Mevsimi Geçti
27 Aralık 2018 Öykü

Mevsimi Geçti


Twitter'da Paylaş
0

Eve girer girmez balkona, saksıların başına koşuyorum. Puşt oğlanları yokluyorum ilkin. Pembeli beyazlı. Şavkırmışlar. Havaya bakılırsa saltanatlarının son günleri. Dönüp biberlerimi kontrol ediyorum. Beş filiz var. Üç ay önce birkaç günlüğüne halamın cenazesine geldiğimde serptiğim karışık tohumlardan beşi tutmuş. İnşallah arnavutlar değildir. Sevmiyorum arnavutbiberinin tadını. Eğer iri, Samandağ biberiyse tadından yenmez. Etli, sulu, şekerli. Acısı da acı ha. Lavantayı arka balkona taşımış annem. O haliyle. “Bekleyemedin mi,” deyip kızıyorum biraz. Parmaklarının titremesi artmış, dizi de ilerlemiş. Artık koltuktan kalkarken de ellerinden destek almak zorunda. Öğrettiğim hareketleri yapmıyor musun, diyecek oluyorum, elinin, dizinin noksanlığı ayan beyan ortada sanmasın, çolak, kötürüm zannetmesin kendini, susuyorum. Havlama sesiyle değiştiriyorum konuyu. 

“Çarli mi o?” 

“Evet, aşağıda hâlâ.” 

Eğilip baksam görebilir miyim ki. İlgili oluşum hoşuna gidiyor. Açtığım kapıdan sohbeti derinleştirmeye çabalıyor.

“Her gün kalan yemekleri çıkarıyorum. Bak, şurada kap var ya, onun içine koyuyorum. Bir güzel yiyoruz böyle karşılıklı,” diye anlatıyor.

“Ne güzel,” diyorum, gülümsüyorum. Sarılıp öpüyorum. Burukça göz süzüyor.

Belli ki içeri girer girmez çiçeklere koşuşuma içerlemiş. Ben öpene kadar da laf etmemek için kendini tutmuş. Ama aramızda konuşulmadık, kırgın, karanlık yeni bir nokta daha kalmasın diye hissettirmeden rahat edemiyor.

“E hoş geldin o zaman.”

Söz ağzından çıktığı an vurgusundan pişman. Birlikteyken sürekli incinecek mi diye düşünmeyeyim, tetikte, rahatsız durmayayım diye yetiştiriyor arkasına.

“Çok mu severmiş çiçeklerini.” 

Hayatımda ikinci, üçüncü hatta ben kaçıncı dersem o sırada gelmeyi kabul edecek bir teslimiyetle. Burada, bu evde, yanında kalayım da, varsın puşt oğlanlardan, biberlerden, lavantalardan sonra gelsin yeri. Razı. 

Böylesine el pençe divan oluşu yüreğimi yakıyor. Fark ettiğimi gösterip daha da mahcup etmek istemiyorum. 

“Kahve yapayım mı, içer miyiz,” diyor. 

“İçeriz,” diyorum elini öpüp gülümserken. 

Küçük ayaklarında topuğu zemine sürtünen terliklerle mutfağa ilerlerken ablamın eski evinden getirdiği fincan takımının nasıl kırıldığını anlatıyor. Öyle ahım şahım bir fincan takımı değil. Tek marifeti Tarsusi ölçüsündeki kahveyi alabiliyor olması. Ablamın beceriksizliğini dünyanın en muzip hikâyesini anlatır gibi anlatıyor. Hakaretler bile sevecen. Hikâyenin sonunda hâlâ iyi durumda, sağlıklı olduğu mesajı gizli. Kahve kavanozunu getirip bana açtırırken yapıyor girizgâhı.

“Ay Mert, bu adi çok cazgır.”

Ablam annemin kırdığı fincandan sonra şakayla karışık kızmış anneme. 

