Yazma eyleminin kendisiyle o eylemi kimlik olarak benimsemek, hatta zanaat olarak edinmek arasında ciddi farklar var.
Augusto Monterroso, “Leopoldo” isimli öyküsünde herkes tarafından yazar olarak görülen ama aslında tamamlanmış tek bir öyküsü dahi bulunmayan Leopoldo Ralón’un hikâyesini anlatır. Yedi yıldır aynı öykü üzerinde çalışan ve günlerini halk kütüphanesine araştırma yapıp okuyarak, bir de kısa kısa notlar alarak geçiren Ralón yine de aklındaki ideal öyküyü yazmayı başaramaz. Oysa hikâyeleştirmeye çalıştığı fikir epey basittir: Şehir yaşamına alışık olan bir köpek günün birinde bir çiftliğe taşınır ve karşılaştığı oklu kirpiyle hayatı pahasına da olsa mücadele etmek zorunda kalır – en azından öyle olduğunu düşünür. Leopoldo köpekle oklu kirpi arasındaki savaşı gerçekçi hale getirebilmek için neler okumaz ki; köpeklerin davranış biçimleri, zekâları, fiziksel kabiliyetleri, çiftlik yaşamı, insanlarla hayvanlar arasındaki dinamik. Ama bir türlü öykünün sonuna karar veremez. Şayet köpeğin kazanmasına izin verirse bunun, -henüz olmayan- okurlar tarafından kent yaşamının (başka bir deyişle ilerleme ve teknolojinin) kırsal yaşama (yani sakin ve modası geçmiş bir yaşama) üstünlüğü olarak algılanacağını düşünür. Öte yandan oklu kirpinin kazandığı bir son yazarsa, o zaman da okurlarının onu, teknolojik ilerleme karşıtı bir yazar olarak görme tehlikesi vardır. Leopoldo bir ileri bir geri, metnin içinde uğraşır durur. Bu arada başka öyküler için notlar alır, binaya girip çıkan insanları izler ve sürekli dikkati dağıldığı için yazmaya çalıştığı öyküyü asla bitiremez.
Monterroso’yu ve hikâyesini ilk kez Monterrey’de, bir çağrı merkezinde çalışırken tanıştığım Guillermo’dan duymuştum. O zamanlar on dokuz ya da yirmi yaşındaydım. Guillermo benden birkaç yaş büyüktü ve etrafımda kitap okuyan tek kişiydi. İleride film yapımcısı olmak istediğimi işiten “Memo” bir anda beni daha kültürlü bir yönetmen haline getirmeyi aklına koymuştu. Edebiyat hakkında konuşmaya, bana kitaplar tavsiye etmeye başladı. Onu dinlerdim çünkü hem güzel konuşurdu hem de kalın çerçeveli siyah gözlükleri ve sakalıyla görünüşü, kendini dinletecek cinstendi. Üstelik bir “yazardı.”
İki yıl sonra – bu arada tavsiye ettiği bütün kitapları okumuştum – İspanya’nın Sevilla kentine taşındım. Diz üstü bilgisayarı bile olmayan bir değişim öğrencisiydim ve kiramı ödeyebilmek için garsonluk yapıyor, aynı zamanda üniversitenin karanlık ve boş salonunda saatlerce film izliyordum. Nadiren dışarıya çıkar, vaktimin çoğunu okuyarak geçirirdim. Memo’nun e-postalarında bahsettiği Roberto Bolaño’nun kitaplarıyla orada tanışmış, Bolaño “müfredatında” ne var ne yok, resmen yalayıp yutmuştum. Deneme mahiyetindeki ilk öykümü de orada, genç yazar adaylarının çoğunu motive eden Şilili yazarın etkisinde yazdım.

Meksika’ya döndüğümde öyküyü Memo’ya gösterdim. Birkaç gün sonra beni dairesine çağırdı ve ağırbaşlı bir tavırla kurmaca yazma girişimimi takdir etti. Ardından beyaz perde hayallerimden vazgeçmemi salık verip yazmaya başlamam için beni cesaretlendirdi. “Sen de Paul Auster gibi birkaç kitap yazdıktan sonra sırf gösteriş olsun diye yönetmenlik yapabilirsin.” Bu sözlerdeki mizah apaçık ama bir şekilde ona inandım ve beni yönlendirmesine izin verdim.
