Nasip
21 Ekim 2019 Öykü

Nasip


Twitter'da Paylaş
0

Güneşin hararetini azalttığı, ağaç yapraklarının yavaş yavaş solmaya başladığı günlerden biriydi. Gelibolu'nun yatır dolu topraklarında, denize yakın köylerden birinde, meydandaki kahvede oturan İlyas gözünü demi kararmış çaya dikti. Bugün keçileri otlatmaya götürmeyecekti. Yarın da götürmeyecekti. Çok sevdiği keçilerini bırakıp gidecekti buralardan.

"Hayırdır," dedi kahveci Cengiz. "Nen var İlyas, dalıp gitmişsin uzaklara."

"Yok bir şey."

"Var bir şey. Otlatmaya götürmeyecek misin sen sürüyü?"

"Götürmeyeceğim."

Kahveci Cengiz tahta sandalyelerden birini hafifçe havaya kaldırıp, çolpa oluşundan eğri duran üstü derin derin çizilmiş kare ağaç masaya yaklaşıp, oturdu.

"Anlat bakalım ne oldu sana?"

İlyas çayından bir yudum aldı. Annesini, babasını yıllar önce çok küçükken teslim etmişti bu topraklara. Yirmi beş senedir bahçesinde bir koyunu, beş tavuğu ile onlardan kalan iki oda bir sofa evde yalnız başına yaşamaktan iyice bunalmıştı. Ona babalık yapmaya çalışan köyün muhtarından başka kimsesi yoktu bu hayatta. O da çobanlık, rençberlik işleri vermese, arada özel işlerine koşturmasa, eline üç beş kuruş para da geçmezdi. Kahveci Cengiz’den başka derdini soran da yoktu.

"Ne oldu be oğlum, söylesene," diye tekrarladı Cengiz.

Sarışın, orta boylu, göçmen yakışıklısı İlyas, başındaki kasketin altında sakladığı bıyıksız, ince ve narin yüzünü gökyüzüne çevirdi. Güne bakan çiçeklerinin güneşe dönmüş hali gibi gözlerini kaldırıp daldı uzaklara.

"Konuşsana be oğlum."

İlyas çok konuşmak istemese de Cengiz'in ısrarlarına dayanamayıp olan biteni anlatmak zorunda kaldı.

"Çok sevdim be Cengiz abi. Napayım muhtarın kızıysa, sevdim işte. O da sevdi biliyorum ben."

Kahveci Cengiz hızla vurdu avucunu dizine. "İlyas naptın sen? Bula bula sevecek muhtarın kızını mı buldun be oğlum?"

"Hiç konuşmadık aslında ama ben biliyorum."

"Neyi biliyosun be İlyas? Konuşmadık diyosun neyi biliyosun?"

"Bu başka Cengiz ağabey, öyle değil bizimkisi. Biz konuşmadan anlaşıyoruz. Her sabah gün doğumunda açıyoruz pencerelerimizi, adımızı söyleyerek çağırıyoruz birbirimizi, rüzgâr var ya duyuruyor bize isimlerimizi. Sonra tohum ekmeye gidiyorum ya ben tarlaya, muhtarın kızı geliveriyor bazı gün oraya, göz göze bakışıyoruz işte o sıralarda. Yine konuşamıyoruz ama kuşlar var ya işte onlar aracılık ediyor.

Akşam olunca ezanı duyan camiye koşuyor, muhtarda gidiyor. Ben de gidivereyim diyorum da yolumu şaşırıp kendimi onların evinin önünde buluyorum. Biliyor ya saati ay yüzlüm, çıkıveriyor pencereye. Biz yine bakışıyoruz, bu seferde gökyüzündeki yıldızlar var ya onlar ilham oluyor. Böyle böyle anlaşıyoruz anlayacağın. Çok sevdiğimi söyledim ona gece rüyamda, duymuştur her halde.”

" Ee hiç konuşmadan nasıl iş bu oğlum? Muhtar duysa ne der?"

"Bu da ne bayat çay Cengiz abi, içilmiyor be!"

"Eh İlyas bi konuya giremedin. Madem konuşmadan anlaşıyorsunuz, nasıl olacak diyorum, neden bu kadar üzgünsün be oğlum?"
İlyas gözlerini yavaşça masaya indirdi. Biraz mahzun,

"Muhtar kızını evlendiriyormuş duydum," dedi.
 

Kahveci Cengiz şaşkın bir ifadeyle,

"Kim söyledi, haberimiz yok. Muhtardan sonraki köyün her şeyden haberi olan ikinci kişisiyim ben be, hiç duymadım ya!" deyince İlyas nemli gözlerini kahveci Cengiz'e çevirdi,

"Kuşlar söyledi," dedi kendinden emin.

"Hangi kuşlar?"

"Göçmen kuşlar."

