Kapı aralığından baktım. Memduh Hoca elinde tebeşir, üstünde hiç çıkarmadığı siyahtan griye dönmüş takım elbisesi, tahtayla bütünleşmiş, yeni formüller yazıyor. Sessizce içeri süzülüp sırama oturdum.
Saatlerce Kız Lisesi’nin önünde bekledim ama uzun örgülü kızı göremedim. Saçlarımı limonla dikleştirmek için sabah ne çok uğraşmıştım, okul kıyafetlerimi de giymedim. Bütün hazırlık boşa gitti. Memduh Hoca’ya yutturmak kolay ama daha tarih dersi var. Kravatsız, ceketsiz, üstelik de boğazlı kazakla dünyada kabul etmez tarihçi.
Hoca, “İş eşittir kuvvet çarpı yol,” dedi. Hep beraber tekrar edince ilkokul birlerin “Ali ata bak” fişini tekrar etmesine benzer bir uğultu yükseldi. Arada bazı harfleri yutan, bazılarını yuvarlayanlar vardı.
Derse geciken sadece ben değilmişim. Çalık, elindeki afişi sallayarak eşikte göründü. Rulo yaptığı kâğıdı tersine sarıp açtı. Çenesiyle üst kısmından bastırarak aşağı doğru çekti. Yüzünde alışıldık kışkırtıcı ifadeyle, hocanın arkasından geçip afişi göstere göstere yerine oturdu.
Yakından bakmak istedim. Selim benden önce uzanıp çekiştirdi, bir an yırtılacak sandım, içim cız etti. Salyalarını akıtarak bakıyordu Selim. Yan tarafındaki kapmasa, bir ömür bakacakmış gibiydi. Afiş elden ele dolaşırken sınıfa tekinsiz bir neşe yayılmaya başladı. Selim’in gözleri kısık, sıraya yığılmış, bulutların üstünde dolaşıyordur herhalde. Memduh Hoca farklı bir boyutta, Arşimet’in dünyasından haberler veriyor şimdi de. Suyun kaldırma gücü sayesinde, diyerek bir cümleye girdiğini duydum. Gerisini biliyoruz, gemiler filan.
Kostümünün altından jartiyerleri görünen, uzun bacaklı sarışın, fotoroman kraliçesine benziyor. Kulaklarına kadar açılmış ağzında inci beyazı dişleri parlıyor, gözakları kocaman, ortasındaki mavi boncuklar kurşun gibi. Arkasından sarılan adamın yerinde olmak isterdim. Bu akşam Şehir Tiyatrosu’nda gösterisi varmış. O gözler için şehre değil dünyanın öbür ucuna bile gidilir. Ferhat sırasına kalp içinde F ve A harfi kazıyordu. Afişi aldı, derin bir iç geçirip yanındakine uzattı. Sonra geri çekti. Bana göz ederek, “Dersi kırıp gitmeye ne dersin?” dedi.
“Ayça’nın haberi olursa?”
“Merak etme, olmaz.”
Fısıltılar yükseldi, hocanın geri dönmesi an meselesiydi, duymuyordu ama gözlüğünü takınca görebiliyordu. Başparmağımı kaldırıp onayladım. Çalık’ın işlerinin sonunda mutlaka bir maraz çıkardı ama bu öncekilere göre daha masum bir davet gibi görünüyordu. “Gelen varsa bekliyorum,” deyip çıktı.
Selim ve Ferhat benden önce gittiler. Hoca yazmayı sürdürerek, “Bu soruyu sen cevapla Ali,” dedi. “Ben gelmedim,” dedim yanımdakilere sessizce. İki elimi birden sallayıp sıvıştım.
Tuvalette buluştuk, okuldan teker teker çıkıp kaymakamlığın yanındaki minibüs durağında buluşmaya karar verdik. Önce ben çıktım, geçerken son kez Kız Lisesi’ne uğramayı düşünüyordum.
Yolda onların da derste olabileceği aklıma geldi, bu kadar gelmişken bekleyecektim. Diğerleri duruma bozulacak ama boş ver, dedim kendi kendime, beklesinler biraz. Duvarın dibine oturdum, bir dal sigaram olsa hiç fena olmazdı. Hatta Çalık’ın sarma sigaralarından bir tane olsaydı şimdi. Onunkiler daha bir hoş oluyor, insanın ayaklarını yerden kesiyor. Teneffüs zili çaldı, kızlar birer ikişer bahçeyi doldurdu. Benimki hâlâ yok. Adını olsun öğrenebilseydim. Ah kafam ah, tam sırasıydı geçen hafta, kız duvarın dibine kadar yaklaşmıştı, seslensem, kendimi göstersem yeterdi.
Kaymakamlığın arkasını dolaştım, durağa baktım, bizimkiler bekliyor. Beni görünce, “Nerdesin be oğlum,” dedi Selim, “ağaç olduk beklemekten.”
“Geldim işte,” dedim, “istemezseniz geri gideyim.”
“Tamam, uzatmayın,” dedi Çalık. “Sen de nereye gidiyorsun oğlum, kadındaki bacaklar sütun gibi, dudaklar, gözler, bir içim su, düşünsenize kanlı canlı göreceksiniz. Kim böyle kıyak yapar size.”
Şehre giden minibüse bindik. Koltukların dolmasını beklerken Çalık planını anlatıyordu. O bizden önce bilet alıp girecek, ışıklar sönünce salonun çıkış kapısını içerden açıp bizi içeriye alacaktı. “Geri dönerken de bir yolunu buluruz elbet,” dedi. Yol bulmada üstüne yoktur ama bizim okuldan mezun olmanın yolunu bulamamıştı nedense.