Artık yazdığımız öyküler üzerinde birlikte çalışıyor, ara sıra sanki gerçek bir insanmış gibi hayaleti tepemizde asılı duran Leopoldo’dan bahsediyorduk – oysa Leopoldo daha ziyade kaçınmaya çalıştığımız bir gözdağı ya da öğrenilmesi gereken bir dersti. Yaklaşık bir yıl sonra birkaç öyküm katıldığım ufak yarışmalardan ödülle çıktı. Bu esnada arkadaşım ya yazmayı ertelemiş ya da kendi öykülerini bir şekilde benden gizlemeyi başarmıştı. Sürekli notlar aldığını ve öyküleri toparlayabilmek için daha fazla okuma yapması gerektiğini söylüyordu. Ama ben sınavı geçmiş, Monterroso’nun öykülerindeki lanetli karakterlerden biri olmamayı başarmıştım.
Öykülerim mükemmel değildi. Yine de tecrübe eksikliğinin verdiği özgüvenle hepsini farklı yerlere gönderiyor, öte yandan yazmaya ve okumaya devam edip aynı zamanda yazar olmanın nasıl bir şey olduğunu öğrenmeye çalışıyordum. Nihayetinde artık ben de bir yazardım – en azından kendimi böyle görüyordum. Üstelik Memo ile birbirimize söz vermiştik; asla birer Leopoldo olmayacaktık çünkü Leopoldo bir yazar değil, her şeyi erteleyen ve muallaklığa sığınan bir korkaktı.
Ama nihayetinde Leopoldo oldum. Yıllarımı, yazarlıkla iç içe geçmiş bir hayatın nasıl olması gerektiğini sorgulayarak geçirdim. Ne bana yol göstermesini umduğum yazarların sözleri peşimi bıraktı ne de o sıralar kendi tasarımım olduğunu fark etmediğim yazar imgesi. Ama asıl peşimi bırakmayan şey hakikatti: ben gerçek bir yazar değil, daha ziyade bir süredir yazan ve yazmakta olan biriydim. Üstelik yazar olmaya karar vermemin arkasında başka insanların övgüleri vardı. Oysa insanı yazar olma kararına sürükleyen şey sadece bir hayalden ibaretse mesela insan daha yirmili yaşlarını bile doldurmadan Avrupa’ya sürgün edilen, mutlak güvencesizliğe mahkum ama yine de barok ve gotiğin muhafazasında yaşamış, dudaklarında sigara Arnavut kaldırımlı sokaklarda dolaşan ve alacakaranlıkta boğaların haykırışını işiten yazarların romantik ayak izlerini takip ediyorsa, böylesi bir fanteziden türetilmiş yaşam biçiminin eninde sonunda geri tepeceğini bilmelidir. Ama kimse bunları size söylemez.
***
Leopoldo Ralón da yazar olmaya kendisi karar vermedi. O sadece koşulların kurbanıydı. Büyüdüğü binada yaşayan doktor, avukat, mühendis ve doymak nedir bilmeyen bir şiir meraklısının akşam sohbetlerine tanıklık ettiğinden zamanla kendisini bir entelektüel olarak görmeye başlamışsa da kendini yaratıcı bir insan olarak görmekten hayli uzaktı. Günün birinde sinema bileti almak için satmayı planladığı bir kitapla dışarıya çıktı ve komşulardan biriyle, don Jacinto ile karşılaştı. “Demek sen de edebiyattan hoşlanıyorsun küçük dostum,” dedi don Jacinto. Leopoldo, “Evet,” dedi. “Yazıyor musun peki?” Leopoldo, “Evet,” dedi. Leopoldo don Jacinto’nun bütün sorularına evet yanıtını vermekle kalmayıp üstüne bir de sürekli yazdığı söyledi. “Peki ne yazıyorsun,” diye sordu don Jacinto, “şiir mi yoksa öykü mü?” Leopoldo öykü yazdığını söyleyince, bazılarını okumak istediğini belirtti. Leopoldo tedirgindi, çoğunun kötü olduğunu, çünkü yazmaya daha yeni başladığını söyledi. Ama don Jacinto da ısrarcıydı. “Alçakgönüllü olma,” dedi, “bir süredir seni izliyorum ve yazar olduğunu biliyordum. Sende yetenek olduğuna eminim.” Leopoldo mecburen kabullendi ve biter bitmez öykülerden birini paylaşacağına söz verdi. “Bu akşam yemekte,” dedi bunun üzerine don Jacinto, “herkese aramızda bilinmeyen bir yazar olduğunu söyleyeceğim.”
Ve Leopoldo, olduğunu ya da olabileceğini hiç düşünmediği bir şey olarak görülmenin baskısını üzerinde hissetmesine rağmen bir şekilde yazar olduğuna inandı. Sürekli yazabileceği olası hikâyeleri düşünüyor, uygun kitaplar bulup okumaya çalışıyordu. Ağır ağır olduğu düşünülen yazarın ta kendisi oldu. Peki ya yetenek? Komşusu don Jacinto “emindi” emin olmasına ama gerçekten öyle miydi?