“E elim titriyor, görüyorsun köpek. Ben senin gibi genç miyim. Hem kırılsın, ne var yani. Sanki benim emekli maaşımla almadık bu takımı. Neyse, iki gün geçti, ablan, Kahve yapayım içelim, dedi. E hadi yap, dedim. Mutfaktan şangır şungur sesler. Hah elime düştün mü şimdi, diye başladım kahkahaya.”

Anlatırken ellerini çırparak aynı kahkahayı atıyor. Yüzünde asılı kalan gülümsemeye sol gözündeki ve dudaklarının sol yarısındaki yüz felci kalıntıları eşlik ediyor. Çocukça konuşarak fincanı sürpriz yaparcasına sürüyor önüme. 

“Buna ne dokundum ne ablana dokundurdum.” Takımın sağlam kalan sarı lacivert desenli son fincanı. Bana özel hissettirmek için en eski yoldan gidiyor. Eşyanın rengi taktiği. Sarı lacivertin üzerimdeki etkisi. İnsan yaşlanınca ya da hastalanınca ilk ezberine, en kolayına, en az riskli hafıza alanına bırakıyor işte zihninin idaresini. Aynı çocuk taklidiyle olmasa da çok sevinmiş gibi yapıyorum. Annem memnuniyetimi görünce gerçekten de çocuklaşıyor. 

Kahveleri içtikten sonra, “Kapat,” diyor, “falına bakayım.” 

“Yorgunum,” diyorum, “uyusam?” 

Biraz daha konuşalım, paylaşalım, zamanın küfü pası kalksın istiyor üzerimizden. Ama isteğinin peşinden gitmeyi hak görmüyor kendine.

“Peki.” Tazelenen bir heyecanla, “Yatağın hazır. Gir, duş al, temiz temiz yat. Çarşafların da mis gibi, tertemiz, yeni serdim.” 

Kalkıyorum. Fincanla. 

“Bırak oğlum, ben yıkarım,” diyor. Ben yine de çeşmede kabasını alıp makineye yerleştiriyorum. Makineye eğilirken gözucuyla anneme bakıyorum. Balkondaki sandalyesinde dikelmiş beni izliyor. Kapağı kapatırken yaslanıyor o da. Ev sahibi tavrım yüreğine su serpiyor. Yıllar öncesinden kalma turuncu bornozum asılı duruyor kapının arkasında. 

“Sen gir, çamaşırını çıkarırım yatağın üstüne,” diye bağırıyor balkondan. 

Ateş gibi suyla, defne sabunuyla çocukluğumun banyosunu yapıyorum. Ellerim buruş buruş olana, sıcak suyun altında başka boyuta geçiyormuşum gibi hissedene kadar kalıyorum. Çıkınca külçe gibi yorganı kaldırıp giriyorum yatağa. Yarım, fason bir uykuya dalıp çıkıyorum. Üst üste, birbirinin karbon kopyası rüyalar. Her defasında uyandığımı sanıyorum. Yok. Bilmem kaç kere tekrarlanıyor bu böyle. Nihayet gerçekten uyandığımda daha da yorgunum. Yatağa gireli iki saat olmuş olmamış. Uzandığım yerden kalın kadife perdeleri, camekânlı ahşap eşarp sandığını, dikiş makinesini, duvarda özel çantasıyla asılı duran Kuran’ı izliyorum. Eşyanın özündeki mükemmellik, düzen. En ufak aşırılık yok. Şöyle bir dönüyorum. Daha fazla zorlamayacağım, biliyorum bu hissi. Artık mümkün değil uyumam. Yorganı, battaniyeyi güçbela kaldırıyorum üstümden. Annem patiklerimi terliklerimin üstüne ne ara koymuş?

