Mete Karagöl’ün ilk öykü kitabı Muallim Sabri & Tanyeri’nden Öyküler, geçtiğimiz günlerde Klaros Yayınları imzasıyla kitapçılardaki yerini aldı. Daha önceden birçok edebiyat dergisinde öykülerine rastladığımız yazar, birkaç arkadaşıyla birlikte çevrimiçi olarak yazın hayatına devam eden Mahal Edebiyat’ın da editörlüğünü üstleniyor. 1996 yılında İstanbul’da dünyaya gelen yazar, genç yaşına rağmen hayatını edebiyatla örgülediğini ilk kitabıyla bize belli ediyor.
Hatice Akalın: Öykü yazmaya sizi iten temel duygu nedir, edebiyattaki diğer türleri değil de neden öyküyü tercih ediyorsunuz?
Mete Karagöl: Öncelikle öykünün yanı sıra deneme yazdığımı ve roman projelerimin olduğunu da belirtmek isterim. Yani sadece öyküyle sınırlı kalmıyorum. Ancak ileride bir gün yazar kimliğim öne çıkarılmak istenirse daha çok öykücülüğümle anılmak isterim. Bunun sebebi ise, öykünün ya da diğer adıyla hikâyenin Türk edebiyatında en az şiir kadar, belki de şiirden bile daha fazla geçmişe sahip olmasıdır. Çünkü aslında sözlü gelenekte saydığımız destan gibi türler birer hikâyedir. Dede Korkut Hikâyeleri yine buna örnektir. Yani tarihsel süreç içinde kalırsak, bizim geleneğimizde bir olayı veya bir durumu anlatmak mühimdir. Bunun da en etkili yollarından biri hikâyedir. Bir olay karşısında insanın ani değişimi, bu değişimler sonucunda gelinen nokta öyküde daha iyi aktarılıyor. Bu yüzden öyküyü bir adım önde tutuyorum.
HA: Çeşitli dergilerde öyküleriniz yayımlandı. Dergiciliğin edebiyatımız için önemi nedir, bu konudaki fikirlerinizi bizimle paylaşır mısınız?
MK: Yaklaşık beş yıldır, küçük topluluklara hitap etse de yayıncılık yapıyorum. Bu geçen sürede kendi yönettiğim veya takip ettiğim dergilerde gördüğüm pek çok yazarın kitabı yayımlandı, pek çoğu ikinci, üçüncü ve daha fazla baskısını gördü, geniş kitlelere yayıldı. Bence özellikle öykü veya şiir türlerinde yazan yazar adayının güçlü bir dayanağı yoksa, adını duyurmasında dergilerin çok fazla önemi var. Bu zamana kadar takip ettiğim bir dergide öyküsünü okuyup beğendiğim birçok ismin kitabını veya kitaplarını temin edip okumuşumdur.
HA: Öykülerinizin merkezinde taşra var. Peki taşra sizin için ne ifade ediyor, bu kavramın sizde uyandırdığı hisleri bizim için biraz açar mısınız?
MK: İstanbul’da doğdum, üniversite eğitimini de orada aldım; ancak memlekette (Konya/Ereğli) bulunduğum dönemlerde veya şu an görev yaptığım kasaba niteliğindeki Konya’nın Altınekin ilçesinde insanlarda gördüğüm umutsuzluk, sıkışmışlık beni çok etkilemiştir. Pek tabii, birçok kimsenin gördüğü tablo benim de karşıma çıktı. Bu bakımdan bu insanların dünyalarına dahil olmayı seviyorum. Onların yerine kendimi koyup ne düşündüklerini görmek, deneyimlemek istiyorum. Dediğim gibi kasaba niteliği olan bir yerde çalışıyorum. Yaklaşık iki senedir kendi yaşadığım sıkıntıları da naçiz bir tecrübe olarak öykülerimde kullandım.
HA: Kitabınızda yer alan kişilerin uyumsuz tipler olduğunu söyleyebiliriz. Birer anti- kahraman diyebileceğimiz bu tipleri bilinçli olarak mı seçiyorsunuz? Tip yaratmada sizi besleyen unsurlar nelerdir?