***
İşin aslı ben de yazar olmaya kendim karar vermedim. Tıpkı Leopoldo gibi koşulların kurbanıyım. Üniversiteye gitmeden önce film yapımcısı olmak istiyordum. Meksika’da sinema eğitimi alabileceğiniz sadece iki üniversite var. İkisi de bana uzaktı. Üstelik kabul edilmem de imkânsızdı. Ben de programlarındaki sinema ve medya derslerini görünce iletişim programlarından birine kayıt yaptırdım. Birinci yarı yılda zorunlu olarak aldığım Psikoloji dersini veren profesör bir gün dersten sonra beni yanına çağırdı. Elinde, ödev olarak yazdığım denemeyi tutuyordu. Kâğıdı bana uzattı, gözlerime bakıp, “Sen çok iyi bir yazarsın,” dedi. Bunu söylerken tereddüt etmemişti. Ben de ona riayet ettim. Halbuki bu olaydan önce yazmayı bir zanaat, bir meslek hatta kendini ifade etmenin bir aracı olarak bile düşünmemiştim. Edebiyat okumalarım ufak dozlardan ibaretti, o yüzden güvendeydim ve işittiğim sözler gururumu okşamıştı. Bu tarz yorumlar, doğru ya da yanlış, insanların yaşamlarını farklı yönlere sürükleyebilir. O yüzden herkes bu tarz şeyler söylerken dikkat etmeli. Ama elbette benim vakamdaki tek fail bu iyi niyetli profesör değildi.
Birkaç sömestr sonra değişim programıyla Sevilla’ya gittim ve orada senaryo yazarlığına merak sardım. Her ne kadar film kuramıyla ilgili kitaplar okuduysam da senaryo konusunda kendime güvenemiyordum. Bu yüzden Meksika’da yaşayan ve sinema üzerine çalışan başka bir profesöre yazıp yönetmenlikten önce senaryo yazarlığı yapmanın iyi bir fikir olup olmadığını sordum. “Dürüst olacağım,” diye yanıt verdi, “bir senaryo yazarının sahip olması gereken her şeye sahipsiniz. İyi bir ritim duygunuz var. Çatışma yönetiminiz ve betimleme üslubunuz da öyle. Görsel zekânız yüksek. Yani kelimeleri, ekranda elde etmek istediğiniz görüntüye uygun bir biçimde kullanabiliyorsunuz. Senaryo konusunda tereddüdünüz olmasın, kendinize “yazar” diyebilirsiniz.”

Peki yazar “olmak” ne anlama gelir? Zira yazan herkesin bir yazar “olduğu” olumlaması doğru olsaydı, ben şu an bu denemeyi yazıyor olmaz ve muhtemelen kendimi bu konuda hiç sorgulamazdım. Fakat yazma eyleminin kendisiyle o eylemi kimlik olarak benimsemek, hatta zanaat olarak edinmek arasında ciddi farklar var.
Bu konu üzerine düşünen, düşünmekle de kalmayıp fikirlerini roman ve denemelerine yansıtan yazarlardan biri de Enrique Vila-Matas. Edebiyat hastalığının ne olduğunu ondan öğrendim. Sanırım arkadaşım Memo’nun beni bu bilinmeze itmesinden hemen sonraydı. Vila-Matas Montano’dan, edebiyat illetine tutulan bu tuhaf karakterden bahseder: Montano yazmayı bırakmış ve edebiyatı cisimleştirmeye karar vermiştir. Böylece bizzat edebiyat haline gelecek, yalnızca edebiyat olarak var olacaktır. Bütün bunları yanı sıra Vila-Matas kendi yazar kimliğini de sorgulamaktan vazgeçmez. “Yazmak, Yazar Olmaktan Vazgeçmektir” isimli denemesinde bir yazar olduğunu çünkü 1) her sabah ofise gitmeye mecbur olmak yerine özgür olmak istediğini 2) çünkü on altı yaşındayken Antonioni’nın La Notte isimli filminde, Jeanne Moreau’nun oynadığı Lidia isimli karakterle aşk yaşayan Marcello Mastroianni’nin canlandırdığı yazar karakterinden çok etkilendiğini ve her ikisine de aynı anda sahip olmak istediğini söyler.