Tanıdık yolluğun serili olduğu koridoru geçiyorum. Yıllar öncesindeki gibi şu desenlere basıp, şu desenlere de basmadan yürümeye çalışıyorum. Ayaklarım büyümüş. Yaklaştığım, içerideki el radyosundan yayılan cızırtılı müzik. Bir de ritmik tokmak sesi. Patiklerin deliklerinden, halının yetişmediği yerlerdeki betonun serinliğini hissediyorum. Soğuğu tabanlarımla eme eme seslere ilerliyorum. Annem tezgâhta yeşil zeytin kırıyor. Geçip oturuyorum sandalyeye. Radyoya yaklaşınca cızırtı artıyor, müzik iyice duyulmaz oluyor. Böylece dikkatini çekiyorum. 

“Ayy uyandın mı? Sese mi uyandın yoksa?” 

Cıklıyorum. Uzun bir esneme alıyor beni. Konuşmadıkça dikkatimi çekecek bir konu arayacak. 

“Kış bu yıl erken geldi, ben böyle soğuk ekim görmedim. Rahat uyudun mu?” Arıyor.

“Yalnız zeytin çok güzel, Sarıulak bu.” 

Ensesindeki et benini izliyorum uzun uzun. Kontrol ediyorum, bende yok. Yeni konudan umudunu kesince tekrar zeytine odaklanıyor. Kırma işi bitmiş, çekirdekleri ayıklamaya koyulmuş. “Gel oğlum ellerim kirli, şu kolumu çemrele,” diyor. Kalkıp katlamaya başlıyorum. Fazla titizim. Her iki kolda katların simetrik olmasına uğraşıyorum. Annem gülerek itip kurtarıyor kollarını. Yerime oturuyorum. Yüzüme bakıyor. Tepkisizim. “Çık dolaş istersen biraz.” Radyoyu kurcalamaya başlıyorum. Radyoda iş yok. Cızırtıya alışıyor kulağımız. 

Annem yine kaptırıyor kendini. Çekirdekleri ayıklarken ara ara dışarıya, uzaklara bakıyor. Derin bir nefes alıyor. Destek ayağını değiştirip devam ediyor sonra. Yaptığı işe ağzı, dili, dudakları eşlik ediyor. Altdudağı önde, dili hafif dışarıda. Bazen de ön dişlerinde, dilinin de yardımıyla bir susam tanesi eziyor gibi. Elinde değil. Farkında da değil. Ayağımın altındaki beton kadar gerçek bu hali. Destansı bir sahne izliyorum. Başımı arkaya atıyor, sandalyede aşağı doğru kayıyorum. Radyoda bir rüzgâr esiyor, içinde kristal bir avize çınlıyor, Safiye Ayla, “Menekşelendi Sular”. Annem iç çekiyor geniş geniş. Sol omzunun üstünden bana bakıyor. Gülümsüyor. 

“Boş saksı var mı anne?”

“Boşaltırız. Ne yapacaksın?” 

Cevap vermiyorum yine. Üstelemiyor. Şarkı bitince kalkıp odadan telefonumu alıyorum. Beni bu şehre döndüren mesajları tekrar okuyorum. 

Mutfağın kapısından ve annemin görüş açısına girmeden soruyorum: “Hüseyin Abi hâlâ buralarda mı?” 

“Burada tabii. Neden?” 

“Fidecilik yapıyor mu hâlâ?” 

“Tabii tabii. Niye sordun? Çıkıyor musun?” 

Odaya bu kez desenlerin üzerinde sekerek dönüyorum. Parmak uçlarında hızlı geçince kolaylaşıyor eski kurallara göre yürümek. Bordo kazak, altına da koyu renk kot. Aynada lise yıllarından bir tanıdık. Fermuarı çekmeye başladığım andan itibaren, evden çıkarken anneme nasıl davranacağım sorusu dönüp duruyor aklımda. İstesem de ilk geldiğim andaki sevecenliği muhafaza edemiyorum. Aynanın karşısından ayrılıp hızla ayakkabılarımı giyiyorum. “Hadi çıktım ben, öptüm,” diyorum. Öpmeden. Arkamdan bir şeyler söylüyor ama...

