynı alıştımıayla sınırlar kendini; kitaplarından, bizi sınırlayan kaygılardan, sonsuza dek kendisine eşit kalacak acılı bir gerilime yayılır. Bir çırpıda, ulaşılmaz yüksekliklere ulaşır ama yolumuzu şaşırırız. Tereddüt eden, kendini sınırlayan hiçbir şey varlığını sürdüremez. Arzunun bütün nesneleri, yatışmak ve son bulmak bilmeyen bir girdabın hareketiyle azaba ve ölüme kapılırlar. Hayal edilebilecek tek son, celladın bir işkencenin kurbanı olmayı istemesidir. Daha önce sözü edilen vasiyette de olduğu gibi bu doruğa çıkmak, bir mezarının bile olmamasını, isminin bile "insanların hafızasından silinmesi"ni arzulamayı gerektirir.
Bizler bu şiddeti, anlaşılması zor bir hakikatin belirtisi olarak algıladığımıza göre, hatta bu şiddet, anlamını kavrayanlarda bir saplantı haline geldiğine göre -gizden söz edecek kadar derin bir saplantı-, onu Sade'ın verdiği imgeyle ilişkilendirmek daha doğru olacaktır.

Sodom'un 120 Günü'nün başında şöyle der: "Dost okur, yüreğini ve zihnini tarihin en rezil hikayesine açma zamanı geldi; böylesi bir kitabı ne eskiler yazabildi ne de yeniler. Hiç tanımadığın halde durmaksızın sözünü ettiğin ve adını doğa koyduğun bu hayvanın sana verdiği her tür düzgün ya da münasip sayılmış zevk, kesinlikle bu derlemenin dışında tutulmuştur; kazara böyle bir şeye rastlasan bile, mutlaka bir suçun ona eşlik ettiğini ya da onun alçaklıklarla zengirıleştirilmiş olduğunu bilmelisin."
Sade'daki sapkınlık o denli kuvvetlidir ki, kendi kahramanlarını vicdansızlığın da ötesinde alçaklığa sürükler. işte en mükemmel kahramanlarından birinirı tasviri:
"Yaratılıştan hatalıydı; katı, zorba, barbar, bencil, kendi zevkleri için cömert, yararlı bir iş yapması gerektiğirıde cimri, yalancı, obur, ayyaş, ödlek, oğlancı, ensest düşkünü, cani, kundakçı, hırsız ... " Bu adam, Sodom'un 120 Günü'nün dört celladından biri olan Blangis düküdür. "Bir çocuğun biraz kararlı davranması bu ızbandutu ürkütebiliyordu; o zaman, düşmanından kurtulmak içirı başvurduğu kurnazlıkları ve alçaklıkları gösteremiyor, utangaç ve korkak bir adam halirıe geliveriyordu..."
Dört alçak içinde en berbat olanı Blangis değildir.
"Başkan de Curval, bağlı olduğu topluluğun en yaşlısıydı. Altmış yaşlarındaydı ama hayatını sefahat içinde sürdürdüğü için çok yıpranmıştı; bir iskeletten farksızdı. Uzun boylu, cılız, kupkuru bir adamdı; çukuruna kaçmış donuk gözleri, morarmış pis dudakları, kalkık bir çenesi ve uzun bir bumu vardı. Yamyassı sırtı bir satyrosunki gibi kıllarla kaplıydı; yumuşak ve sarkık kıçı, iki kirli bez parçası gibi oyluklarının üstüne akıyordu sanki ..., Curval, erdemsizliğin ve hovardalığın batağına öyle bir saplanmıştı ki, başka bir şeyden söz etmek neredeyse imkansızdı onun için. Üstelik yalnızca kalbinden değil ağzından da daima en pis sözler dökülüyordu; aynı meslektaşları gibi, dinin onda uyandırdığı tiksintiyle sıraladığı en ağır küfürleri büyük bir coşkuyla bu lafların arasına yerleştiriyordu. Birkaç yıldan beri onu mutlu eden daimi sarhoşluk da bu zihin karışıklığına eklenince üstüne bir budalalık ve sersemlik hali sinmeye başlamıştı; o, böyle görünmekten büyük bir zevk aldığını söylüyordu."
"Her yanıyla pis olan" ve zaten "çok pis kokan" başkan de Curval "aptalın tekiydi"; de Blangis Dükü ise, tam tersine, görkemin ve şiddetin cisimleşmiş haliydi: "Hele arzuları azdığında, aman Tanrım! ne hale geliyordu! Şehvetin sarhoşluğuna kapıldığında insanlıktan çıkıyor, kızgın bir kaplana dönüyordu; o an, onun tutkularına karşılık verenin vay haline! Korkunç çığlıklar, ağıza alınmayacak küfürler savruluyordu geniş bağrından; gözleri alev alev yanıyor, ağzından köpükler saçılıyor, kişniyordu; sanki şehvet tanrısının ta kendisiydi."
Sade'ın zalimliği bu kadar ölçüsüz değildi. Başı sık sık polisle derde giriyordu; polis ondan kuşkulanıyor ancak suçlayabilmek için kanıt bulamıyordu bir türlü. Rose Keller adında genç bir dilenci kızı çakı darbeleriyle delik deşik ettiğini, sonra da yaralarına sıcak balmumu döktüğünü biliyoruz. Anlaşıldığı kadarıyla, Provence 'ta bulunan Lacoste Şatosu düzenli sefahat alemlerinin yapıldığı bir yerdi ancak, gözlerden uzak kayalıkların arasında bir yerde olduğu söylenen hayali Silling Şatosu'nda bundan çok daha fnın yapıldığı kesin. Belki de kimi kez, lanetlediği bir tutkuyla, başkasının acısını seyrederek kendinden geçiyordu. Resmi tanıklığı sırasında Rose Keller, Sade'ın zevkten kendini kaybedip ürkütücü çığlıklar attığını belirtiyordu. En azından bu yanıyla da Blangis ' ye benzediği besbelli. Bu tür zincirlerinden boşanma halleri için yalnızca zevkten söz etmenin ne kadar doğru olduğunu bilmiyorum. Fazlası, kavramın yalın anlamını bir miktar aşıyor. Vahşilerin, göğüslerine sapladıkları bir çengeli ipe bağladıkları ve bu şekilde kendilerini bir direğe asarak dönüp durmaktan zevk aldıkları söylenir. Marsilya'da alınan tanık ifadelerinden, Marki'nin kendisini ucunda iğneler bulunan kırbaçlarla dövdürdüğünü ve vücudunun kan içinde kaldığını öğreniyoruz. Şunu da söylemeliyiz: Sade'ın hayallerinin pek çoğu en dayanıklı hint fakirini bile ürkütecek düzeydeydi. Silling musibetlerinin hayatına imrendiğini öne süren insan, tafra satmaktan başka bir şey yapmış olmaz. Benoit Labre'ın: bu insanların yanında zarif kaldığını söylemeliyiz: Oysa iğrenme duygusunu onunkadar aşmış başka bir çileci yoktur.






