Olay öyküsü dendiğinde akla gelen ilk isimlerden biridir Guy de Maupassant. İsmiyle özdeşleşmiş bu ‘tür’ dışında tema zenginliği de yazarın dikkat çeken bir diğer özelliği kanımca.
Bu farklı temalardan biri de onun doğduğu toprakları çevreleyen Normandiya. Yazarın memleketi olan bu topraklar ile ilgili yazdığı öykülerden bir seçki geçtiğimiz aylarda Normandiya Öyküleri başlığıyla Mehmet Yalçın’ın çevirisiyle karşımıza çıktı. İkaros yayınları aracılığıyla sunulan bu eser; aynı adı taşıyan kitabından yirmi altı öyküye ev sahipliği yapıyor. Yalçın; buna ek olarak Fransız edebiyat bilimci Julien Greimas’ın çokça atıf yaptığı ‘İki Ahbap’ isimli tema dışı bir öyküsünü de çevirerek kitabın sonunda yer vermiş.
Maupassant’ın keskin gözlem gücü ve aidiyet kavrayışı birleştiğinde bir kır insanı profiline dair pek çok somut bilgi elde edebiliyoruz. Ancak bu öykülerde salt bu veriler dışında o dönem milliyetçilik anlayışının yansımalarını, Prusya Savaşı ve yakın zaman aralığında Paris dışında başka Fransa’yı, bu insanların iyi kötü tepkilerine bakarak tanıklık ediyoruz. Örneğin bir başkaldırı ve yurtseverlik kavramını yazarın bize bir hayat kadını perspektifinden aktardığı ‘Yağ Tulumu’ ve benzeri öyküler sığ bir Fransız mizahının ötesinde toplumun iki yüzlüğünü, fesatlığını sergileyerek bizleri sorgulamaya itiyor.
Maupassant; sıradan insanların, alt tabakanın yeknesak yaşamlarına kapı aralarken bir yandan da kırsaldaki dengelerin nasıl işlediğine dair önemli bilgiler paylaşıyor bu öykülerde. Bir Çiftlik Hizmetçinin Öyküsü; kırsaldaki eşitlik anlayışının, çiftlik sahibi, çalışan ilişkisinin bizim bildiğimiz, alışılagelen katı bir ölçekte ilerlemediğini gösteriyor veya Kırsalda Yargılama’da bugün garip karşılayacağımız bir ahlak – hukuk normunu görebiliyoruz. Veya Amansız Baba’da ‘köylük yerlerde bir kızın erdemli olup olmaması pek önemsenmez’ satırlarını okuduğumuzda farklı bir coğrafyanın farklı dinamikleri içinde bunun için yaşamların yok olduğunu anımsayıp sorgulamalara girişiyoruz.
Verimli arazilerin, birkaç cazibe merkezi kentin yer aldığı bu kuzey topraklarında o dönemin şartlarında yine de insana has bazı karanlık yönlerin belirdiği öyküler de yer alıyor kitapta. Kör Adam; engelli bireylere yapılan haksızlıkların acıklı bir sunumu niteliğinde. Uçurum’da bir din adamının içindeki karanlığa yenilişini görüyoruz. Salt kötülüğün sebep olduğu bir felakete dair izlenimler elde ederek… Maupassant’ın bağnazlık eleştirisinin bir diğer parçası bu sefer mizahi bir üslupla Bir Normandiyalı adlı öyküde karşımıza çıkıyor. İnancın kötüye kullanımı bugün de baş ağrıtan bir problem olduğu için bir asır önce yazılmış satırlar gibi gelmiyor bizlere.
Özetle neşesi, hüznü ve bol bol içilen elma şarabıyla kimi zaman çok farklı gelen kimi zamanda yakınlaştığımız falezlerin kuşattığı bu insanları karşımızda ete kemiğe bürüyen hikayeler okuyoruz.






