Geçim için hayvan beslemek, yol arkadaşı olsun diye evcil hayvan beslemeye benzemez.
Pınar Yılmaz: Hikâye anlatıcılığı, günümüze kadar ulaşabilmiş, Anadolu’nun bu eski ama bir o kadar da değerli geleneği işlemenizdeki ana nedenini merak ediyorum.
Mehmet Ali Öksüz : Turna Teleği’nde olaylar evrensel bir mekânda geçiyor. Kitabın coğrafyası, yeryüzünde belli başlı konumları çağrıştırıyor olabilir ancak bu coğrafyanın fiziksel gerçeklikte bir karşılığı yok. Dolayısıyla uzamla birlikte kurguya ait diğer unsurlar da herhangi bir coğrafyayı, toplumu, kültürü temsil etmiyor. İnşu Ana’nın masalları, gelenek yahut Anadolu’ya özgü değer olduğu ve yaşatılması gerektiği gibi bir düşünceyle kitapta yer almıyor. Büyülü bir atmosfer yaratmak, masalsılığı masalsı anlatımla güçlendirmek, metin içinde metin tekniği ile okuma eylemini diri tutmak ve elbette kahramanın içsel çatışmalarını okuyucu gözünde somutlaştırmak için kitapta yer alıyor.
PY: Romanda hikâye anlatıcısı görevini köyün bilgesi İnşu Ana üstleniyor. Anlatılan hikâyelerin hemen hemen hepsi de miti olan, ders verici niteliğe sahip hikâyeler. Bu hikâyeleri seçerken nelere dikkat ettiniz/nelerden ilham aldınız?
MAÖ: Bir anlatıya hikâye değeri kazandıran unsurların başında çatışma gelir. Çocuk okuyucu ya da dinleyici söz konusu olduğunda abartılmış ögeler, beklenmedik olaylar, şaşırtıcı gelişmeler hikâyeyi daha cezbedici kılar. Turna Teleği, İnşu Ana’nın bir hikâyesiyle başlıyor. İnşu Ana, köyü kuşatan dağlar üzerine bir hikâye anlatıyor. Bu hikâye aslında yeryüzü şekillerinin nasıl oluştuğuna ilişkin. Efsaneler çağında olduğu gibi İnşu Ana da evrene ilişkin bilinmezlikleri büyülü bir dünya görüşü ile anlamlandırmaya çalışıyor. Romanda, okuyucuyu temsil eden çocuklara anlatılan bu masallar ister istemez içinde yaşanılan evrene büyülü bir bakış açısıyla bakmamıza neden oluyor. Dağların tektonik hareketler sonucu oluştuğu bilgisinden ve dolaysıyla rasyonel dünyadan uzaklaşıp insanlar gibi yürüyebildikleri çağların varlığını düşünmek hoşumuza gidiyor. İnşu Ana, hikâyelerinde bunu sıklıkla yapıyor. Reel ve irreel dünyalar arasında köprüler kuruyor. Çocukların soğan bağlarken dinledikleri masalda, soğanın aslında büyülü bir geçmişi olması gibi... İnşu Ana marifetiyle okuyucuya anlatılan bu masallarda dikkat ettiğim nokta bu oldu diyebilirim: Fantezi ve gerçeği harmanlamak….
PY: Ati ve turnası, Ati ve İnşu Ana, son olarak da Ati ve ailesi… Romandaki bu üç ilişki biçimini Ati’nin büyüme yolculuğundaki “misafirler/yol arkadaşları” olduğu görüşündeyim. İç içe geçmiş bu ilişki biçimleri üzerine siz nasıl yorumluyorsunuz?
MAÖ: Kitaptaki problem durumu ebeveyn ayrılığı. Günümüz modern dünyasında bu kararı alan ebeveynler bilinçliyse, çocuğun süreçten etkilenmemesi için çaba sarf ediyor. Romanın evreninde her şey geleneksel yapıda ilerliyor. Üstelik klasik masallarda olduğu gibi devreye bir de üvey anne giriyor. Öz anne ve babanın birbirine olan öfkesi sanki bir inatlaşmaya da dönüşüyor. Doğal olarak Ati bu durumdan psikolojik olarak etkileniyor. Anlatı Ati’nin iç dünyasına ayna tuttuğunda, neler hissettiğini anlayabiliyoruz ama roman kahramanlarının dışarıdan gözlemiyle çocuğun adeta dilsizleştiğini fark ediyoruz. İnşu Ana’nın masalları Ati için bir kaçış bir uzaklaşma alanı. Belki de bu masallar sayesinde Ati, doğaya ve doğaya ait unsurlara anlam yükleme eğiliminde. Yıllar yılı süren bekleyiş onu umutsuzluğa sürüklediği an karşısına çıkan turna, ona yeniden ayağa kalkma gücü veriyor. Düş ve gerçek arasında köprüler kurarak turnayı farklı bir gözle görmeye başlıyor. Çocuklar sorun yaşadıklarında tutunacak dal arar. O dal sağlam da olabilir çürük de. Ati’nin tutunduğu dalın sağlam olup olmadığı kararı okuyucuda.