Yol nehre paralel uzayıp gidiyordu. Uzaktan, balık avlayanlar göründü. Dalıp gitmişim. Lisedeki kızla afişteki kız yerlerini kaptırmamak için yarışıp durdular zihnimde. Sonra ikisi bir vücutta birleşti. Kız saçlarını açtı. Kocaman gözleriyle yüzüme bakıyor, dudaklarında çapkın bir gülüş. Uzun bacakları açıkta, nehre doğru yürüyor. Saçları suyun üstünde, berrak sulara kulaç açıyor. Kenarda onu bekliyorum. Sudan çıkıp yanıma geliyor. Saçından akan su damlaları belinden bacaklarına süzülüyor. Yanımdan bir dirsek darbesi, Çalık, “Karıyı düşünüyorsun de mi lan çakal,” diyor.
Kültür merkezine en yakın durakta minibüsten indik. Rampayı çıkıp yolun karşısına geçtik. Selim’in göbeği kendinden önce gidiyordu, nefes nefeseydi. Önde biz arka da o, bir hayli yürüdük. Merkeze geldiğimizde gösteri başlamak üzereydi. Çalık gişeye yaklaştı, biz biraz uzaktan izledik. Adam ne dediyse bizimki diklendi. Sonra omuzlarını düşürdü, merhamet kapısını zorluyordur şimdi. Bir şey çıkmayacağını anlayınca yaklaştım. “Yok arkadaş, yerler doluymuş,” dedi Çalık. “Ayakta izlerim diyorum, onu da kabul etmiyor.”
“Şimdi geldiğiniz gibi evinize dönün, bir daha da önceden bilet almadan gelmeyin, dedi görevli.”
Binanın arkasına dolaştık. Girebileceğimiz tek kapı vardı, o da kilitliydi. “Haydin lan,” dedi Çalık, “parka gidelim. Madem geldiniz bugün bendensiniz. Döner, ayran alayım size. Girişteki dönerci beni tanır. Borca yazdırır öderiz sonra.”
Ferhat pek gönüllü görünmedi, Selim hemen atladı.
“He ya, açlıktan bayılacağım nerdeyse.”
“İyi de buraya kadar bunun için mi geldik? Ayça bi duysa.”
“Oğlum ben anlamam, yemek yemeden hiçbir yere gitmem.”
Baktım Ferhat’la Selim lafı uzatacak, araya girdim.
“Neyi tartışıyorsunuz ki? Karnımızı doyurur sonra geri döneriz. Hem beleş bulursak dönme dolaba da bineriz.”
Büfedeki kirli sakallı adam Çalık’la tokalaştı, gözünün ucuyla bize bakıp, “Nabersiniz lan aslan parçaları,” dedi. Çalık siparişleri vermek için kaldı.
Yaşlı çınar ağacının altına kurulmuş masalardan birine oturduk. Ferhat hayıflanmayı sürdürdü. “Yok, bir daha size uyup hiçbir yere gitmem.” Sanki zorla getirdik hergeleyi.
Döner ekmek gelince hava yumuşadı. Ferhat, Selim’den önce aldı. Ekmekler bitince Çalık, “Benden bu kadar arkadaşlar,” dedi, “aslında bunun üstüne birer dal sigara iyi giderdi ama kuruş param kalmadı.” Selim bir iki siftindi, pantolon cebinden birkaç bozukluk çıkardı. Ferhat hep züğürttür zaten. Kızla ilk buluşmamız için biriktirdiğim parayı düşündüm. Kimlik kartımın arkasından çıkarıp verdim. “Bakın, borç veriyorum ha,” dedim. Ferhat ayıplayan gözlerle baktı, “Üç kuruşun lafı mı olur, arkadaşlık yerde,” türünden laflar mırıldandı. Çalık parayı alıp gitti, biraz sonra sarma sigaralarla döndü.
“Bugün iyisiniz,” dedi, “istediğiniz kadar var.” Babamı düşündüm ama, boş ver, dedim, nerden bilecek. Banktan kalkıp ağaca sırtımızı dayadık. Çalık sigaralarımızı yaktı.
Selim içme işinde yemek kadar iştahlı değil, bir fırtta tıkandı. Ferhat benden de gayretli çekiyor, her zerresi ciğerlerini dolaşmadan dumanı dışarı bırakmıyordu. Kahkahalarla gülmeye başladı, sonra bağırdı. “Kandırdım lan sizi, Ayça adında bir sevgilim var diye, hepiniz yuttunuz. Ama bir gün bulursam adı Ayça olacak.”
Gece olmuştu. Yıldızlar hiç olmadığı kadar yakın görünüyordu. “Âlem adamsın be Çalık,” dedim, “babamın seni neden sevmediğini anlamıyorum. Yarın gidip kıza, seninle evlenmek istiyorum, diyeceğim. Kabul etmezse zorla kaçırırım anasını satayım.”
Çınar ağacı balerin gibi dönmeye başladı.
“Yuh lan Çalık, bebekler gibi balerine bindirdin bizi. Ben dönme dolap istiyordum.” Boşluğa doğru savruldum. Yıldızlar kalın sis tabakasının ardına gizlendi. Elim kolum benim değilmiş gibi. Selim etrafta anlamsız laflar ederek dolaşıyor. “Git lan,” dedi Çalık, “nankör herif nereye istersen git.” Selim’in koca göbeği, kızıl suratı çok gülünç görünüyordu. Dilim ağzımda büyümüş, peltek peltek, “İsteyen gitsin oğlum, ben biraz uyuyacağım,” dedim. Kuştüyü yatağıma uzandım. Bulutlara doğru yolculuğum başladı.






