Nafile Hanım
26 Ocak 2019 Öykü

Nafile Hanım


Twitter'da Paylaş
0

İşten eve, yıllardır, aynı yollardan, yaklaşık hep aynı saatlerde, dönüyorum. Yol da, ben de, zaman da birbirimizi çok iyi tanıyoruz. Otobandan çıkıp, çevre yoluna saptığımda, yaz ise, güneş tam gözüme vuruyor. Ben hiç farketmeden, ön camın güneşliğini indiriyorum ve bunu yaptıktan sonra her seferinde, az önce bunu yapacağımı düşündüğüm ama yine de aynı şeyi, düşünmeden yaptığım için beni bir gülmek tutuyor. Kış ise ve ola ki o gün hava güneşliydiyse, benim oradan geçtiğim saatlerde, güneş çoktan terketmiş oluyor bu Kuzey Avrupa ülkesinin, çok Avrupalı minik şehrine giden çevre yolunu. Gözüme, gri bulutlar ve sokaklara inmek için acele eden, etek uçlarında karanlığı sürüyen akşamın, hızlı adımları takılıyor. Çevre yolundan çıkıp, şehrin ana caddesine geldiğimde, ilk trafik lambası kırmızı ise, ondan sonra gelen dört trafik lambası da kırmızı oluyor. Bir süre sonra, bu lambalar, papatya falına benzer bir fal oyununa dönüştü. O gün için şanslı ya da şansız olduğumu, tutulduğum bir hayalin, gerçek olup olmayacağını bağlar oldum yeşil ışıklara. Ah ne çok umutlanıp, ne çok kırıldım ben o kırmızılara…

Yolun buradan sonrası ara yollar, dibindekine küs evler, birbirine bağlanmış ağaçlar. Kışları panjurlarının ardına kaçmış, ışık sızmaz, akmaz kokmaz, hep aynı saatlerde susan evler. Yazları, açık pencereler, büyük ve sağlam kapılarından, habersiz misafir geçemez eşikler, aynı hizada kesilmiş yeşilliklerden çitler, çim biçme makinelerinin homurtusu, garaj kapılarının otomatik yaygarası. Ön bahçelerin, ele güne karşı hizaya çekilmişliği, çocuklu ailelerin arka bahçelerinde, “kendi” çocuklarına kurdukları küçük oyun parkları, salıncakların yalnızlığı.

Bir gün, o ara yolların birindeki yol çalışması yüzünden, başka bir yola sapmak zorunda kaldığımda, daracık, ağaçlı bir yolun, başka bir yolla kesiştiği yerde, bahçesi öbek öbek ortanca yüklü, zamanın gerisinde kalmış, kendini yenilemekten çoktan vazgeçmiş, yorgun bir ev çıktı karşıma. Nafile Hanım, açık bıraktığı kapısına, üzerinde mutfak önlüğüyle yaslanmış, kısa kollarını, iri göğüslerinin önüne bağlamış, yol çalışması olduğu için şimdi evinin önünden geçmek zorunda kalan arabaları, sevinçle izliyordu. Ben tam önünden geçerken, tombul parmaklarını, kıvırcık, gür ve beyaz saçlarının arasından geçirdi, üst dudağına biriken teri silip, ayaklarını sürüyerek, ağır ağır, ocakta kaynamakta olan patateslerinin başına, mutfağa gitti.

Bana kalırsa, onun adı muhtemelen Vera, İlse ya da Marian’dı aslında. Sanki durup, “Adınız nedir?” diye sorsam, “Nafileyim, çok nafileyim, yaşlılık işte. Ayaklarım yine çok ağrıyor,” diyecekti. Ben de, “Yarım kova ılık suya, bir tane aspirin kırıp, ayaklarınızı onun içinde dinlendirseniz biraz, iyi gelir, Nafile Hanım,” diyecektim.

O günden sonra ve hatta, işten eve dönerken izlediğim güzergahtaki yol çalışması bittiğinde bile, ben, beni Nafile Hanım’a götüren yolu takip ettim. Yol beni ona çıkarsın, onun mutfak penceresinin önüne düşen gölgesinde, şefkatli bir çorbanın, bir an olsun, kokusunu duyayım istedim. Onun saçlarındaki beyazı, mutfak önlüğünün iri, çiçek desenlerini, evinde her saat başı çalan, sarkaçlı saatinin odaları dolaşan, kederli sesini, Nafile Hanım’ın duvarlardaki siyah beyaz fotoğraflara bakarak iç geçirdiğini, ömrünün fotoğraflarda kalmış her ânını, tekrar tekrar yıkayıp, paklayıp, saçlarını tarayıp, onları sıra sıra okşadığını ve sonra her akşam aynı saatte ışığını söndürüp, bembeyaz başını, renkli yastıklara koyduğunu hayal ettim.