Vila-Matas’ın yazarlığa olan yaklaşımı okuma, yazma ya da düşünme gereksinimi üzerinden değil de “Yazar” personası üzerinden şekillenir. Bunun sebebiyse babasıyla arasında geçen bir diyalog. Bir gün babası ona ileride ne yapmak istediğini sorar ve o da, “Malraux olmak istiyorum,” diye yanıt verir. André Malraux gibi yazmak, hatta onun “gibi” olmak bile değil, bizzat “o” olmak istemektedir. “Malroux olmak,” der babası, “bir kariyer tercihi değil. Hiçbir üniversite insanlara Malraux olmayı öğretmiyor.” Dolayısıyla Vila-Matas, kendine özgü yollarla da olsa bir şekilde Edebiyatı canlı kılma ihtiyacı hissetmiştir. Tıpkı Franz Kafka’nın Felice Bauer’e edebiyata eğilimi olmadığını ama bizzat Edebiyatın kendisi olduğunu yazdığı gibi.
Bazı insanlar yazma eylemiyle kendi yazan benlikleri arasında bir bağlantı kurulduğunda sorun yaşarlar. Aslında bu yalnızca bir yaklaşımdır çünkü yazar “olmak” niçin bizzat edebiyatın kendisi olmak anlamına gelsin? Yoksa yazar olmak benlikten feragat etmek demek mi?
Yazar olma fikrini yıllarca yaşayan ve yazan biriyle değil, yazar olarak yaşayan biriyle ilişkilendirdim. Ve her ne kadar kendimi tamamıyla kaptırıp bir poète maudit haline gelmesem de, Bolaño’nun Vahşi Hafiyeler’ini okuduğum her seferinde yakın arkadaşı Mario Santiago’nun söylediği ve yazarın da söyleşilerinden birinde yinelediği şu sözler yumuşak karnım oldu: “İlla yaşamak zorundaysam bu, hezeyan içinde ve hedefsiz bir yaşam olmalı.”
Yazarların bu tarz tavsiyeleri yaşamımdaki tercihlere yön verdi. Örneğin hiçbir zaman bir ofisim olmadı ya da gün boyu ofiste olmamı gerektirecek işlerde çalışmadım. Bu da yaratıcı olmam ve hayatımı kazanmak için çözüm üretmem gerektiği anlamına geliyordu. Serbest çevirmenlik yaptım, yıllarca ödeme peşinde koşup ufak bir seyahat planı için bile sık sık banka hesabımdaki sıfırları kontrol ettim. Elimdeki azıcık parayı kitaplara harcıyor, değişim programıyla gittiğim İspanya’da okulu bırakmayı, kiraladığım çatı katında kıt kanaat yaşayıp vaktimin çoğunu parklarda kitap okuyarak geçirebileceğimi düşünüyordum. Bir yerlerde paranın mal-mülk değil, zamanı satın aldığını okumuştum. Zaten çoğu yazar da sırf bu yüzden serbest çalışmıyor muydu?
Yazar “olmak” demek, sürekli yazmak için vakit yaratmak anlamına gelir. “Ölmeden önceki son gecenizde oturup bir roman yazamazsınız,” der César Aira ve devam eder, “hatta bu, benim yazdığım kısa romanlardan biri olsa bile. Roman yazmak için zamana ihtiyacınız var, peş peşe sıralanan çok sayıda güne. Aksi halde roman yazamazsınız. Çünkü romanda bugün yazdığınızı yarın onaylamak ve kararlı bir biçimde adım adım, noksan duyguları tamamlayarak ilerlemeniz gerekir. Bitirip sonra düzeltmeler için başa dönmek mi? Bu anca nafile bir uğraştır.”
Enrique Vila-Matas da benzer şeyleri söyler ve yazar olmanın “çok iyi” yazmak anlamına geldiğini, bunun öğrenilebilir bir şey olsa da sabır istediğini belirtir. Gerçekten de çok zor bir şey ve gerçekten sonsuz bir sabır istiyor. Nasıl yazılacağını öğrenmek için okumanız gerek. El kitaplarını ya da talimatlarla dolu yazma rehberlerini değil, büyük yazarların kitaplarını. Ama doymak nedir bilmeyen bir okur olmanın da kötü yanları yok değil. Ne kadar çok okursanız edebiyat hastalığına yakalanma olasılığınız o kadar çok artar. Gençseniz sanat uğruna idealize edilmiş hayatlar süren insanların yaşamlarına öykünür ve kendi benliğinize edebi bir karakter gözüyle bakmaya başlarsınız – özellikle de bu benlik, yazar olma hayaliyle flört halindeyse. Ardından bir yazar gibi davranmaya başlar ve kendinizi sürekli yazarların tasvir ettiği yazar olma halleriyle kıyaslarsınız.