Kültür Sitesi’nin arkasındaki kapalı spor salonundan sapıp parka giriyorum. Pinpon masalarının yanından, ahşap görünümlü beton banklara baka baka hayvanat bahçesinin kapısına doğru ilerliyorum. Kapının hizasından genellikle üçüncüsü, bazen de ikincisi bizim bankımızdı. Bir süre oturuyorum. İlk defa söylediğimde ağladığı türküyü mırıldanıyorum. Gözlerim biraz doluyor sanki. Devam etmeyeceğim. Kalkıp parkın Halk Eğitim tarafından çıkıyorum. Hüseyin Abi’nin fide dükkânı yakın sayılır. Tanıştığımız, her şeyin başladığı dershanenin yokuşunu inip Yeşilyol’a çıkılır. Sadece bilenin görebileceği kestirmeyi kullanıp dükkâna varıyorum. Önce tanımıyor Hüseyin Abi. Sonra tüm o yabancılığı unutturacak bir ilgiyle sıkboğaz ediyor. İstemediğim halde zift gibi çayından içiyorum. Bir bardak daha iç, ısrarlarını güçbela savuşturuyorum. Daha fazla dayanamayıp giriyorum mevzuya. 

“Abi sende fulya soğanı var mı?”

“Var. Var da sen onu ne edeceksin? Bu mevsimde olmaz, tutmaz o.”

“Bir deneyeceğim be abi.” 

“Olmaz oğlum. Mevsimi geçti. Kuruyacak, nem lazım, bilmem ne.”

“Abi ver sen, bir bakayım işte.” 

Kalkıyor. İçerden avuç dolusu soğanla dönüyor. “Tutmaz ama,” diyor. “Sağ olasın abi,” diyorum. Veda faslını kısa kesip. 

Soğanlarla eve dönüyorum. Annem anlamıyor ne çiçeği olduğunu. Boşaltmış bile benim için saksıyı. Nedir o, diye soracak oluyor. Her defasında cümlesi tamamlanmadan bir şey soruyorum. “Kürek nerede, bıçak nerede, su nerede?” Sonunda vazgeçiyor. Çiçeği o haliyle dikiyorum. Can suyunu veriyorum özenle. Balkonda, başında oturup izliyorum. Mesajlarda geçen günlerin her saniyesi aklımda. Annemin sesiyle silkeleniyorum.

“Acıktın mı? Sofrayı kurayım mı? Seversin diye Banadurabiriz yaptım bak.”

Çocukken sadece onun içinde yediğim, bana özel, benim tabağımda getiriyor yemeği. Çarşı fırınının taş ekmeğiyle bandıra bandıra yiyorum. Anneme sarılmak geliyor içimden. O ne yaptığının farkında bile değil. Nasıl da kendiliğinden, alelade bir işmiş gibi yaratıyor bu tabaktaki mucizeyi. Her zamanki gibi ikinci tabağı alıyorum, her zamanki gibi annemden önce bitiriyorum. O, sıcak yemeği üfleye üfleye yemeye uğraşırken, “Ellerine sağlık,” deyip boynuna sarılıyorum. Yağlı ağzımla şap şup öpüyorum. Bir taraftan gülüyor, bir taraftan, “Ya oğlum yapma işte ya,” diyor. Yemeğini bitirdikten sonra titreyen elinde çay tepsisiyle yanıma geliyor.

“Bu yemekten sonra çay olmazsa olmaz.” 

“Olmaz,” diye tekrarlıyorum aynı vurguyla. Gülüyoruz. Televizyona dalıyoruz. Annem daha çok. Dizideki karakter başını sağa eğince o da eğiyor, gülünce o da sırıtıyor, kaşlarını çatınca, başını sallayınca da mutlaka. Annemi hayranlıkla izliyorum. İkinci bardak çayı doldurup getiriyorum. Üçüncüyü koymaya kalktığımda, “Uykum kaçmasın, içmeyeyim,” diyor. Çok sürmeden de odasına geçip yatıyor. Çaydanlığın altını kapayıp, sürgüyü çekip, kalan yemeği küçük bir kaba alıp dolaba kaldırdıktan sonra elbette. 

