Her şiirin içinde ister anlatısıyla ister oluşum sürecindeki fikirle beraber bir öykünün yattığı söylenebilir. Dilimizde öykü – hikâye sözcüklerinin genel kullanım içindeki yaygınlığını da gözeterek edebiyatta bir tür olmasının dışında her şeyin ve herkesin iyi ya da kötü güzel ya da çirkin vs. bir öyküsü olduğu sonucuna varabiliriz. Şiir; tüm ihtişamını ve üstünlüğünü korurken yine de herkesin bir şiiri olmaz ama bir öyküsü olur muhakkak. Öyle değil mi! Üstüne üstlük, edebiyatın bu iki karlı doruğunun birbirine benzeyen ve iş birliği halinde bir nevi türler arası kesişim gösterdiği birçok metin tipi var. Kendimce haiku’yu hep bunun bir tezahürü olarak görmüşümdür. Tabii ki bu sadece benim kanaatim. Yoksa düz yazı biçiminde yazılan mensur şiirler buna daha uygun bir form olarak görülebilir. Ancak maksadım buna literatür örneği sıralamak olmadığı için bu ikazı yapmam gerek.
Geçtiğimiz yılın ortalarında İkaros’tan Ebru Kış imzasıyla çıkan Minimal Şeyler yukarıda belirttiğim konunun tam da odağındaki bir kitap. Kendi kapağında yer alan ‘Küçürek Öykü’; benim hep kısa öykü diye geçiştirdiğim bir türün doğru ifadesi aslında. Çoğu okura da dikkat çekici gelecektir. Ebru Kış’ın kalemiyle bu ilk tanışmam. Fakat minimal / küçürek / kısa öykü meraklılarının zaten yakından tanıdığı bir isim olduğuna eminim. Zira yazarın bu alanda seçkilerde yer aldığını hatta kendinin de bir öykü antolojisi hazırladığını öğrenmiş bulunuyorum.
Minimal Şeyler’e daha yakından baktığımızda üç bölümden oluştuğunu görüyoruz. ‘Serim’ başlıklı bölüm; yirmi yazıdan oluşuyor. Hemen onu takip eden ‘Düğüm’; on yedi, ‘Çözüm’ ise altı öykünün yer aldığı bölümler… Kitap ilk sayfalarından itibaren hüzünlü bir atmosfer taşıdığını okura hissettiriyor bana kalırsa. Bu hüzün; yazarın sanki yakın çevresinden başlayarak gündelik hayatın içinden bir laborant gibi kesitlediği anlardan kopararak inceleyip, yazıya döktüğü yerden alıyor gücünü... Böyle bir izlenime kapılıyorum. Kitabındaki genel tavrı olarak Ebru Kış’ın anlattığı kesitleri bir öncesizlik halinde temsile sunduğunu düşünüyorum. Özellikle seçiyorum burada ‘laborant’ sözcüğünü. Zira bu durumu tam karşılayan bir benzetme. Kesilen bir dokuyu hayal edin. Neye ait olduğunu bilmediğimiz bir parçayı mikroskopta inceler gibi yakınsıyoruz. Burada önemli olan yalnız ve yalnız lamelin altındaki parça! Daha geniş bir bakış sanki oyunbozanlık kabul ediliyor bu kitapta. Bütünü bilmeye ihtiyacımız yok gibi… Ancak, Minimal Şeyler’in okura daha bonkörce sunduğu aralıklar da bulunuyor. Kış’ın ilk bölümde yer verdiği Thanatos ve Özbenlik öyküsü; tarihe geçen dudak uçuklatıcı, acı bir adi vakayı konu ediyor. Yazarın öykülerini aile, anne, baba eksenini gözeterek kurduğu görülüyor. Kitapta sadece ismi verilen kişilere ait ayrıntılar –ki bunları biyografik öğeler olarak görmemek namına ‘öncesizlik’ haline tekrar dikkat çekmek istiyorum- ve diğer bölümlerde bu isimlerin tekrar karşımıza çıkışı, Minimal Şeyler’in bir nevi gerçeklikten damıtılarak önümüze konan öyküler bütünü olduğunu düşündürtüyor.
Kitabın, meramını sadece verili satıh üzerinde görüntülemeye izin verdiğini yukarıda kısaca anlatmaya çalıştım. Burada bir noktayı es geçmeden söylemem gerekiyor. Bu bakış aralığı mevzuu doğal olarak kapalılığı beraberinde getiriyor. Oysaki okurlar için verili örnek / eser üzerinde geliştir(ebil)diği focus; metinle kurmaya çalıştığı irtibat için tek dayanak noktası… Bazı yerlerde bu irtibatın da kesilmesi okuru metinden dışlayıcı sonuçlar doğuruyor. Örnekler üzerinden gitmek gerekirse Fısıltı, (s.20) Yara, (s.36) gibi öykülerde bu irtibatı kolaylıkla kurabiliyorken; Tembih, (s.21) Kardeşlerin Ayrılması, (s.59) gibi öykülerde ise tam tersini yaşadım. Ancak yine de kitabın bütünü üzerinde konuşacak olursak anlaşılır, sade bir üslup seçilmiş diyebiliriz.
Sonuç olarak Ebru Kış’ın hayatın içindeki izlenimci bakışlarının öyküye evirildiği bir kitap diyebiliriz Minimal Şeyler için.
Kitabın sade ancak akılda kalıcı bir kapak tasarımına sahip olduğunu da söylemek lazım… Burada Bilal Sarıteke’nin imzası bulunuyor.
Minimal Şeyler’den sonra yine Ebru Kış’ın hazırladığını öğrendiğim Türk Edebiyatından Hikâye Antolojisi’ni okumayı sabırsızlıkla bekliyorum.
Yazının başında bu minimal öykülerin şiirle olan güçlü bağına dikkat çekmiştim. Ebru Kış’ın da kendi kitabı üzerine söylediği bir ifade hoşuma gitti. Yazıyı onunla bitirmek isterim:
‘‘Öykü diyeceğim dilim sürçüyor şiir diyorum’’