Enrique Vila-Matas, kişinin olağanüstü iyi yazmak için her şeyden önce rol yapmayı bırakması gerektiğini söylüyor. Çünkü yazmak, hem bir eylem hem bir zanaat hem de virtüözlüğe hizmet eden bir yaşam biçimi. Tıpkı Truman Capote’nin söylediği gibi, “İyi yazmakla kötü yazmak arasındaki farkı keşfettiğimde yazmak eğlenceli olmaktan çıkıp bambaşka bir hal aldı. Gerçek sanatla kötü yazılan o şey arasındaki farkı gördüğümdeyse çok daha korkunç hale geldi – o zaman kırbacı sırtımda hissettim.”
Hiçbir zaman edebiyat hastalığına tutulmadıysam da maalesef yazmak konusunda çoğu şeyi zor yollardan geçerek öğrendim. Her şey ilk romanım çıktıktan sonra başladı. Niçin yazdığı sorulduğunda Vila-Matas, “Okunmak için,” yanıtını verir. Evet, okunmak için yazarız. Her ne kadar bu kavram herkes için farklı bir anlam taşısa ve taşıdığı anlam zaman içerisinde değişse de bu böyle. Okunmak görülmektir, görülmekse var olmak. Romanım yayımlandığı zaman gayet gerçekçi beklentilerim vardı. Hiçbir zaman çok fazla okunacağımı düşünmemiştim ama sadece iyi yazmaya değil, “çok iyi” yazmaya odaklandığım onca yılın ilgisizlikle karşılanacağını da ummamıştım. İyi yazdığım iddiasında değildim elbet, en azından deniyordum. Gerçekten çok zordu. Fakat yazdığım roman basının ilgisini çekmedi. Gizemli bir havası yoktu, eleştirmenlerce ne takdir edildi ne de yerildi. Hissettiğim hiçlikti. Ardından durdum. Ve gerçek “Leopoldizasyon” başlamış oldu.
O sıralar üçüncü kez Mexico City’de yaşamayı deniyordum. İlk kitabımın başarısızlığı iyi bir yazar olmadığımı, en azından “çok iyi” yazmayı öğrenemediğimi ve aslında hiçbir zaman iyi bir yazar olamayacağımı düşünmeme yol açmıştı. Yeniden başlayamayacak kadar derinlerde, yazmayı sevip sevmediğimden bile emin olmadığım bir noktadaydım.
Kendim için yazmayı bıraktım ve başkaları için yazmaya başladım – bir şekilde hayatımı kazanmam gerekiyordu. İlk iki kitap kolaydı. İlki, Meksika’da neredeyse altı milyon takipçisi olan ünlü bir YouTuber tarafından “yazılmış” ama aslında benim gençlik deneyimlerimi içeren ve arkadaşlarımla yaptığımız bazı şakaları da aralara sıkıştırmayı başarıp bununla kendimi teselli ettiğim bir flört rehberiydi. İkincisiyse Meksika’nın hikâyesini mizahi bir üslupla kaleme alan bir tarih kitabıydı – bu da başka bir sosyal medya fenomeni tarafından “yazıldı.”
Geçtiğimiz altı yılda yirmi kitap, hatta popüler bir rock yıldızının hayatını konu alan bir senaryo yazdım. Ara sıra kendi deneyimlerimden faydalansam da başkalarının hayatlarını, fikirlerini ve bilgilerini aktarmaktan hiçbir zaman keyif almadım. Ve ne zaman bir kitap yazmak için aylarımı harcasam aklıma hep Leopoldo geldi – köpeği ve oklu kirpiyi bir kenara bırakıp başka bir öykü için notlar aldığı, neredeyse tamamını planladığı, harika olacağını düşündüğü için kendini tebrik bile ettiği ama asla o öyküyü yazmadığı.
Peki Leopoldo olmakta yanlış bir şey mi var? Yirmili yaşlarımda yazar olmanın koşulunun yayımlanmak olduğundan emindim. Otuz yaşıma gelmeden bir kitap çıkarmak istiyordum, ve çıkardım. Sonra kimse o kitabı okumadı. Bir yazar ve bir kâtip arasında ciddi farklar vardır. Ben her zaman bir kâtiptim ya da zaman içerisinde bir kâtip haline geldim. Ama nihayetinde hepimiz, diğerinin sahip olduğu şeye sahip olmak isteriz.
Çeviren: Fulya Kılınçarslan
Efrén Ordóñez Garza’nın New England Review’da yayımlanan “Was Leopoldo Ralón Supposed to Become a Writer?” başlıklı yazısından kısaltılarak çevrilmiştir.


.jpg)