Havalar güzel olduğunda, ön bahçesinden, sessizce sokağı izler, çiçeklerinin kuruyan yapraklarını temizlerdi. Arada bir elini beline götürür, sırtını arkaya verip, gökyüzüne bakardı. Havalar soğuduğunda, ki yaşlanınca havalar daha çabuk soğur, soğuk, ince ince Nafile Hanım’ın dizlerine sızardı. O zamanlarda Nafile Hanım, içerilere kaçar, pencerenin önündeki koltuğa oturur, kabarık saçları, tül perdelerinin arasından, pamuk helva gibi gülümserdi. İçindeki sessizliği bastırsın diye, sesini çokça açtığı televizyonun renkli ışıkları vururdu camlara. Arada bir televizyona, arada bir tenha sokağa bakardı. Evdeki yalnızlığı sokağa kaçsın diye örtmezdi perdelerini, panjurları da yoktu sokağı sımsıkı kapatıp, kendini içeri kapatacağı. Sokak usul usul eve sızarken, Nafile Hanım da, onu gördüğüm her haliyle, usul usul benim içime sızıyordu.

Benim oradan geçtiğim gün ve saatlerin dışında da, aslında onun, başka başka halleri vardı. Muhtemelen, pazar günleri, en şık kıyafetlerini giyiyor, kilise korosunda, ilahi söylemek için, onu evinden almaya gelen, gençten bir kadının koluna girip, ağır ağır, kiliseye gidiyordu. Gözlerini kapatıp, nefesinin yettiğince, koroya eşlik ediyor, yaşadığı bunca yılı, kilisenin duvarlarına bağışlıyor, varsa günahlarını aklıyor, sevaplarını, kilisenin, soğuk ve yüksek tavanlarındaki kutsal resimlere asıyordu. Ayin sonrası, bir, iki yaşıtıyla beraber, hep aynı kafede, krep yiyip, kahvesinin yanında, likör içiyordu. Birbirlerini artık duyamadıkları için hiç konuşmuyorlar ve muhtemelen yan yana, aynı ağır beyazlıkta susuyorlardı. Kahverengi beneklerle dolu, sıcacık elini, onu getiren kadının elinin üzerine koyduğunda aslında, “Bu kadar yeter, yoruldum, beni evime götürür müsün?” diyordu.

Ben Nafile Hanım’ı gördüğüm kısacık anları birbirine teyelleyip, ona bir hayat biçerken, birden bire, onun gölgesi düşmez oldu camlara. Ortancalarının kuruyan yaprakları, nicedir biçilmemiş çimlerin üzerine kendiliğinden düştü. Nafile Hanım’ın evinde patates haşlanmaz, perdeler açılmaz, hayat, dışarı sızmaz oldu.  “Belki de, emekli olduğundan beri çıkmaya niyetlendiği ama hep ertelediği, tatile çıkmıştır ya da varsa çocuklarına gitmiştir. Ki muhtemelen çocukları vardır. Çoluk çocuksuz, torunuz Nafile Hanım mı olur?” dedim kendi kendime. Günler geçti ama Nafile Hanım’ın evi ne kıpırdadı, ne de perdelerini açtı. Dağınık ve henüz toparlanmamış bir yaz, öylece kaldı bahçesinde.

Otobandan, çevre yoluna sapıp, şehrin caddesine vardığımda ne yeşil, ne kırmızı… O gün, bütün trafik ışıkları çok huzursuz bir turuncuydu. Nafile Hanım belki dönmüştür umuduyla, yine onun sokağına geldiğimde, evinin önündeki “satılık” levhasını gördüm. Aylardır, taş üstüne taş ekleyerek ördüğüm evin, duvarındaki bir taş yerinden oynadı. İçimde bir cam kırıldı. Aldığım nefes, o cam kırığını daha derinlere iteledi. İlk kez, o gün, onun evinin önünde durdum. Bir süre, kalbimin yerini yokladım. “Çok nafileyim,” dedim neden sonra. Şimdi, adını Nafile Hanım koyduğum, camlara vuran gölgesine, konuşma balonları çizip, onların içlerini doldurduğum ama yanına hiç sokulmadığım bir büyükannenin yasını tutuyorum. Aspirin kırıyorum yüreğimdeki ağrıya ve dizlerime ince ince sızan soğuğu, ortancalarla örtüyorum.


Twitter'da Paylaş
0

YORUMLAR


İLGİNİZİ ÇEKEBİLİR