"Oğlum sen iyi değilsin bak, ne söylediğin, ne baktığın iyi, korkutuyorsun beni."

O sırada kahveye gelen muhtarı gördü İlyas. Hemen toparlandı, masadan kalktı, muhtara kasketini çıkarıp, avucunda sıkıştırıp selam verdi. Muhtar İlyas'ın omuzuna elini koydu.

"İlyas oğlum, bizim misafir küçük yeğen seni pek sevmiş İlyas abi gelse de oynasak diyor. Bugün otlatmaya çıkma sen, Eşref halleder, bizim yeğenle ilgilen biraz."

İlyas biraz buruk, biraz mutlu Sevgi'yi görmenin heyecanıyla "Olur," diyerek uzaklaştı kahveden.

Muhtarın evinin bahçesinde Sevgi yeğeniyle salıncakta sallanırken İlyas demir bahçe kapısını yavaşça açıp, güllerin, begonyaların, ortancaların arasından yürüyerek içeriye girdi. Sevgi gülümsedi. İlyas biraz mahçup, yüzü kızararak kasketini çıkardı, saçını düzeltti, "Nasılsın?" dedi genç kıza. Sesi titriyor, kalbi bir kuş yüreği gibi çarpıyordu. Sevgi "İyi" dedi İlyas'ın yüzüne bakmadan, başka bir şey söylemeden eve döndü genç kız. İlyas bir şey söyleyecek oldu, sonra vazgeçti.

"Bugün on yaşıma girdim İlyas abi," dedi Mert.

"Aferin sana, hasta mı Sevgi ablan?"

"Görücüler istedi Sevgi ablamı, haberin var mı?"

"Söyledin ya dün."

"Sevgi ablam çok heyecanlı. Çeyiz işlerinin heyecanı sarmış onu, öyle dedi anneme. İstemedi dayım ama dinlemedi Sevgi ablam. Evlenecek diye pek üzülüyor dayım. Daha iyileri olur, diyor. Sevgi ablam seviyorum ben dedi. İlle de evlenicem, dedi. Vermezseniz kaçarım dedi. İstanbul'da yaşayacaklarmış. Damat zengin miymiş, neymiş?"

İlyas kafasını kaldırdı. Sevgi'nin penceresine baktı:

Alıp, kaçırsam gelir mi ki dedim. Atı eşkin, kılıcı keskin adam izin verir mi be İlyas dedim. Cep delik, cepken delik, bir baltaya sap olamadın nasıl bakacaksın diye kendi kendime söylendim. Sonra da olsun samanlık seyran olur, biz birbirimizi seviyoruz diye de fikir verdim. Aklına şaştığım, gönlüne saydığım deli İlyas. Evleneceğini biliyordum da, sevmediğini bilmek çok ağır geldi be...

Bir taraftan saflığına kızdı, bir taraftan içten içe söylendi genç adam. Kendini iyi hissetmedi. Çocuğun konuşmalarını duymuyor, onu oyalamak için dinliyor gibi yapıyordu. Kısa bir süre kalıp, acelem var diyerek çıktı evden. Bıraktı kendini toprak yola.

Muhtarın evinden çıkarken yol boyu konuştu kendi kendine. Hayıflanıyor, nasıl bu kadar gözü kara aşık olduğunu düşünüp, kendine kızıyordu. Kayalığa çıktı. Güneş denizin mavi sularına kızılca rengini vererek batıyor, başakların üstüne yangınlar, kınalar sanki ateşler dokunuyordu. İlyas'ın gözleri doldu, nefesi kesildi, yüreği sıkıştı. Sonra ağlamaya başladı. Hayalleri ellerin olmuş, acısı yüreğine oturmuştu. Nereye gidecek, kime anlatacaktı derdini. Bu aşk dermanı bulunmayan bir hastalık gibi tüm ruhunu sarmıştı. Bedeni durmadan titriyor, ağlaması kesilmiyordu. Annesi, babası, çocukluğu, çobanlığı, sevdiği kız hızlıca geçti gözünün önünden. Dünya dönüyor, etraftaki çalı çırpı esen rüzgârla sağa sola savruluyor, ağaçlar kendi aralarında fısıldaşıyorlardı. Güneş ufuk çizgisine iyice yaklaşmış hızla kaybolurken, İlyas adım adım ilerideki büyük kayaya yaklaştı. Yirmi beş senelik ömrüne defalarca sığdırdığı bu cümleyi bir kez daha söylemenin acısıyla yüzüne hüzünlü bir tebessüm kondurdu. N’apalım, kısmet değilmiş, dedi. Kısmet değil diye diye kaderine teslim olacaktı yine. Güneş battı, denize yansıyan kızıl renk kendini siyaha bıraktı.


Twitter'da Paylaş
0

YORUMLAR


İLGİNİZİ ÇEKEBİLİR