PY: Ati, gözlerinin ardında umut saklayan, umudunun altında acıyı gizleyen, tıpkı turnası gibi yaralı bir çocuk. Tüm yaşadıklarına rağmen/başına gelenlere rağmen asla umudu elden bırakmıyor. Bu denli yoğun ve incelikli duyguları birbiriyle harmanlarken dikkat ettiğiniz noktalar nelerdi?
MAÖ: Bir şairimiz bizi “Biz hüzünlü bir toplumuz. Hüznü ve hüzünlenmeyi seviyoruz,” şeklinde tanımlıyor. Turna Teleği’nin başlangıcı olan “Dağların yeryüzünde yürüdüğü çağlar vardı…” cümlesini yazdığım ilk andan itibaren bunun hüzünlü bir öykü olacağını biliyordum. Ancak, çocuk kitaplarında sıkça rastlanan abartılı duygusallık hatasına düşmekten de endişeliydim. Bir metinde hüzün ifadelerine çokça yer verebilirsiniz ama bu yazdıklarınızın yüreklere dokunacağı anlamına gelmez. Bu noktada kendi iç sesimi dinledim. Umudu, umutsuzluğu, sevinci, kederi yazarken yüreğimde hissettiğime emin oldum. Duyguların samimi ve sahici olmasına dikkat ettim.
PY: Turnalar hemen hemen her gelenekte haber getiren, ölümsüzlüğü ve bereketi simgeleyen zarif kuşlar. Romanda da bu simgelerin en güzel örneklerini sayfa sayfa okuyoruz. Ati, bir bebek gibi baktığı turnasına ne denli bağlandıysa turnası da Ati’ye bir o kadar bağlanıyor. İnsanlar ve hayvanlar arasındaki böylesine içten bir hissi bir kuş üzerinden kaleme alma fikri nasıl ortaya çıktı?
Dünya çocuk edebiyatında neler olup bittiğini yakından takip ediyorum.
MAÖ: Anlatacaklarımı önce şablon olarak belirleyip sonra şablona uygun figürler seçmedim. Aksine önce figürümle, turnayla, karşılaştım sonra onun hissettirdiklerini kaleme döktüm. Kuşlar üzerine izlediğim bir belgesel kitabın esin kaynağıdır.
Ben, geçimini hayvancılıkla sağlayan bir kasabada büyüdüğüm için pek çok hayvanla içli dışlı oldum. Geçim için hayvan beslemek, yol arkadaşı olsun diye evcil hayvan beslemeye benzemez. Pek çok hayvanla aynı anda uğraşmak zorunda kalan bu insanlar isteseler de hayvanlara nazik davranmayabilirler. Haddinden fazla yükü olan katırlar, ipinin kestiği yarasına sinek konan inekler, kısacık bağlanmış koyunlar beni hep üzerdi. Onların insanlara efendi oldukları ikinci bir hayat düşlerdim.
Hayvanların bizim merhametimize ihtiyacı var, hele bir de empati sahibi olursak yaşam onlar için de güzelleşir. Ati’nin yaralı turnaya yardım etmesine neden olan şey önce merhamet, sonra empati duygusu…
PY: Turna Teleği yayımlanan ilk romanınız. Yazarlığa adım attığınız bu süreç nasıl başladı, nasıl ilerliyor?
MAÖ: Yazarlığa adım atmanın resmi bir tarihi var mıdır, bilemiyorum. Yazmak her zaman hoşuma giden bir eylem oldu. Yazmaya hevesli tüm insanlar gibi uzun yıllar bir kitabımın olmasını düşleyip durdum. Ama nedense hiçbir zaman bir dosyayı nihayete erdirecek gücü kendimde bulamadım. Turna Teleği, roman türünde tamamlayıp yayın evine yolladığım ilk dosya oldu. Yarım yamalak bıraktığım geçmiş yıllara ait dosyaları belki yeniden ele alabilirim ama şimdilik böyle bir niyetim yok. Yeni özgün bir şeyler yazmak beni mutlu eder. Dünya çocuk edebiyatında neler olup bittiğini yakından takip ediyorum. Türk çocuk edebiyatında eksikliğini hissettiğimiz kimi tür, tema ve edebi modlar var. Ne zaman gerçekleşir bilemiyorum ama büyülü gerçekçi bir çocuk kitabı yazmak istiyorum.


.jpg)



