Misk-i Amber
12 Ağustos 2019 Öykü

Misk-i Amber


Twitter'da Paylaş
0

Güneş, temmuzun son vedasını etmek üzereydi. Hâlâ alaca sayılırdı “hurdalar”. Dar, çıkmaz sokakta son adımlarını atıyordu eskici. Üzerinde rengi belli olmayan dar paçalı kısa bir pantolon, ayağında naylon terlikleri vardı. Terlikleri iyi göremiyordum ama terli ayaklarla birleştiklerinde kulaklarımda nasıl tırmalandıklarını iyi biliyordum. Omuzları eğik, adımları temkinliydi. Parmaklarının ucundaki sönmeye yüz tutan sigarasını oflayarak çekti. Dumanı, havada döne döne güneşin son ışıklarına karıştı.

Yaşanmışlıklar taşıyordu arabasıyla, bazen de yaşanamamışlıklar. Birilerinin üzerinde iyi durmayanlardan bir başkasına umut ya da avunç olacaklar. Elbise giymeye benzemiyordu bir eşya ile anlaşmak. İyi gelip gelmediğini anlamaya epey zaman gerekiyordu. Üzerine maziye dair kokular sinmişti her birinin. Herkesi sürükleyeceği âlemler başka başkaydı. Belleklerdeki anı odacıklarında gizlenen hatıraları ansızın ortaya çıkaracak; belki bir tebessüm eşliğinde atılan ilk adımların korkuluklu özgürlüklerine uzandıracak bir ıtır, belki de bir kalp sızısını bileyecek en sarısından bir kanola kokacaklardı.

Gözüme çarpan şu koskoca gramofona bakakaldım bir süre, hikâyesini düşündüm. Zamanında hevesle alınan plakları, mutlulukla edilen dansları unutmak ne kadar zamanını almış olabilirdi elden çıkarmaya niyet edenin? Üzerindeki katmanlaşmış kir kütlesi artık işe yaramadığından mı yoksa bir gönül kırıklığını hatırlattığından mı, bilmek isterdim. Ya verdikten sonrası? Kuş gibi hafiflemek ile  koskoca bir pişmanlık arasındaki çizginin neresinde kalıyordu insan acaba?..

Peki ya benim gibi anılarını başkalarının anısıyla yâd etmeye çalışanların hâlleri? Üstüne bir de gözlerini kapatıp kokusunu içine çekeyim derdine düşenler? Muhakkak ki tehlikeli  işlerdi bu kalkıştıklarımız. Diğer yandan bakıldığında ise başka bir şeylerden kaçtığımız için cüret edemediklerimiz, edebildiklerimizin yanında dağ gibi yükselenler olmuyor muydu genelde? Bu kadar yaklaşılabilmişken vazgeçmemeliydi, yarım asırlık iç sesimi duyabiliyordum...

Cesaretimi toplayıp işaret vermek istedim önce. Sonra bezgin adımlarla attığı yolun nereye varacağına dair merakım biraz daha ağır basar gibi oldu, bekledim bir müddet. Kapısı kırık, duvarları dökük harabesinin önüne yaklaşınca yasladı arabasını merdivenin kenarına. Beni fark edince toplamaya başladığı eskileri yerine koydu. Kehribar gözlerini yüzüme dikti. Güneşten kavrulan çehresinin orta yerinde yanan iki alev topu gibiydi gözleri. Ne istediğimi merak ediyordu hâliyle. Madde değildi ki, tarif edilebilsin... Ne demeliydim, bilemiyordum. Bir misk-i amberdi aradığım. İneceğim durağı söyledim usulca. Ağzı sıkı sıkıya kapalı, tozlu bir kutu tutuşturdu elime. Zihnimin köşelerinden yükselen cılız seslere kulaklarımı tıkadım, yolculuğum daha fazla erteleyemezdim. Amber kokusu çıkmaz yolu sardığında pişman olmak için artık çok geç olacaktı...


Twitter'da Paylaş
0

YORUMLAR


İLGİNİZİ ÇEKEBİLİR