Annem yattıktan sonra mesajları tekrar okuyorum. İkişer üçer yıl arayla gelen, her gelişinde annemin hayatıma tüm iyi niyetiyle yaptığı şeytani müdahaleyi belgeleyen mesajları. Son on yılımı bir hayalet olarak yaşamama sebep olan ayrılığı ilmek ilmek nasıl dokuduğunu gösteren. Hayatımdaki söz hakkının, idarenin tamamına sahip olduğu yıllarda, gücünü nasıl da hunharca kendi telaşları, korkuları, beklentileri, ihtiyaçları için kullandığını açıklayan. Annemin, sevgilime duyduğu ve bir türlü anlayamadığım nefretinin sebebinin, sağdan soldan yalan yanlış bilgilerle edindiği kanaat olduğunu, bu kanaati benim kararım kılmak için sarf ettiği çabayı anımsadıkça çileden çıkıyorum. Okuduğum her mesajda yalana batırdığı hayatımın hesabını sormak için ettiğimiz kavgaları tekrar tekrar hatırlıyorum. Atakan ve Buğra’yla haberim olmadan yaptığı vicdan konuşmalarını, en yakın dostlarımla sevgilim arasında seçim yapmak zorunda kalışımı, onları kaybedişime sebep oluşunu düşündükçe çıldıracak gibi oluyorum. Ablamı dolduruşa getirip iki yılımı zindana çevirişini, aramızda bir kuyruk acısı bırakışını hatırladıkça öfkem katmerleniyor. Anneme, en çok sevdiğim insana karşı bu kadar haklı olmak, ilişkimizin sınırını insafımın çiziyor oluşu ağır geliyor.

Daha fazla palazlanmasın diye nefretim, kalkıp yatıyorum. Rüyamda Kültür Sitesi taraflarındayım. İzleri takip ediyorum. Gittikçe sıklaşan, birkaç sokak sonra ince bir ip gibi kaldırımlardan, çimlerden doğru uzanan kan izlerini. Gözlerim büyüyor. Soluklarım sıklaşıyor. Ne hissetmem gerektiğini bilmiyorum. Telaşlanmak gerek sanırım, diye düşünüyorum. Telaşlı adam adımları atıyorum izler boyu. Tenhalaşıyor, eskiyor sokaklar. Kızıl kara işaretler tazecik. Patlak toplara, boş yağ tenekelerine, tahta elektrik direklerine, atıl kurnalara bulaşmış kanı izliyorum. Henüz korkmak gelmemişken aklıma, sağ kolumda bir serinlik. Ardından hissediyorum yapışkan ıslaklığı. Yerde. Dirseğiyle güçbela merdivenin kuytusunda yaslanmış. Pembeyaz teni sol kolundan kızıla boyanmış. Yüzünde yılgınlık var. Tırnaklarında narçiçeği. Kaldırmak için uzanıyorum. Ne yaptığımı bilmiyorum. Kaldırsam oturtmak için uğraşacağım. Acemiliğim fark edilmeyecek gibi değil. Yüzündeki ifade umutsuzluğa dönecek sanıyorum. O an korkuyorum. Sol kolunda, eski sevgilisinden kalma kalın yarık. Üstüm başım kan bulaşık. Kucaklıyorum. Düşüyor parmaklarının arasından jilet. Puslu havada, turuncu sokak lambasından ışıyor yerde. Kapıyor gözlerini. 

“Ölecek misin?” diyebiliyorum. 

“Saçmalama, yaramı sar,” diyor. Yolunu gösteriyor. 