MK: Kendine benzeyeni veya toplum nezdinde saygınlık kazanmış tipleri yazmak her zaman kolaydır. Zor olanı bunun tersini yapmak. Her zaman ana karakter olmasa da antikahraman diyebileceğimiz tiplere yer veriyorum. Çünkü yazın bizatihi yaşamın yansımasıdır. Anti diyebileceğimiz karakterdeki insanlar her yerde, hepimizin hayatında. Bu kimi zaman bir arkadaşımız, kimi zaman ailemizin bir üyesi, kimi zaman bir müşterimiz, kimi zaman bir mesai arkadaşımız olabilir. Dolayısıyla yarattığımız dünyada bu türden tipler olmazsa bende bir şeylerin eksik kalacağı, gerçekçi olmayacağı kanısı oluşuyor. Bu yüzden bu tiplere bir şekilde yer veriyorum. Taşra insanının gözünden baktığım gibi bu insanların gözünden bakmayı da gerçekten istiyorum bazen. Çünkü merak…
Öykülerimde karakter oluşturmakta aslında pek zorlanmıyorum. İyi bir gözlemci olduğumu düşünüyorum. Biraz da kitap okumuş olmanın getirisi ile karakteri pek çabuk oluşturabiliyorum.
HA: ‘Geç Saatte Gelen Mesaj’ ve ‘Muallim Sabri’ isimli öykülerinizde yavaş yavaş artan, okuyucuda merak uyandıran bir gerilim var. Yazdıklarınızda gerilim duygusunu önemsiyor musunuz? Bu duygunun varlığı öyküye ne kazandırır, açıklar mısınız?
MK: Öyküde olay ve durum ayrımına pek sıcak bakmıyorum. Çelişiyor diyebilirsiniz, ama olayın bir miktar daha fazla olması gerektiğini savunuyorum. Bu sadece olayı anlatalım geçelim değil… Bunun adı başka bir şey olur. Elbette olaylar karşısında insanın ne yaptığı, ne düşündüğü, etrafın yorumu önemlidir. Gerilim de bu olay ve durumun bir parçası aslında. Polisiye türünde de öykü yazdığım için gerilime büyük bir önem veriyorum. Ve gerilimin öyküyü ciddi anlamda harekete geçirdiğini düşünüyorum.
HA: Kitabınızla bizleri adeta Tanyeri’ne buyur ediyorsunuz. Kitabı okuyacak olanlar için önerileriniz nelerdir, yarattığınız o kasabada okuyucuyu neler bekliyor?
MK: Tanyeri aslında hepimizin hayalini kurduğu o küçük kasabadır. Deniz kenarında, küçük, nüfusu az olan… Bu hayal çok romantiktir gerçekten. Büyük şehirlerin rahatlığına alışmış insanlar bu tarz küçük yerlerde yapamaz. Öncelikle doğalgaz yok, telefon her yerde çekmez, internet yok, çevrimiçi alışveriş yaparsınız haftanın belirli gününde gelir, çıkıp bir hava alayım dersiniz oturacak yer bulamazsınız, insan sohbetine ihtiyaç duyarsınız konuşacak insan bulamayabilirsiniz… Tanyeri böyle bir yer. Bu gerçekçi tabloda olayları gençlerin gözünden değerlendirdim. Orada yaşayan gençlerin gözünden. Okuyucuyu bu bekliyor.
HA: Birçok öyküde geri planda evlilik kurumu, bürokrasi, plansız yapılaşma gibi konulara değiniyorsunuz. Sizce edebiyatta ‘’mesaj’’ın yeri nedir, öykülerinizi oluştururken didaktizmin tuzağına düşmekten hiç korktunuz mu?
MK: Her şeyden önce edebiyat bir iletişim aracıdır. Bu yüzden mesaj kesinlikle önemlidir. Tabii bunu okuyucuya, “Sevgili okuyucu, hazırlan, sana mesaj veriyorum,” kıvamında değil, metnin içine yedirerek, satırların arasında yapmak gerekir. Böyle düşündüğüm ve uyguladığım için de hiç korkmadım.
HA: Çoğu öykünüzde pencere ve deniz imgesini kullanmışsınız. Bu imgeler size neyi ifade ediyor, öykü karakterlerinizden de hareketle bunu açıklar mısınız?
MK: Özellikle ikinci bölümde yer alan öykülerde deniz ve pencere imgesini epey kullandım gerçekten. 'Sizden Gelenler' öyküsünde, köy okulu öğretmeninin hislerini paylaşırken aslında kendi hislerimi aktardım. Görev yaptığım yer pek küçük bir yer. Benim de burada bir pencerem var. Denizi de çok seven bir insanım. Böyle olunca evime kapanıp kaldığım zaman bu pencerenin karşısına geçip uzayıp giden bozkırda hayal sektiririm. Bunu bu şekilde yaşayan biri olarak yazmayı da uygun buldum.
.jpg&w=3840&q=75)