Sonra aniden okul formalarımızla eski mahalleleri civarında el ele yürüdüğümüzü görüyorum. Kadife gibi bir akşamüstü. Dünyanın tüm ümitsizliklerini süpüren bir koku var havada. Turunç çiçeği. Bu kez fıstık yeşili simli ojesini sürmüş. Birlikte son adımları atıyoruz. Mahalleye yaklaşıyoruz. Sonraki sapakta ben döneceğim, o devam edecek. Evi yakın zaten. Şurası. Yavaşça duruyor. Her şey bir ahenk içinde. Sırayla, geçişken. Sonraki anla önceki arasındaki izin fark edilemeyeceği bir yumuşaklıkla. Yüzüme bakıyor. Titremeye başlıyorum. Öpüşüyoruz. Son gücümle kollarını sıkıyorum. Nefesini tutuyor. Bir adım geri çekiliyor. Sağ elimin parmaklarında seziyorum yapışkan ıslaklığı. Ter sanıyorum. Kan. Göğsü hafif hafif iniyor. Dönüp küçük adımlarla uzaklaşıyor. Sinsi bir zeytin kokusu perde perde çöküyor. Umursamıyorum. Köşeyi dönmeden sağ omzunun üstünden bana bakıyor. Gözleri dolu. Yüzünde acı var. Gülümsüyor. 

Ansızın yatağımda, yanımda görüyorum. Sevişiyoruz. Ne kadar çok sevişirsek o kadar çabuk iyileşecek sanıyorum. Kollarını öperek başlıyorum. Tırnağında simsiyah bir oje. Her dokunuşta ağlıyorum. Acıdan, üzüntüden değil. Coşkudan. Henüz zihnimde tek bir karanlık nokta yokken, her şey pürüzsüz ve kuşkusuzken, içimde akan nehirler yatağında ve çağlarken. Her nasılsa, nedense tüm bu şiddetle sarılıp öper, sevişirken ağlamak geliyor içimden. Uzanıyorum sonra. Sakin, serin bir yel eserken. Ayakuçlarımız birbirine değerken. Salyalarımız gözyaşımıza, terimize karışmış, saçları parmaklarıma dolanmışken. Zamanı bilmez, fark etmezken. 

“Tamam,” diyor “geçti.” 

Ellerimiz kenetli, ayaklarımız dolanmış, beyaz çarşaflar içinde sırtüstü uzanıyoruz. Serin yel kurutuyor terimizi. Gözyaşlarımı dudaklarıyla siliyor. Gözlerini kapıyor. Sonra öperek benimkileri. 

“Ölecek miyiz?” diyorum. 

Aynı anda nefes alıyoruz, birbirimizden habersiz. Tutsak. Bırakmasak. Keşke. Çok istiyoruz. Ölemiyoruz. 

“Hadi söyle,” diyor. 

İstemiyorum önce. Israr ediyor. Bir şarkıyla özür diliyorum. Ölememe utancından sıyrılmak için fısıldıyorum kulağına. Üzgünüm.

Uyandığımda salya ve terden sırılsıklamım. İçeriden radyonun sesi geliyor. Çalan, rüyamdaki şarkı. Münir Nurettin Selçuk, “Dertliyim Ruhuma Hicranımı Sardım da Yine”. Kalkıp yüzümü yıkıyorum. Tek kelime etmeden atıyorum kendimi sokağa. Rüyaların etkisiyle anneme hınç doluyum. Parka gidiyorum. Bizim banka oturuyorum. Bir simit alıyorum. İnsanlar etrafta. Çocuklar da. Mutluluktan çatlamak üzere sanki herkes. Hemen arkamdaki fayans döşeli boş alanda gençler kafalarının üzerinde dönmeye çalışıyor. Yapmasalar keşke. Simit her lokmada ağzımda daha da büyüyor. Çiğniyorum, çiğniyorum...

Şimdi değilse hiçbir zaman. Düşündükçe ikna oluyorum. O da mutlu değil biliyorum. Şimdi gideceğim ve tüm yerleşik hayatından söküp çıkaracağım onu. Hiç ara vermemişiz, sokağın başında daha dün bırakmışım gibi. Makam’a doğru koşar adım ilerliyorum. Eski evlerin yanındaki mezarlığın kapısında, heyecanlıyım. Bakkalın köşeden dönünce ilk ev. Abisinin kınasında, kalabalığı siper alıp yaslandığım duvara yaslanıyorum. Başların, omuzların, havaya kalkıp şaklayan parmakların arasından kaçamak, korkak bakışlar atarak dans edişi gözümün önünde. Duvarın ardındaki avludan çocuk sesleri. Demir kapıya ilerliyorum, ayakucunda yükselip içeriye, avluya bakıyorum. Orada. Kızıyla. Kızının gözlerini öpüyor. Ölümüne. Sol kolundaki jilet izi duruyor. Seslensem. İzliyorum, izliyorum. Kızı fark ediyor. Emdiği parmağını ağzından çıkarıp kapıyı, beni işaret ediyor. Göz gözeyiz. Şaşırmıyor. Yıllarca bu âna hazırlamış sanki kendini. Kızına bakıyorum. Hasretle, pişmanlıkla. Kolunda hiçbir iz yok. Orta yaşlarda, kır saçlı, topluca bir adam elinde meyve tabağıyla çıkıyor avluya. Ailecek oturup meyve yiyorlar. Mutlular. Mutlu.

Eve dönüyorum. Kasabada daha fazla kalmak istemiyorum. Eşyalarımı toplayıp ayrılacağım. Kapıyı açar açmaz annemin sesi. Banyodan. “Mert, Meert!” İnler gibi. Koridoru hızla geçip aralık kapıdan giriyorum. Yerde sırtüstü uzanmış. Çıplak. Kalkmaya uğraştıkça kaygan zeminde ayağı kayıyor. Orasını burasını kapama telaşında. Turuncu bornozumu üstüne örtüp koltuk altından tutarak kaldırıyorum. Gözleri dolu dolu. 

“Yok yok, yeni düştüm,” diyor gülmeye çalışarak. 

Hiçbir şey sormadan başlıyor açıklamaya.

“Kalkardım da banyo paspasının altı eskimiş, soyulmuş. Ona basıp kaydım. Yerler ıslak, yoksa kalkardım. Hata bende, terlik giymemişim. Giysem kaymazdım.” 

İçimi rahatlatmak için hiç durmadan anlatıyor. Ben de yalandan gülüyorum. Ufaktan dalga geçiyorum. Herkesin düşüşüne gülünür, dalga geçilir ya. Onun düşmesi de her insanınki gibi normal, üzerinde durmaya değmez. 

“Gidip üstümü giyineyim,” diyor. 

Balkona çıkıp kapıyı kapatıyorum. Ağlıyorum. Çok fazla ağlıyorum. Telefonu çıkarıp mesajları siliyorum. Annemin sürüdüğü ayağının sesi yaklaşıyor. Çiçekle ilgilenir gibi yapıyorum. Kapıyı açıyor. “Niye kapadın kapıyı?”

“Kapıyı mı, içerisi soğumasın diye.” 

Başını sallıyor. Eli belinde sokağı izliyor. Şöyle bir saksılara göz atıyor. “Oğlum o soğanlı bitki, mevsimi değil. Sanki tutmaz ha.”

“Evet, haklısın. Sökelim bunu.” Gülüyor. 

“Nasıl düştüm ya,” diyor. Ben de gülüyorum. Çok gülüyorum. 

“Kahve içer miyiz?” diyor.

“Fal da bakacak mısın?” 

“Bakarım tabii.”

Sandalyede dikelip gidişini izliyorum. Tezgâhın önünde, titreyen parmakları benim fincana uzanıyor.


Twitter'da Paylaş
0

YORUMLAR


İLGİNİZİ ÇEKEBİLİR